Lydia Davis – Yapamam ve Yapmayacağım

Dünyanın en iyi ikinci öyküsünün bu kitabın ortalarında olduğunu söylerdim, oralara varana kadar aşmamız gereken şalaladan yana şikayet etmezdim çünkü Davis’in kısalı uzunlu öyküleri ışıltılıdır, yine de dünyanın en iyi ikinci öyküsüne ulaşmak için hepsini atlayabiliriz, öyle olsun isterdim, adını verirsem bir anda yok olacak giz, belki de dünyanın en iyi ikinci öyküsünün dünyanın en iyi ikinci öyküsü olması için onca öyküden sonra gelmesi gerekiyor, o öyküleri okuduktan sonra payeyi kazanıyor, ihtimal, trende gözlerinden yaş gelen bir adamı dünyaya göstermek için, adam duygularını kontrol edemiyor, çok şiddetli bir duygulanım biçimi, biri sarıldığı zaman başka hiç kimseye sarılamayacağını düşünüp öyle sarılıyor, onca sarılmayla ne yapacağını bilemiyor, hepsinde bir son duygusu, bütün bunların ne zaman sona ereceğini merak ederken, yorgunluğunu düşünürken dünyanın en iyi ikinci öyküsüne denk geliyor Ayrılıkçeşmesi’nde, tuttuğu odanın, sarılacağı insanın ne önemi kalsın, çok basit bir hikâyenin aklındadır artık, basit bir hikâye onu hatırlamıştır, hikâyelerin hatırlayacağı biridir o, ortadan yavaş yavaş kaybolmayı bilmeyen insanların, ortadan yavaş yavaş kaybolmamaları için elinden geleni yaptığı insanların hikâyesidir, “Bizimki de böyle bir toksiklik, neyse ki geri çekileceğimiz zamanı biliyoruz,” deyip geri çekilmeyenin, sonuçta dünyanın en iyi ikinci öyküsü onu kıskandıran bir öykü, sosyal entropiyle ilgili, Fante’yi hatırlatan bir yanı var ama o kayboluş zaten basittir, zamana bırakmak yeterlidir, şeyleri zamana bırakan o kadar çok yazar var ki sırf Fante yazmadı o öyküyü, bütün yazarların yazdıklarından bir parçayı taşıdığı için doğrudan kalbe, yoksa adamın birinin deposuna girilmiş de herkes sosislerin çalındığını söylemiş, olaya yer veren dergi bile, adam her seferinde sosis değil de salamların çalındığını söylemiş, kaç yazar, giden köpeği özleyenlerin geride kalan tüyleri toplayıp, toparlayıp köpeği tekrar birleştirebileceklerini düşünmeleri, kim takar, hep aynı kamyonun sesiyle, çöp kamyonunun tıngırtılarıyla uyanan anlatıcının her seferinde acaba neyin gürültüsüyle uyandığını düşünmesi, bu ilgimi çeker çünkü sabaha karşı tıngır tırak geliyor, tam penceremin önünde höylüyor çöp kamyonu, üşüdüğüm için yarı uyanığım, kalkıp kahve yapıyorum, aydınlanmaya başlayan havaya bakıp sessizlikle bir şey yapmaya çalışıyorum, aklımda henüz dünyanın en iyi ikinci öyküsü yok, onu anca nefes sesiyle hatırlayacak okur, uyurken elini çenesine dayayıp düşünür gibi durmasıyla, deli yattığından kafasına plastik bir huni koymasıyla, da, bunun üzerinden yıllar geçti, bunun üzerinden hiç zaman geçmedi, sexting hiç o kadar suçlu hissettirmemişti, kaç ay önceydi, doğruyu bile söylememişti ama doğrunun tek bir sahibi olurdu, doğru avuçlarından dökülmesin diye sıkı sıkı tutardı insan, elini açıp göstermezdi, toksik ilişkide bir başka toksikliğin izini aramak, sınır ihlali saydı okur, söylemedi, tekrar sorunca da söylemedi, hayır, başkası yok, tek toksiklik onlarınkiydi, o zaman tek bir arama, tek bir mesaj, koşullar ne olursa olsun o trene bindirirdi ve dünyanın en iyi ikinci öyküsüyle karşılaştırabilirdi okuru, öyle oldu, tren öyküsü nasıl da denk geldi hem, anlatıcı kendince işaretler mi koyuyor yolculuğa, parmakları her daim ojeli, ayakkabılarını çıkarabilse çıkarıyor ama ya laf eden çıkarsa, ona hiçbir şey diyemiyor, sonra bir süre orada bulunduktan sonra orada hiç bulunmadığına emin olan bir adam, tek cümlelik öykü, birkaç cümlelik şarkı, dünyanın en iyi üçüncü albümünden, şununla yan yana koyarım, okur rüyalarla ne yapacağını bilmiyor henüz “the” öyküyle karşılaşmamışken, Davis rüyalarını sıralamış, Flaubert esintili öykülerinin arasından fırlıyor, okur hemen hiç rüya görmüyor veya gördüğü rüyaları hatırlamıyor, alengirli görüntüler