Nasıl kötüleyeceğimi düşündüm, çaresiz kaldım, hiçbir şekilde anlatamayacağım ne kadar kötü olduğunu. Şimdi, yıldızlara bakan bir oğlan var üst katlarda, Lukas, bir de aşağıdan, Mekanik’ten getirtilen Juliette var, bu bir zamanlar panayır gibi bir şeye giderek malum oyunu izlemiş, adı da oradan geliyor zaten, ne yapacaksak bu bilgileri. Neyse, Lukas anasıyla yaşıyor, Juliette yalnız, aslında babası var ama baba Juliette küçükken öyle bir katakulli çevirmiş ki kızı hemen mesafe koymuş araya, yıllardır görüşmüyorlar. Lotoyla ilgili bir şey, çocuk yapma hakkını kazanmak zor, kazananların çocuk yapma kapasiteleri yoksa daha da zor, hak başkasına geçince nasıl yapacaklar çünkü, silo çok katlı da yaşam alanı dar, IT bölümü var, aşağıda Mekanik var, elektrikle suyu burası sağlıyor, IT de bir haltlar yiyor işte, elektronik aksamın işini görmesi için arada olaylara dahil oluyor ama sınıflı toplumun o kadar dandik bir temsili var ki insan nereye saklanacağını bilemiyor: her işi Mekanik yaparken IT ne halt yiyor, sırları saklıyor, halkı yönetiyor diyelim. Aa, yahu isyana hazırmış meğer onca insan, üst kattakiler neden üst katta ki zaten? Juliette’in “dışarı” gönderilmesi kıvılcımı bir çakıyor, bombalar havalarda uçuşuyor, yönetimle halk birbirine giriyor, aşırı önemsiz ama çok önemliymiş gibi fişeklenen karakterlerden bazıları ölüyor, ölmese de olur, bazıları gezinmeye devam ediyor, gezinmese de olur, bazıları yaşıyor, yaşamasa da olur. Şu ikisini diyorduk, Lukas yıldızları gözlemliyor, Juliette’le karşılaştığı zaman muhabbetin başlarında kadının yaşını soruyor. Kendi daha küçük ama öyle bir âşık oluyor ki zart diye, hemen evlilik hayalleri, bilmem ne. Juliette temizliğe gönderildiği zaman sağ kalıp, başka bir siloyu keşfedip bir de oradan geri döndüğünde anlıyor, ulan o kadar zaman o da Lukas’a âşık değil miymiş meğersike? Vay bin kunduz ya. Az ciddi: karakterlerin zerre derinleşmediği, olay örgüsünün son derece dandik örüldüğü muazzam bir romanla karşı karşıyayız. GoT esintisi mi arıyorsunuz, TWD mi lazım oldu, baştaki birkaç bölüm yeterli. Şerif’in eşi dışarı çıkmış temizlik için, keşfettiği şeyleri kaldıramamış olacak, tepelerden birinde ölüyor. Temizlik olayı ölüm görevi gibi bir şey, çıkan geri dönmüyor, kamera mı ne zıkkımsa onu temizlerse iyi. Başkan’la Şerif arasında bir şeyler olmuş zamanın birinde, kırık kalplere basmadan yürümeye çalışıyoruz ama mümkün değil, biri kendini asıyor, diğeri dışarı gidiyor, herkes zort diye ölmeden önce Juliette’i yukarı getirip şerif yapıyorlar. Zamanında bir olayı çözmüş bu aşağıda, çok etkilenmiş yukarıdakiler, kadının da başını yakıyorlar böylece. Yapıdır, hikâyedir, valla umursamak çok zor olduğu için dan dun gidiyorum, Bernard nam dallama hem IT’nin hem silonun başkanı olarak birtakım işlere girişiyor, örneğin Lukas’a deli güvenip makam veriyor hatta mekânın kozmik odasına götürüp silonun anayasasını, tarihçesini okutuyor, sonra siloların başındaki yüpyüce şahısla konuşturuyor telsiz üzerinden. Acayip mistik bir ortam, telsizdeki retorik yoluyla geçmişi deştiriyor Lukas’a, manzara şu: ABD’de yüzlerce yıl önce iç savaş mı ne çıkmış artık, Soğuk Savaş döneminde evlerinin bahçesine sığınak inşa eden necip millet hemen silo yapmaya karar veriyor, silo yapıcılardan biri savaşın tetiğini çekerek zincirleme reaksiyonu başlatıyor. Elli küsur mu ne silo var, birbirine yakın, en kalabalığı bizim tayfanın takıldığı. Juliette temizliğe gittiği zaman Tedarik bölümünün kıyağıyla -azami ölçüde üfürükten bir giz konmuş buraya da Tedarik’in neyi sağlam tuttuğunu öngörmek çok kolay, Juliette’ten öncekiler bir noktada düşüp kalıyorlar, muhtemelen dışarlık elbisede bir dandiklik var, eh, belli ki Juliette’in eline geçen notta Tedarik’in sağlam tuttuğu şey besbelli- düşmüyor, yürümeye