X’te bir araştırmacının mı, birinin dedikleri: suçlular hapiste acayip bir network kuruyorlar, tek bir tedarik noktası bilen bağımlı mahpus beş nokta daha öğrenerek çıkıyor dışarı, başka suçlardan içeride olanların yeni yeni yöntemler öğrenmesi cabası, ağın dağıtılması lazım. Behramoğlu’nun araştırması sistemin eski versiyonlarını gösteriyor, diyelim Ömer Hulusi bir yerden sürüldü, gittiği yere namı ondan önce gidiyor, halihazırda işler dönüyorsa hemen entegre oluyor, isyan çıkarılacaksa tayfaya katılıyor, “baba” suçluları herkes bildiğinden kimsenin karşı çıkmaya gücü olmuyor ki Ömer Hulusi suç makinesine dönüşüyor onca vukuattan sonra, kendi gibi iki üç mahkumla bir araya geldi mi çeviremeyeceği dalavere yok. Behramoğlu’nun değindiği mesele, sondaki bölümde toplumsal yetilerin kazandırılamadığını, suçluların daha da suçlu olarak dışarı çıktığını söylüyor Behramoğlu, çıkabilirlerse tabii, yoksa içeride öldürülünceye kadar karıştırıyorlar ortalığı. Çarpıklığın diğer kefesinde devletin, nesi demeli, umursamazlığı, korkunç koşulları var, günümüzde şiddetle eleştirilen, eylemlere yol açtığında devletin şiddetle bastırmaya çalıştığı. “Görevimiz gereği yakın ilişkilerimiz nedeni ile ülkemiz cezaevlerinin durumunu bilenlerdeniz. Cumhuriyetin kuruluşundan beri birkaç yeni binadan başka bu konuda olumlu bir gelişme olmamıştır. Kaldı ki, en modern cezaevlerinde bile yönetici kadronun yetersizliği yüzünden beklenen sonuç alınamamaktadır. Özellikle cezaevi müdür ve gardiyanları gelişigüzel atanmakta, eğitim ve öğrenimleri için herhangi bir çaba harcanmamaktadır. Yeterli ekonomik olanaklardan yoksun bu personelin her türlü karışık işlere direnebilmeleri olanağı bulunmamaktadır.” (s. 7) Cumhuriyet Savcısı Hasan Basri Akgiray diyor bunu önsözde. Uyuşturucu işi içeriden pek güzel yönetilir, babalar adeta misafir edilirler hapishanelerde, ayakçılar işlerini görürler, gardiyanlar tedarikçi gibi çalışırlar, dışarıdaki suç içeride çeşitlenir. Ömer Hulusi Kuyar hikâyesini anlatırken sistemin bir parçası olmakla övünür gibi görünüyor bazen, sabıkalı olduğu için iş bulamadığı bir zaman denk gelmiş Behramoğlu’na, içeride sahip olduğu güce karşın dışarıda sudan çıkmış balığa dönmekten ötürü, güzellemiyor da özlemle konuşuyor sanki. En yiğit insanları hapishanelerde tanımış, “siz insanlar” onları hep kınarmış da kınamamak lazımmış, ne delikanlılar varmış aralarında. İlk kez nasıl girmiş hapse, deniz sıhhiye astsubaymış eskiden, birçok haksızlık görmüş de tahammül edemeyince 1948’de Cankurtaran’da bir lastik fabrikasına girmiş, askerde yaptığı işin kâğıdını çıkarınca hastanelerde işe girebileceğini düşünmüş de il sağlık müdürü kendi akrabalarına bile yer bulamadıklarını söylemiş. Ömer Hulusi tepetaklak, kumaş boyama fabrikasına girmiş fakat çalış çalış bir karış, patronları zengin etmekten başka hiçbir şey yapmıyor, bari soysunmuş onları. Yakalanmış, Edirne’ye gönderildikten sonra 1950’deki afla çıkmış. Tekrar hapis, bu kez eşi çocuklarını da alıp gitmiş, bir başına kalmış Ömer Hulusi. Anlattıklarının arasındakini geçtim, içinde bile canavar gibi boşluklar var, İstanbul Deniz Hastanesi’nde tanıştığı eski eşi hemşireymiş, severek evlenmişler, fakir anne baba tamam da sırf parasızlık gerekçesiyle suça meyletmek, bilemedim. Suçluların psikolojisini hapse girmeden önce değil, hapiste oldukları sürece görebiliyoruz, gerçi tek bir tanıklık üzerinden ne kadar sağlanabiliyorsa o da. Neyse, Edirne Cezaevi, bayramlarda bahçe yasak çünkü gardiyanlar izinde, mahkumlar günlük tayınlarını alabilmek için soğukta saatlerce bekliyorlar. İçeri şarap sokabilenlere yanlamaca, Ömer Reis bardağı kafaya diktikten sonra olabilecek en dandik hapishane türkülerini söylemeye başlıyor. Arnold “Poet” Jackson’ın şiirleri de öyle ahım şahım değildi fakat Kareem Said onca uğraştı, adama özgürlüğünü kazandırdı, Jackson gitti imza gününde kitabını imzalatmaya gelen adamın tekini bıçakladı, yallah geri hapishaneye. Bu ortamda yeşermeye çalışan sanat. 