Küçük Asya’dan gelen kıllı barbarlar, o görünümle Komünist Parti’ye katılmaya hazırlar, parasızlıktan kestiremiyorlar saçlarını sakallarını. Başka bir öyküde Demokrat Parti’ye dönmeyi düşünüyor anlatıcı, çocukluk arkadaşının yaşlı bir burjuvayla sevgili olmasını içine sindiremeyip kavga çıkarınca kafası gözü dağılıyor, arkadaşı aynı durumda, oysa partinin bölge başkanı burjuvaziyi içeriden fethetmekten bahsediyor, helal olsun, iyi yapıyor arkadaş, yaşlı kadının paralarını yiyor. Da, lüks arabalarla gezmek olmuyor, “yoldaş” sözcüğü bile yakışmıyor arkadaşın ağzına, nerede proleterlik, devrim hangi zenginin yatağında bulunacak ki? Bu öykü “Yetmiş Bin Süryani”, anlatıcı aynı anlatıcı olabilir, çoğu karakter bir o öyküde bir bu öyküde karşımıza çıkıyor zaten, mekân olarak Fresno sabit. Saroyan anlatıcıyı yazara çeviriveriyor bir anda, anlatıcı/yazar veya anlatıcı-yazar veya anlatıcı: yazar veya anlatıcı & yazar veya anlatıcı (yazar) veya anlatıcı = yazar, çok ciddi bir öykü yazdığını söylüyor, Sherwood Anderson okurları ne demek istediğini anlayacakmış, ciddiyetten hüzne, hüzünden neşeye, hepsi bir arada. Berber Okulu varmış, oraya gidiyor ki on beş sente saçlar gitsin. Müstakbel berber on altı yaşında, sağlam bir Amerikalı, üzgün, elbiselerini günlerdir değiştirmemiş ve ciddi biri, öykü gibi. Anlatıcı kendi dertlerini anlatsa üzüntüleri eşitlenebilir, onca dergi onca öyküsünü reddetmiş, beş kuruşu yok, iş de bulamıyor muhtemelen. Sonlara doğru bir öykü, anlatıcının yazmakla derdini anlattığı, uzunca. Türleri bilmiyor, insanı biliyor anlatıcı, tür denen şey insanın bilinci, ne çıkarsa. Duvarı yıkıp geçiyor, askıya aldığı hiçbir şey yok, sadece yazmak istiyor insanı, sokakta gördüğü kim varsa. Öyle bir dert ki daktilosunu sattıktan sonra bir ay, yazmadan geçen kabus gibi bir ay, sonra gidip almış daktilosunu da okuduğumuz öyküyü yazmaya başlamış, kurmacanın tek bir dinamiğini önemseyerek: anlatmak. Başka bir öyküde kitaplarını yakıp ısınmayı düşünen yazar anlatıyor, kötü kitapları yakmakla iyi kitapları yakmak arasında bir fark görmüyor zira soğuktan donacaksa okumanın ne anlamı var, pikap bile çalışmıyormuş içindeki yağ donduğu için. Öyküye dönelim, anlatıcı dönmüyor gerçi, berberlik öğrenen Japon çocuğu hatırlayıp onun hikâyesini anlatmaya başlıyor. Yine yazma itkisi: “Nasıl yazılacağını, satacak öykülerin nasıl kurgulanacağını gerçekten bilen Sinclair Lewis, Joseph Hergesheimer ve Zane Grey gibi büyük öykücülerle rekabet etmeye çalışmıyorum. Bunlar zengin adamlar, kurgu, karakter, üslup, atmosfer ve diğer bütün şeylerle ilgili kuralları bilen adamlar. Ünlü olmak gibi bir isteğim yok. Ne Pulitzer ne Nobel ne de başka bir ödülün peşindeyim. Burada, uzak Batı’da, San Fransisco’nun Carl Caddesi’nde küçük bir odadayım, sıradan insanlara mektup yazıyorum, basit bir dille onlara zaten bildikleri şeyleri anlatıyorum. Sadece kayda geçiriyorum, konudan biraz saptıysam, acelem olmadığından ve kuralları bilmediğimdendir. Tek bir arzum varsa, o da insanların kardeşliğini göstermektir. Bu çok büyük bir laf ve kulağa biraz yapmacık geliyor.” (s. 98) Tamam, baştan alıyor yazar izin verirsek, verdik çünkü ne anlattı veya nasıl, sadece anlattı da sürüklendik geldik oraya kadar, ötesini görmeden bırakamayız artık. Saçının nasıl kesilmesini istediğini söylüyor anlatıcı, Theodore Badal anlıyor, kesmeye başlıyor. Badal. Ermeni? Genişletiyor daha, burada biraz yavaş tempo, sorunun uzandığı yere varasıya Hemingway’in hız ayarını övüyor, her şeyi aceleye getirmiyor Hemingway, iyi yapıyor. Soruya dönüş. Dönemeyiş. Ermeni başka bir Ermeni’yi gördüğünde -Ermeni’ye benzeyen biri de olur, mutlaka acı bir hikâyesi vardır çünkü, Badal gibi- memleketinin havasını suyunu uyandırır hemen, benzer mimikler, benzer jestler, küfürler, muhabbetler, Saroyan öyküsünü bile yazmış. Sonda. “Hadi,” diyor, “bizi de öldürün burada, yapabilirseniz. İki Ermeni birbirini bulmuş, Ermenistan