devam ediyor, diğer siloya ulaşıyor. Solo nam bir eleman var, hayatta kalan bir o var gibi görünürken, aa, ergenler de varmış meğer derinlerde bir yerlerde, çocuk bile yapmışlar. Juliette kendi silosunda çıkan iç savaştan haberdar oluyor telsizler tamir edilip ayarlanınca, Lukas’la haftalarca konuşup durumu öğreniyor, geri dönecek artık. Öyle böyle doldurmaca yok, kadının ikinci siloda boğulma tehlikesi geçirdiği bir bölüm var, ayrıntılara boğulmuş, aşırı lüzumsuz heyecan diyeceğim, heyecan bile değil, debelenip duruyor sayfalar boyunca. Ölsün bari, yok, kabloyu ipi mipi bir boku çeke çeke çıkıyor o iğrenç sudan, sonra kendi silosuna dönüyor işte. O sıra ikili oynayan Lukas yakalanmış, Juliette haberi alıyor Bernard’dan, döndüğü zaman dışarı bırakılan adamın Lukas olduğunu sanıyor da içeride son bir katakulli dönmüş, yeni şerif Paul Billings taraf değiştirmiş, Bernard’ı hacamat etmiştir. Adamımız cayır cayır yanar, Juliette gözyaşlarına boğulur, bakar ki ölen Lukas değil de Bernard’dır! Acayip takla, özellikle bölüm sonlarında böyle çok takla var, Howey tam dizi usulü yazmış metni, bölüm sonlarıyla başları filan. Ey, Juliette silonun başkanı olsun bari, oluyor, o andan sonra bütün silo güle oynaya ne yapıyor bilmiyorum ama eşitlik, kardeşlik herhalde, öyle şeyler olmuştur. İsyan çıkarmaya karar verilen bir bölüm var, iki birimin ileri gelenleri tartışıyorlar, tırışkadan hava basan üçüncü sınıf film karakterleri sanki. “Tamam George, isyana katılmayacaksın diyelim, en yakın arkadaşların ölürken onlara bir daha nasıl osuracaksın ha?!” Öff. Yazı da bitmek bilmiyor, biraz kurcalayayım bari de işaret koyduğum yerleri bulayım. Ha, Bernard’ın Lukas hakkında yanıldığını anladığı bölüm. Sınanmamış, güvenilir olduğu bilinip bilinmeyen biri Lukas, Bernard’ın o kadar beyinsiz olmadığını önceki alaverelerinden biliyoruz, bu sümüklüye sistemi emanet edecek neredeyse. “‘Hakkında yanıldığımı sanmıyordum. Ama yanılmışım, öyle değil mi?’ Bernard başını iki yana salladı. Tiksinmiş bir hâli vardı. ‘Hay sokayım,’ diye bağırdı.” (s. 482) 500 sayfa ya, israf. Neyse, Lukas ne diyor, hayır efendim, ne yanılması, sadece kafası karışık, banyo yapmaya ihtiyacı var ama daha iyisi azıcık hava alsa, bir süre evine gitse, yatağında uyusa? Bir ay olmuş geleli, ne zaman dönecekmiş, kafese kapatılmış gibi hissetmeye başlamış. Üç beş kişinin duyduğu sesi, “derin devleti” duymuş, planları öğrenmiş ve annesinin yanına gidecek, iki muhabbet edecek? Saçma sapan işler. Dışarının görüntüsünü tasarlayabilen teknolojik bir zımbırtı icat edilmiş, yüzlerce yıl boyunca açığa çıkmamış bu sır, Lukas gibi avanaklardan biri bile yapmamış bunu, ayrıca temizliğe her çıkanın gerçeği anlatmak üzere geri dönmemesini sağlamak için kaskta, kıyafetin bilmem neresinde arıza çıkartmak nedir, bilmem ne süzgeci sıcağa dayanamıyormuş, ısı bandı hölölöymüş, yüzlerce yıl boyunca kim bilir kaç kişi öldü de parlak zekâlı Juliette’le acayip akıllı Walker çözdü bu dümeni he, yersek. Diziyi izlemedim henüz de roman son derece püfürükten, merakı çok hafife alan romanlardan işte. Kimse keşfetmemiş, bunlar keşfediyor, hadi be abi. “‘Bize vermeye cesaret ettikleri umudun çok daha fazlasını bizler yarattık. Bizim görmemize müsaade ettikleri sınırların ötesinde görülecek başka ufuklar var. Yalanlardan örülü bir koza içinde büyütüldük, tepelerin üzerinde yatan yakınlarımızın görüntüsüyle korkutulduk, ancak şimdi aramızdan biri bu sınırları aştı! Yeni ufuklar gördü! Bize contalarla pullar verildi ve bunların kâfi geleceği söylendi, ancak ne oldu?’” (s. 269) Hele ayışa bak ya, bunca müstesna fikir karşısında elbet millet birbirini kesip doğramaya başlar. Neyse, zottirik roman ama para verdim, ikinci ve üçüncü kitapları da okuyacağım.












Cevap yaz