Can Xue – Dikey Devinim

Okur olarak kafamıza beş altı balyoz darbesi yeriz, gerisi kötü metindir. Glück’ü bu kadar bozabildim, de yeriz o darbeleri yani, sonraki darbeler daha hafif gelir, ilk darbeyi hatırlatır. Felisberto Hernández’i uzunca öven Cortázar az bile övmüştür, sağlam vurur çünkü Hernández. Sudan duvarlarıyla o akar ev, varlığından emin olunamayan -ne demekse bu, okuyunca anlaşılır- karakterler, neye uğradığımı şaşırmıştım. Gerisi çevrilmeliydi, çevrilmedi. Bizde örneklerini gördüm, biraz fantazyaya kayıyordu ama iyiydi, mesela Onur Selamet, mesela Bahri Vardarlılar’ın ilk kitapları. Aklıma Daniel Kehlmann’ın metinleri geliyor, Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum‘un sinema uyarlaması, hepsi kurgusal gerçekliği birkaç yerinden büküyor. Metinler söz konusuysa elimizde küçük bir fener, karanlığın ortasında yönümüzü tayin etmeye çalışıyoruz, loş dünyada gördüklerimiz zihnin yaratmaya çalıştığı örüntüye oturmuyor çünkü. Tedirginiz, tekinsiz atmosferden kurtulmaya çalışıyor muyuz, uyumlanamazsak evet. Seviyorum, derinlere ilerliyorum, Can Xue de çaktı sillesini, yolladı karanlığa. Saydıklarımı o darbe sebebiyle saydım, Xue’yi zincirin son halkası olarak görüyorum. Nobel adaylıkları ödülle sonuçlanmadı, henüz, Robert Coover’ın övgüsü var arka kapakta, Susan Sontag Çin’in bir Nobel ödülü kazanma ihtimali varsa o ihtimalin Can Xue olduğunu söylemiş, iyi demiş. Tekinsizlikle birlikte tuhaflık, Mark Fisher’ın Tuhaf ve Tekinsiz‘inden aldığım yetkiyle söylüyorum, Xue’nin öykülerinin geneli. Teknik, Xue çizgileri belirsiz bir durumu genişletecektir, falsoya yer vermez, sürpriz yoktur, hikâyenin kendisidir sürpriz. Olay değil, durum şaşırtıcıdır, bir şeye benzetmek gerekmez ama benzeteyim, Good Boy‘da köpeğin film boyunca gördüğü öcünün aslında ne olduğu finalde ortaya çıkar, film boyunca emareleri görürüz ama kesin bir çözülme için sonu beklemek zorunda kalırız, Xue’yse gizlemez, anlatıcının niteliği ölçüsünde nettir manzara. Kedinin insan gibi düşünebilmesinden hareketle insan anlayışının sınırları söz konusudur hikâye boyunca, ve kedi anlayışının. İkincisi daha belirsiz. İlki ne kadar belirginse artık. “Âşıkların El Kitabı”, sahibin sabrı tamamen tükendiğinde anlatıcıya bir tekme, bütün sütü kendi kabına döktüğü için kedisine tekme atmazsa suçluluğunu öfkeyle bastıramayacak. Anlatıcı ayıldığında işlerin iyice kötüye gittiğini biliyor artık, o siyahi yüzünden. Sahibinin uyurgezer olduğunu biliyor kedi, bir gece buzdolabını açıp sucuk çıkardığını, oturup şapır şupur yediğini, belki rüyalarda tadın daha güzel olduğunu düşünecek. Siyahi gelecek sonra, iki parmağında iki kurukafalı yüzük, kolyesi korkunç, kömür ocağından çıkmışçasına kapkara. “Siyahinin çenesinden ördeklerin çıkardığı sese benzer bir gıcırtı çıkıyor, iki ayağını da yere sürtüyordu. Gerginliği azaltmak için kucağına zıplayıp gözlerimi kırpıştırmaya başlamıştım. Aynı anda kafatası yüzüklerini taktığı eliyle başımı okşuyordu ama pek de nazik değildi, parmaklarıyla boğazımı kavrayıp yavaş yavaş sıktığını hissediyordum. Çırpınmaya başlamıştım, dört ayağımı boşluğa gelişigüzel sallıyordum. Bilincimi kaybetmek üzereyken sertçe itip beni yere düşürmüştü. Yeniden zarar vereceğinden korkarak yere uzanmış ve ölü taklidi yapmıştım. Sahibim olup bitenlerin farkında değil gibiydi, bir ileri bir geri endişeyle dolanıyordu odada, siyahiden bir işaret bekliyordu belki. Ama ben siyahinin sinsiliğinin tadını almıştım, daha kötüsünü yapabileceğinden korkuyordum.” (s. 57) Sahip çoğunlukla evden çalışan bir gazeteci, “eşitlikçi”, bu yüzden gazetede kavga çıktığında tarafları dinliyor, dinlediğine hak veriyor. Kedi kızmaya başlıyor sahibine, nasıl eşitlikçilik bu, hem siyahinin sözünü niye dinliyor ki? Denge kayıyor iyice, sahibin kendini psikolojik gereksinimlerinden ötürü asması, siyahinin gazeteye gidip tartışmalara müdahale etmesi, kedi en sonunda tanrının gözlemci rolünden kurtuluyor da el atıyor mevzuya. “‘Ah yaşlı kedi, neden iş arkadaşlarıma saldırıp beni gücendiriyorsun? Bu bencilliğin değişmeli. Hayır, kaybettin. Bu bir yenilgiydi. Ayrıca iş arkadaşlarımın aramasını engellemek için ahizeyi oynattığını da biliyorum.’” (s. 71) Karakterler iç içe geçiyor giderek, antropomorfizm sahibi de betimliyor. “Ne olursa olsun onu anlayamazdım, o bir insandı. Belki de yapabileceğim tek şey sabırla her şeyin yerli yerine oturmasını ve iz bırakmadan gelip giden siyahiyle yeniden buluşmalarını beklemekti. Yaşamın gizemi oradan sızacaktı belki de.” (s. 72)

