Mıgırdiç Armen – Hegnar Çeşmesi

Yalnız ve güzel ülkemin daha da yalnız ve daha da güzel bir yayınevi vardır, Belge Yayınları. Mario Benedetti’nin Edebiyat ve Devrim‘ini basmıştır mesela, önemli iş, bunun yanında iki olayı var ki çok müstesna bir yere koyuyor kendini. İlki, sürgündeki Türk yazarların metinlerini basması. Yunanistan’daki göçmen kamplarında bin bir güçlükle sürdürülen yaşamları, Avrupa’da tutunmaya çalışan insanı bu yazarlar sayesinde biliriz, devletin dışladığı insanların seslerini duyurmak ne önemli iştir. İkincisi de “Marenostrum” serisi tabii, bu topraklarda yaşamış, katliamlar ve benzeri facialar yüzünden göçmek zorunda kalmış Anadolu insanının hikâyelerinin anlatıldığı nefis seri. Armen’in romanı bu seriden, 1935’te Erivan’da basılmış, 1987 tarihli Fransızca baskısından Türkçeleştirilmiş. Çeviri genel olarak başarılı, arada “projesi” olduğunu söyleyen insanlara rastlayabiliyoruz, Çarlık Dönemi zamanlarında insanların bu tür sözcükleri kullanacağını sanmam ama olsun o kadar. Metinle ilgisiz bir şey, İsmail Abi geçen ay yeni bir parti kitap aldığını, sağa sola dağıtmadan bakmamı istedi bir gün, dediği saatte dükkânına gittim, aldığım kitaplarda Aret Özodabaşı yazıyordu. Yaşlı bir adammış İsmail Abi’nin söylediğine göre, Ermeni yazarların bir dünya kitabını getirip bırakmış. Bende olmayanları aldım, Ermeni edebiyatı ve tarihi hakkında bir dünya kitabım oldu, sevindim. Reklam da yapayım az, Galatasaray’ın karşısından giriyorsunuz, sağda Aslıhan Pasajı var, sahaflar çarşısı. Girdiniz, merdivenlerden inin, hemen sağda gözlüklü, orta boylu, şeker bir abi göreceksiniz. Orada değilse yürümeye devam edin, koridorun sola kıvrıldığı yerde sağ köşedeki dükkân, Ayça Kitabevi. Oğlu Ekrem oluyor bazen, ikisinin de muhabbeti çok tatlıdır, fiyatlarda güzellik yaparlar, sürekli giderseniz ne tür kitapları aldığınızı bellerler, bazı kitapları kenara ayırıp size gösterene kadar satmazlar, on numaralar.

Metnin o zamana göre yenilikçi sayılabilecek bir anlatım tekniği olduğunu söyleyeceğim ama Sterne sağ olsun, ondan önce biraz Cervantes sağ olsun, anlatım namına her şeyi yapmışlar. Dilim varmasa da söyleyeyim yine de, anlatım tekniği hoş. Kronolojik olarak son noktadan başlıyoruz, Mıgırdiç Usta ölüm döşeğinde yatıyor, ilk bölümün sonunda hayatını kaybediyor. Geçmişine dair birkaç şey çıtlatsa da detayları metnin geri kalanında öğreniyoruz, dolayısıyla bilgi kırıntılarını aklımızda tutuyoruz. Diğer bölümlerde başka karakterlerin bakış açısından gördüğümüz geçmişin parçaları birleşiyor, başlarda aklımıza takılan bir detay son bölümde açıklanıyor örneğin, hiçbir şeyin açıkta kalmaması için uğraşmak, dikkatli olmak gerekiyor böyle bir kurguda, bütün düğümlerin er veya geç çözülmesi gerekiyor ki Armen açıkta bir şey bırakmamış, iyi iş. Bu arada Armen hakkında biraz araştırma yaptım ama pek bir şey bulamadım. 