üretmiyor zihni, sadeliğe meylediyor, zaten o yüzden dünyanın en iyi ikinci öyküsünde gözleri doluyor, mesafeyi olanca doğallığıyla ortaya çıkaran yazarı kıskanıyor, nadirdir yazarları kıskanması, herkes kendi parıltısını saçar, nedir, özgün bir sesi olduğunu düşünürken bir anda özgünlüğün beş para etmediğini anlıyor o öyküyle birlikte, hiçbir taklaya, şıklığa gerek yok, sırf anlatım yeterli, öyle evirip çevirmeye gerek yok, sırf kardeşle, evle ilgililik yeter, motel sahibi uyuyabilmek için her gece başka bir yabancının yanına kıvrılıyor diyelim bir öyküde, işte, o öyküye hazırlıktır, çok insanın yorgunluğunun bir anda nasıl önemsizleştiği, ablanın veya abinin veya küçük kardeşin, çocuklukta koca bir çukurun zamanla kendini geri çekmesi, çukurun kendini göstermekten imtina etmesi hatta artık kendini bir daha göstermeyeceğini söylemesi, bir eksiğin varlığını hissetmek o kadar hayati mi, dünyanın en iyi ikinci öyküsü bunu düşündürdüğü için bile birinciliği hak ederken henüz oraya erememişti okur trende, odaya girdikleri zaman kararını verdi, o öyküyü bir kez daha okuyacak sabah oradan çıkınca, başka öykü: o köpek onların olabilirdi ama değil, dolayısıyla havlıyor ama onların olsa da havlayabilirdi, yani olasılık nicel gücünü belirlenimler ortaya çıktığında dahi koruyabiliyorsa o zaman sözcüklerin çoğaltmaktan başka işlevi yok ihtimalleri, dünyanın en iyi ikinci öyküsünü okumasaydı da okumuş olacaktı okur çünkü o odaya girmekten bir farkı yoktur, bir vagon, bir oda, yüzdeki çizgilerin derinleşmesini yıllar boyunca yakından izleyebilmek için durmadan sarılmak, insanın mantığını alıp götüren rahatlık, aşinalık, yoksa kim dönüp durmak ister o öyküye, bir kez okuyup geçmek yeterli çoğu şeyde olduğu gibi, ama, bellek her şeyle dolmak istediği için gölgeler onları düşürenlerin yerini alıyor, her gölge birbirine benzediğine ve üst üste düşebildiğine göre trenin, yolculuğun, yolculuğun biteceği yerin, yolculuğun bitme şeklinin ve düşünen kadın olarak uyuyan kadını izleyen okurun dünyanın en iyi ikinci öyküsünü okuduğunu hatırlamasının arasında hiçbir fark yok, zaten bu sebeple iç içe geçmiş şeylerin yazısı bu, yoksa öykülere değinip şurada şöyle yapmış, burada böyle demiş Davis, arka arkaya beş öyküsünü okuduktan sonra neyle karşılaşacağını biliyor insan, okur da biliyordu ama odanın sahibinin istediği yorumu yazsa sonradan başına ne geleceğini bilmiyordu, paranoyaklığı yine pörtledi ve yorum morum yazmadı, odanın sahibi verdiği puanı sildi, para el değiştirdi, düşünen uyur son sarılan olarak kazındı, turuncusu kaldı bir, hadi öyküden biraz bahsetmek lazım artık da çocukluğun hüznünü, annenin gündelik işlerini, babanın şefkatini, sonra bütün bunların yitişini, Küçükyalı’dan Zeytinburnu’na bir yolculukta biten öykünün kaç sarılmaya denk olduğunu nasıl anlatmalı, bir hikâyenin insana neler yapabileceği bilinmezken insanın kendi içinden geçen hikâyeyi, insanın içinden geçtiğini nereye koymalı, düşünen kadının yanına belki, turuncu saçlarında yangı, söylemeden duramadığı garip şarkıları ama uyuyor, belki düşlerinde söylüyor, diğer elini göremiyorum çünkü öykünün doldurduğu gözlerimin görme yetisi düşük, ışığı yakmayınca her yer karanlıkta kaldı, öyküde abla kardeşini daha fazla görmek istemediğini, çocuklarıyla uğraşmak zorunda olduğunu söyledi, yine karanlık, çocukken gezilen yerlerden bir iki anı parçası, okura göre düşünen uyur da anılarına sıkı sıkı sarıldığı için kıymetli asıl, “toksik” ilişkileri -okur hiçbir zaman böyle bir ilişkileri olduğunu düşünmedi, düşünen uyurun marifeti- anılarına bir iki kez uğradıysa, çocukluğunun fotoğraflarının yanına hikâyeleri koyabildiyse okur, turuncusundan, koyabildiği için dünyanın en iyi öyküsü bu kitapta. Adını bilmiyorum, tekrar okumayacağım, bütün yolculuklarımdı.

Ek: “Foklar”.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!