dünyanın öbür ucunda kalsa da olur ki Ermenistan diye bir şey yoktur, dünya vardır sadece ama sınırları çizenler adlandırdıklarını öldürdülerse, öldürülmelerine ses çıkarmadılarsa tamam, Ermeni oluruz ve Ararat’ımızı cebimizden çıkarıp birbirimize gösteririz. Herkes Ararat’ı yanında taşır, dünyanın neresine giderse gitsin.” Bu başka bir metinde geçiyordu, pencereden bakan her Ermeni binlerce kilometre ötedeki Ararat’ı görürmüş. Öyküyü de bir türlü anlatamadım, toparlayamıyorum, tam Saroyan işi. Anlatıcının dayısı isyan etmiş bir ara, Ermenilerin başına gelenler neymiş, soykırımdan kurtulmuşlar da deprem vurmuş o kez, Tanrı adına yardım etsinmiş Ermeniler, bağışları aldıktan sonra Tanrı’nın pek de umurunda olmadığını söylüyor yeğenine. Tanrı’nın Ermenilerle bir ilgisi yok, aslında hiçbir şeyle ilgisi yok, olsa Ermenilerin başına onca işi getirir miymiş, dindar Ermenilerin günahı neymiş. Avukat dayının ABD’de sadece on üç adet bulunan kırmızı arabasıyla sokağa girişi, getirdiği hediyeler, ideal dayı. İşte, Badal söylüyor, Süryaniymiş. Yakınlık kuruluyor hemen, aynı topraklardan geliyorlar, Süryanilerin durumu çok daha kötü ama. İngilizler kışkırtıyormuş Arapları, katliam üzerine katliam, yetmiş bin Süryani kalmış kala kala. Biri berberlik öğreniyor, hikâyesini anlatacağı insan bulunca dökülüyor azıcık, sonra profesyonellik gereği favorileri kısaltıp kısaltmayacağını soruyor ciddiyetle. “Neden konular uydurup, filme çekilebilecek güzel aşk hikâyeleri yazmıyorum? Neden bu önemsiz ve sıkıcı konuların unutulmasına izin vermiyorum? Neden Amerikan okuyucusunu memnun etmeye çalışmıyorum?” (s. 106) 1933’te, San Fransisco’da bir berber dükkânında tek başına bütün bir halkı temsil eden Badal için, dünyada Badal’dan daha önemli hiçbir şey yok çünkü dünya nadir bir rengini kaybetme tehlikesi altındaysa onu kurtarmalı, öykülere taşıyarak. “Yeri geldiğinde şiddetten de bahset. Bunu bile sevgiyle yap. Ama muhteşem, katışıksız var oluş gerçeğine vurgu yap. En büyük konu budur. Bir zafer havası yaratmak zorunda değilsin. Yazacağın insanın, yazının mükemmel bir yazı olması için kahramanca veya müthiş işler yapmasına gerek yok. Bırak o her zaman yaptığı işi yapsın, yaşamaya devam etsin. Bırak yürüsün, konuşsun, düşünsün, uyusun, rüya görsün, uyansın, gene yürüsün, gene konuşsun, hareket etsin, yani bırak yaşasın. Bu yeterli. Yazacak başka bir şey yok.” (s. 140) Çocuk dayısıyla birlikte yürüyor, ölüyü anmışlar veya ölüme benzer bir olayı, başları eğik, ilk kez yaşamın varlığını hissediyor diyelim, öyküdür, çocuğun kavrayışını uzun uzun anlatır Saroyan, anlatı hızını düşürür, çocuğun ansızın genişleyen bilincini betimler. Süpernova. Abisi Krikor’la yaşadığı başka türlü bir uyanış, çocukların acımasızlığından. Savaş çıkmış, gençler cepheye gidiyor, sokak tenhalaşmış ve Almanlar düşman bellenmiş, onlar olmasa ne ekonomik kriz çıkarmış ne bir şey. Herman’a bulaşacaklar, o güne dek birlikte oynadıkları çocuğun Alman olup olmadığı önemli değilken önemli artık, dersini vermeli çocuğa. Toplanıyorlar bir gün, anlatıcı saldırmayacak ama izlemek istiyor, Krikor saldıracak ama o kadar da saldırmayacak. Ağzını burnunu kırıyorlar Herman’ın, hayır, Alman lideri sevmiyor, kimseyi sevmiyor ama en çok arkadaşlarını sevmiyor, ağzı yüzü kan içindeyken söylüyor bunu. Çocuklar bırakıyorlar, arkasından küfürler ediyorlar, Herman’ın annesi şaşkınlıktan cevap veremiyor çocuklara, o da bir dünya küfür yiyor. Anlatıcı ağlıyor, Herman ağlıyor, Krikor gece uyumak üzereyken ne Herman’dan, ne Almanlardan ne de Türklerden nefret ettiğini söylüyor. Hepsinden nefret edemez, iyileri ve kötüleri var her insan gibi, sözde arkadaşları da iyi insanlar ama bir araya geldikleri, histeriye kapıldıkları zaman neler oluyor, gördüler işte. Katliam yapıldı, kaç milyonluk Ermeni nüfusu kaça indi ama bir ülkeyi toptan suçlu kılmaz bu.
Saroyan öyküleri, tipik. On numara beş yıldız.












Cevap yaz