1950’de af, yoksullar otobüsle İstanbul’a bırakılacak, yola çıkmadan önce bir güzel içiyorlar, mekânda başgardiyan ve müdürle karşılaşınca kafalarda şişeler kırılıyor, uçan tekmeler derken, iyi, girmiyorlar yine içeri, istikamet İstanbul. Sabıkalı artık Ömer Hulusi, eşi terk edip gitmiş. “‘İnsan olduğumu hiçbir zaman unutmadım ama. Bir de zenginlere çok öfke duydum. Kimse iş vermedi. Sabıkalıydım. Beni hapisaneye iten, beni orada uyuşturucu zehirlere iten kimdi? Kimse tutmadı elimden. Sabıkalıydım. Bunları yapan ya tanrıydı, ya insanlar… Ben bunların ikisini de tanırdım o zamanlar. İkisi ile de ilgiliydim. Birini tanımıyorum artık, diğerine de kin duyuyorum. İstersen kız bana.’” (s. 27)
Anası babası kızına bakıyor, Ömer Hulusi iş arıyor, “hüsn-i hal” kâğıdı alamadığından iş yok. Eroin bağımlısı olmuş, kriz geliyor, ahlakı namusu erkekliği hiçbir şeyi kalmamış adamın, hapisten tanıdığı Şehzadebaşı Bozdoğan kemerli Mustafa Çavuş’un teklifiyle hırsızlığa meylediyor. Lakaplar meşhur, “Dörtkıçlı Osman” olsun, “Dildocu Deli Kemal” olsun, türlü çeşitli, memleketin bir ucundaki hapishanede yatanlar başka bir hapishanede kimlerin kaldığını bildiğinden nakil durumlarında iş tutulacak adamları hemen belirliyorlar böylece. Eşcinsellik zorunluluktanmış Ömer Hulusi’ye göre, hapiste yapacak başka bir şey yokmuş, tecavüz vakaları o kadar sık görülüyormuş ki önlem alınmasını gerektirecek bir durum olarak değerlendirilmiyormuş sanki. Bir hikâye: valinin oğlu mu, bilmem kimin bir şeyi hapse giriyor, hapishane müdüründen oğlanın başına bir şey gelmemesini istiyor babası, müdür en güvenilir mahkuma emanet ediyor mahpusu da mahkum oğlana tecavüz ediyor ilk geceden, çok mevzu var böyle. Ömer Hulusi eşinden ayrıldıktan sonra hiçbir kadınla birlikte olmamış bu arada, yirmi yılda bir kez olsun geneleve bile gitmemiş. Mustafa Çavuş’la soygun, ilk soygun girişimi de bir Ermeni’nin dükkânındaydı, bu kez Garabet’in kumaşlarını çalmaya çalışacaklar da o kadar amatörler ki bekçinin düdüğü duyulunca Mustafa uzuyor, dükkâna zar zor giren Ömer Hulusi kalıyor öyle, sabah zar zor kurtulduğunda gidip bir salepçide oturuyorlar, malları yanında tutuyor Ömer Hulusi, yanındaki çöpçünün işkillendiğini hiç fark etmiyor. Yakalandıklarında polisler Mustafa’yı suçlamasını istiyorlar, tanıyorlar Ömer Hulusi’yi, başının yine yanmasını istemiyorlar da delikanlıdır adamımız, Mustafa’yı yolda gördüğünü, hiç tanışmadıklarını söyleyince kodese marş. Gerisi isyanlar, müdürle sulh olmalar, davaların bin türü, iki yıl hapis, beş yıl hapis, oydu buydu derken nihayet serbest kalmış Ömer Hulusi de anlatabilmiş başından geçenleri. Behramoğlu’nun araştırması hapishanenin evriminin bir kısmını kişisel tanıklık üzerinden incelediği için önemli, ilgilisine tavsiye ederim. Mahkumlar işkencedeyken ölüp ölmediklerini umursamayan hapishane müdürüne karşı ne gibi tedbirler alınabilir, koğuşlar nasıl kaleye dönüştürülür, ispiyonculara neler yapılır, hepsinin yanında Toptaşı Cezaevi’nde kantin memurluğu yapan Mazhar nam birinin elindeki sopayı atıp gitmeden önce söylediği: “Böyle vazifenin amına korum.” Alıntıyla bitireyim, görüldüğü üzere hapse girip çıktıktan sonra işe güce dalabilen, dışarıdaki yaşama uyum sağlayabilen var fakat içeriden kurtulamayan daha çok. “Esrarlar hıyar turşusunun içinde kabze kabze, sigarlarda sarılı olarak geliyordu. Biz hapisanede aşılandık esrara, afyona, eroine. Bu meyanda meşhur delikanlılardan Bakırköylü Deli Muammer (bunu Bursa Cezaevinde şişleyip genç yaşta öldürdüler), meşhur kaçakçı Arap Tahsin, Unkapanlı Ahmet Çakır (bunu da Sinop Cezaevinde öldürdüler) hep birlikte birinci kısımdayız. Üçüncü kısımda meşhur kabadayı Fikret Bitmez ikinci cinayetinden yeni gelmiş. Kız yüzünden bir antikacıyı öldüren Kadıköylü Nurettin Gökdelen, meşhur sabıkalılardan Hasan Bora, arkadaşları Sansar Şükrü ve Laz Harun, otuzluk Latif Soysal bir aradalar. Bu Latif Soysal Şehremini cinayetinin faili. Karısını, kaynanasını, baldızını vurmuştu. Şimdi Sultanhamam’da kunduracılık yapar.” (s. 38)












Cevap yaz