Jaklin Çelik – Kum Saatinde Kumkapı

Gedikpaşa’nın, Kumkapı’nın anılarındaki biçimini korumaya çalışıyor Çelik, öykülerde unutulmaya yüz tutmuş, kentsel dönüşümün kıyısındaki binaları, insanları anlatıyor. Son sayfada fotoğraflara yer vermiş, anlattığı insanların yerlerini sağlamlaştırıyor böylece, mekânı canlı tutmaya çalışıyor. “Kiralık Ev” ilk öykü, genç kadın ve kızı cumbalı, ahşap bir evin önünde yapıyı inceliyorlar, kadın kızına burnu akarsa mendiliyle silmesini öğütlüyor, ev sahiplerine şirin gözükmeliler. Evin tarihi yapısı seslerle ve mimariyle aktarılıyor, “şlank” eden kapı, kapı zili olarak kullanılan çıngırak, tahta merdivenler, eskiden banyo olarak kullanılıp odunluğa dönüştürülmüş bölmeler başlarda sıklıkla karşımıza çıkıyor, evin sahiplerinden önce yaşam alanı biçimleniyor. Çocuğun bir yaramazlığı ev sahiplerinden birini kızdırıyor, Kayat ve Azane yaşlı bir çift, kiracı adayı kadın Süryani. Kayane anneye vaftiz olup olmadığını soruyor, kadın şaşırıp her Hristiyan gibi vaftiz olduğunu söylüyor, kısa bir tanışma faslı. Yaşlı adam seviniyor, çocuktan ötürü ev şenlenecek, eşi henüz kararını vermediğinden sinirleniyor. Yapılacak işler var, merdivenler ve taşlık silinecek, ortalık çamur olmamalı, kapıyı hızlı kapamak yok. Genç kadın şartları kabul ediyor, yerleşiyorlar. İtalik bölümde geleceğe hızlı bir bakış, genç kadın otuz yıl boyunca o evde oturacak, Azat başta ters ters konuşacaksa da beş yıl sonra genç kadını evlat edinecek, yaşlı çift ölecek, ev kadınla çocuğuna kalacak ve anılarını satmaya yanaşmayacak kadın, evde oturmaya devam edecek. Six Feet Under‘ın son on dakikası adeta, kısacık bir bölüm.

“Üç Kısa Kokulu Nefes…” anlatım tekniğiyle de dikkat çeken bir öykü, koca kamyonun yokuşun başında belirmesi ve yıkılacak eve yanaşmasıyla başlıyor, evin geçmişiyle sürüyor, iki zaman çizgisi sırayla anlatılıyor. Evin yıkımı anlatıcının çocukluğunu parça parça yok etse de anılar devrilen duvarları yerine koyuyor, yıllar öncesinin dünyasını tekrar yaratıyor. Yıkıcılar Kumkapı’ya ilk kez geliyorlar belki, zayıf ve şişman iki adam malzemelerini yükleniyorlar, önce kapıyı indirmeye çalışıyorlar. “Olmadı, direndi kapı. Belki geçmiş yıllara, belki içinde yaşamış insanların anısına.” (s. 15) Anahid Teyze’nin reçelli ekmek dilimleri verdiği, anlatıcının kapısına üç karanfil bıraktığı ev “ah şu duvarların dili olsa” klişesini de ortaya çıkarıyor, anlatıcı “bukalemun renkli” olduğunu söylediği duvarların yerine konuşuyor. Takvor Amca elleri dolu gelirdi, bir ıslıkla açtırırdı kapıyı. Bir kitabın sayfaları gibi, her gün başka bir hikâye doğardı evden. Asil ve güzel kapı, açıldığı alanın hatıralarına da açılıyor, sonra işçilerin muhabbetine. Birinin karısı hasta, memlekete gönderecek kadını ama para lazım, altınları sattıracak. Beş çocuğu var, diğerinin üç. Çelik Ermeni ahalinin konuşmalarını o tatlı, ilginç Türkçeyi kullanarak yansıtıyor birkaç öyküde, yıkıcıların konuşmalarını da aynı biçimde yansıtabilirmiş, çok kitabi konuşuyorlar zira. Yine yaşlı çifte dönüyoruz, cumbada oturup kahve içmeyi, sohbet etmeyi pek severlermiş, Pazar akşamları özellikle, gün batımına karşı. Yıkım sırası cumbaya geliyor, geçmişte canlandırılan hemen darbelere boğuluyor, Takvor Amca’nın yıkılıp bir daha kalkamadığı yere sert bir darbe iniyor, Anahid Teyze’nin kızı Linda’yı Fransa’ya göndermesi canlanıyor hemen, yıkıcılar temellere iniyorlar, işleri bitiyor. Tarihin bir bölümü anılarda hapsoluyor, çıkacakları kapı, ev yok artık.