1906’da Gümrü’de doğuyor, sanatçılarla dolu bir ailesi var. Moskova’da sinema okuyor, ardından roman ve öykü yazmaya başlıyor, işleri Ermenistan’da ve SSCB’de tutuluyor. En iyi eseri bu metin olarak geçiyor internette, filme de uyarlanmış. Bir sebepten gözden düşünce Sibirya’ya yollanmış, bir süre sonra serbest bırakılmış. Sibirya sürgünlüğünü anlattığı bir metni yayımlattıktan bir süre sonra, 1972’de Erivan’da hayatını kaybediyor. Bu kadar, bu romandan yola çıkarak düşününce daha çok bilgi bulmayı ummuştum, olmadı. Neyse, Mıgırdiç çeşme ustası, yaşamı boyunca kırk çeşme yapmış, kırkıncı çeşmeden sonra öleceği malum olmuş, en sonunda yataklara düşmüş. Sokakta gördüğü bir kadının bacaklarına bakarak eski bir heyecanı hatırlamaya çalışıyor ama gücü yok, öldüğü için üzgün. Altmışlarında, arkadaşları da kendi yaşlarında, ziyaretine geldikleri zaman Usta Hacı’yı yanına oturtmak isteyince herkes durgunlaşıyor, bir sorun olmadığını söylüyor Mıgırdiç. Bunu cebe attık. Muhabbet ediyorlar, Hegnar’ın Çeşmesi’nin bahsi açılınca yine durgunlaşıyorlar ama yıllar geçmiş artık, konuşulmayacak bir şey kalmamış. Cebe. Ortadan kalkmadan önce bir mucize eseri çeşmenin sadece Mıgırdiç yaklaştığı zaman gürül gürül su akıttığını hatırlıyorlar, zamanında insanların mucizelere inandığını, geçen zamanla birlikte dünyanın çok değiştiğini ve inanacak bir şey kalmadığını düşünüyorlar. Bir süre sonra dışarı çıkıyorlar, Mıgırdiç’in oğlu geliyor ama babasını hayattayken son bir kez göremiyor. Usta’nın arkadaşları arabalara atlayıp Mıgırdiç’in uçup giden ruhu için geleneklerince bir şenlik düzenlemek üzere yola çıkıyorlar, vardıkları yerde sofra kuruyorlar hemen, Mıgırdiç’in ruhuna içiyorlar. Anlatı bu sahnenin devamıyla sona eriyor, en baştan en sona çizgi. Ara bölümlerde Mıgırdiç’in evliliğini, ilk çocuğunun doğumunu görüyoruz, tabii Gümrü’nün sosyal yapısı da anlatılıyor. Cennet gibi bir doğanın betimlemeleri hoş ama asıl mevzu Rumların, Ermenilerin ve Türklerin yaşamında. Hemen her şeyleri ortak olmasına rağmen birinin içtiği bardaktan bir diğeri içmiyor, hamamlarda yıkanma yerleri ayrı, böyle bir sürü ilginç detay var. Bütün bu ayrıştırmanın mantığını çözmek istiyorlar, düşünüyorlar ama “böyle gelmiş böyle gider” mantığının katılığı karşısında hiçbir şeyi değiştiremiyorlar. Kız alıp vermiyorlar bir de, mahalleler ayrı yerlerde, çok katılar bu konuda. Ermeni mahallesinde bir Türk gördükleri zaman herkes pürdikkat kesiliyor, göz hapsi hem kendi insanları hem de başkaları için can sıkıcı. Korkunç derecede erkek egemen bir dünya var tabii, kadınlar ev işleri dışında neredeyse hiç yoklar, varlarsa da namus belasına hemcinslerini taşlamaktan başka bir gayeleri yok. Kadınlar için korkunç bir dünya, zaten Mıgırdiç’in eşi Hegnar’ın sonunu bu korkunç baskı getiriyor ama biraz daha var oraya, Bostancı’dan itibaren başlıyor mevzu. Mıgırdiç’in yakın arkadaşı olan Bostancı bir gün mahallesinde iyice örtünmüş bir Türk kadını görüyor ve hemen abayı yakıyor, dünya yansa umurunda olmayacak kadar âşık oluyor. Kadını evine kadar takip ediyor, sürekli yapıyor bunu. Bir gün ziyaretine gelen Mıgırdiç’e derdini açıyor, Mıgırdiç hemen paylamaya başlıyor Bostancı’yı, çünkü eşi ve çocukları var. Bostancı, ailesinin dayatmasıyla evlendiğini söylese de Mıgırdiç çok sert bir şekilde tepki gösterip anlamıyor adamı, en sonunda belki düzelir diye evine davet ediyor, aile yaşamının güzelliklerini görmesini sağlayacak böylece. Bostancı ziyarete gidiyor, birkaç ipucundan Türk kadınının Hegnar olduğunu anlıyor ve darmadağın bir şekilde evine dönüp intihar ediyor. Kurgu yavaş yavaş biçimleniyor, Hegnar Türk kılığına girip Türk mahallesinde ev tutmuş, böylece Ermeni tanıdıkları tarafından görülmeyecek. Adının Habibe olduğunu söylüyor, evi tutuyor, âşığıyla bu evde zaman geçirip gerçek aşkın ne olduğunu anlıyor, o da Mıgırdiç’le zorla evlendirilmiş. Bu zorla evlendirme, dengi bulup baş göz etme meselesinden çıkıyor bütün arıza. Bir de son bölüme kadar Hegnar’ın âşığının kim olduğunu söylemiyor anlatıcı ama tahmin edebiliyoruz, ortalarda bir yerlerde Mıgırdiç işsiz güçsüz gezinen genç bir adamla konuşuyor, aylaklık ettiği için adamı azarlıyor falan. En başta Mıgırdiç’in odasına girince soğuk rüzgârlar estiren de aynı adam, açığa çıkıyor her şey yani. Mıgırdiç’in çeşmeyle alakalı yaptığı bir şey var en sonda, Hegnar’ın âşığı Tanrı’nın gerçek aşktan doğan günahları affedeceğini düşünürken Mıgırdiç’in çeşmeye kurduğu düzenek yüzünden Tanrı’nın kendisini terk ettiğini düşünüyor ve çıplak ayakla Kudüs’e yürümeye karar veriyor, affedilmek için. Gidiş ve dönüş on yıl tutuyor, on yılın sonunda sular biraz durulmuş oluyor, ölüm döşeğinde yatan Mıgırdiç’le yüz yüze gelebiliyor en sonunda. Mıgırdiç’le Hegnar’ın oğluyla yaptığı konuşma da çok hoş, çok duygusal.

Tarih 1900’lerin başı veya 1800’lerin sonu olsa gerek, Devrim öncesinin Rusya’sında alarm zilleri çalıyor, karakterlerin devleti çatır çatır eleştirdiğini görebiliyoruz. Bunun yanında Eski Ermenice-Yeni Ermenice bahsi de geçiyor, iki gün önce Twitter’da bu dil sorununun başka milletlerde de olup olmadığını merak eden birinin paylaşımını görmüştüm, bulamadım sonradan, bulsaydım gönderecektim ona. Mıgırdiç inşa ettiği çeşmelere yazdığı şeyleri Eski Ermenice yazıyor, okuyamadıklarını söyleyen insanlara da gidip öğrenmelerini söylüyor. Dedelerinizin mezar taşlarını okuyamıyorsanız bir haftada okuyacak hale gelirsiniz, aynı hesap. Bir zamanların Gümrü’sü, farklı milletlerin mahalleleri, çok zengin bir sosyal yaşam, çok korkunç bir toplumsal baskı derken kaybolup gidiyorsunuz, iyi bir roman bu.