“Yaradanla Hesaplaşma”, sondaki sürprizi etkileyici bir öykü. Necla her geceki gibi takside sızıyor, “kalın sesi” gecenin karanlığını bıçak gibi kesiyor. Gerçi başta veriyormuş detayı, kaçırdığım için göremedim. Neyse, taksiciyle uğraşıyor bir güzel, erkeklere çatıyor, şoföre parfüm vermeye çalışıyor ama adam istemiyor, müşterisinden bir an önce kurtulup oradan uzaklaşmak istiyor. Nihayet evin önüne geliyorlar, Necla yıkılırcasına iniyor arabadan, kapıcı Satılmış kadına yardım etmek için muhtemelen, dışarı çıkıyor ama Necla’nın hışmına uğruyor. Karşılıklı bir iki tatsız söz, sonra Necla Satılmış’a zamanında peşinde dolaştığını söylüyor, kallavi bir küfür, ardından külot aşağı. İşiyor Necla, dalgayı çıkarınca Satılmış’ın gözleri pörtlüyor, “İbne!” diye haykırıyor. Füsun evde, Necla gelince erkek erkeğe birer duble votka yuvarlıyorlar. Matrak bir öykü, acı da.

“İstasyon Üçlemesi” banliyö hattı nostaljisi, içinden tren geçen üç öykünün üçü de diğer öykülere göre daha parlak, belki anıları daha belirgin, taze olduğu için, belki de çok öznel bir şey olduğundan böyle diyorum, çocukluğumdan beri Haydarpaşa-Gebze hattının yanında yaşadığım için trenlerin güzelliğini iyi bilirim. “Zengin semtler” diyor Çelik, tren oralardan geliyor bu yana, Kadıköy’den gelen daha sihirli bu yüzden. Abim 50.000 liraları o yönden gelen trenlere ezdirirdi, daha küçük bozuklukları Gebze’den gelenlere diyesim var, öyküye yakışır. “İstasyonda Başladı Hayat” öykünün adı, Kumkapı’daki istasyonun civarı, çocuklar, işçilerin yorgunlukları, salıncaklar ve yokuşlar arka arkaya beliriyor, iki liralık dondurmaları alabilmek için babaya yalvarmalar meyvesini veriyor, dükkâna tek başına bakan çocuk müşterileri azarlarcasına konuşuyor, dükkân onun ya. Eve giren kamyonlar düşük gelirli insanların yaşadığı semtlerdeki çarpıklıkları mı gösteriyor acaba, bizim burada da Değirmenyolu’nun sonundaki eve iki defa kamyon girmişti, haberlere çıkmıştı hatta, bozuk yolda hiçbir uyarı levhası yoktu, “düşmüş” resmen kamyon. Sonradan koca koca binalar diktiler oralara, Altıntepe’nin çehresi değişir gibi olduysa da tepeden yukarı çıktıkça eski binalara rastlamak mümkün hâlâ. Çok alakasız ama aklıma geldi, Bülent Ortaçgil babasıyla Küçükyalı’da çok zaman geçirmiş, eski bir evde. Nerede o ev acaba? İki kitap var elimde Ortaçgil’le ilgili, yazıyordur belki. Çelik bunları anımsattı ama keşke “kendi çocukluğuyla karşılaşan yetişkin” klişesi üzerinden kurmasaymış öyküsünü, mahallenin kendine has hareketliliği zaten anlatıyı oluştururken bir de bu, fazlalık. Üçlemenin ikinci parçası “Diyarbakır-İstanbul Hattı”. Çelik Diyarbakır doğumlu, trende yaramazlık yapan çocuğu tanırcasına anlatıyor. İstanbul’a giden kadınların eşleri iş bulmuşlar oralarda, zor şartlarda çalışıyorlar, üç kuruş kazançlarıyla geçinecek maaile. Umuda yolculuk basbayağı, kadınlar çekişiyorlar, çocuklarını dizginlemeye çalışıyorlar ama daracık yerde durmuyor veletler, Murtaza’yı andıran kondüktör Musto’yu itip kakıyor, çocuk öfkesinden iyice ele avuca sığmaz hale geliyor. Yolculuğun kısa bir kesiti, gürültüden durulmayan bir tren. Üçüncü öyküde Musto odakta bu kez, midye satıyor, biraz büyümüş. Arkadaşı zabıtaların geldiğini söyleyince kaçmaya çalışıyor, iki tokat yiyor, önceki öyküde haykırdığı küfrü tekrarlıyor. Kentte hayatta kalma çabası, çocuğun gözlerinden.

“Taze Gelin” son öykü, kitaptaki en uzun öykü belki. Baba, oğul ve gelin var başta, baba oldukça yaşlı, üstüne başına özen göstermezken bir gün yaşadığını hatırlıyor ve yeni kıyafetler almak istediğini söylüyor. Sigarasını halinin üzerinde söndürmüş, gelin bir şey demiyor ama içerliyor, adamın yaşlılıktan ötürü dokunulmazlığı var. Oğluyla gelinini delirtmek için kullanacak bunu, bir gün evlenmek istediğini söyleyecek ve oğluyla kavga edecek, konuşmayacaklar uzun süre. Baba caymayacak kararından, ölümü de yakın olduğu için diğerleri yumuşayacak, gelinin serseri kardeşinin bulduğu bir kadınla evlenecek baba, hatta kadından çocuk yapmaya da karar verecek. İşler iyice kötüye gittiğinde evlendiği kadının dolandırıcı olduğunu çok geç anlayacak ne yazık ki, kalpten gidiverecek en son. Mahalle kültürünün yaşadığı bir zamanda geçen trajik bir hikâye, kuru bir anlatım, düz.

Öykülerden bazıları Varlık‘ta yayımlanmış, o öyküler hoş, diğer öykülerin de çoğu hoş. Bir ilk kitap bu, başarılı. Denk gelinirse okunsun, neden olmasın?