Geçişkenliğin arşa çıktığı bir sonraki öykü, “Şehirdeki Köy”, yaşam alanlarının, kişisel tarihi ayıran çizgilerin iç içe geçtiği bir garip anlatı. Lou Amca’yı ziyarete giden yeğen lokasyon sorunlarına evden çıkmadan maruz kalmıştır, yüzünün olduğu yere elini götürdüğünde saçlarına dokunabilmektedir sadece, aynaya baktığında sadece arkasındaki manzara görünmektedir. Anlatıcı nerede, Lou Amca’nın yanında belki bir yerde olabilecek. Camları kocaman bir ev, çatı katı, sanki havada süzülüyor ki havada süzülüyor. Uç uca eklenince takır tukur sesler çıkaran, oturmayan görüntülerden ibarettir gerisi, daha doğrusu ögelerinin eklemlenememesinin bir hikâyeyi ne hale getirdiğinden. Lou Amca birini beklediğini söyler camdan bakarken, çok sakindir, anlatıcı beklediği kişinin geldiğini düşünür ama hayır, kendisi değildir, Lou Amca “Kirpi” der anlatıcıya, oysa anlatıcının ölen erkek kardeşidir Kirpi, anlatıcı Köpek Yavrusu’dur. Karışık? Devam edecek böyle. Beklenen kişi köydeki yeğendir, gelir, anlatıcının aynada göremediği varlığı mıdır, bölünmüş müdür benliği, Lou Amca’nın yaşamıyla yeğeninin yaşamı kesişmiş midir ki. Gelen kişi: “Merdivenlerin oradaydı, yani havadaydı o kişi. Sesinden anlaşıldığına göre boşlukta asılıydı. Düşmesinden korktuğum için tekrar bağırmaya cesaret edemedim. Belki tehlikede olan o değildi, bendim. Söylemeye çalıştığı bu muydu acaba?” (s. 79) Lou Amca’nın sözleri anlatıcının hareketleriyle anlam kazanır ama doğru mudur o anlam, anlatıcı ne anlar da anlatır, amcası neden yarı uyur haldedir, trans halindedir veya, görelilik kaynaklı merkezkaç alımlayış. “Size bir kanıt sunamam ama bu evin atmosferi ve tuhaf tuhaf olaylar, aslında Lou Amca’nın bize olan ilgisini açıklıyordu. Böylesi bir ilgi pek memnun edici değildi belki, bazen ürkütücü bir hal alıyordu, yine de varlığını inkâr edemezdim. Şu anda bir şef gibi yemek pişirmesini izlerken, yıllar önce yerde gördüğüm ‘Kurtuluş’ marka bir çift lastik ayakkabı belirdi zihnimde. Korkutucu bir sonuca varmıştım: Lou Amca her yerdeydi!” (s. 81)

“Dikey Devinim”le bitireceğim, dokuz öykü kaldı geride, okurun elinden öper. Çölün altındaki kara toprakta yaşayan varlıklar -şimdi böyle kesin tanımlamalar da doğru değil aslında, “canlı” diyemeyeceğim, “yaşayan” da diyemeyeceğim ama başka türlü nasıl nitelenebilir, toprağın besleyici kısmını yiyip gerisini sıçan varlıkların canlı olduğunu düşünmek doğal da Xue’nin metinlerinde her şey bambaşka bir şey çıkabilir, dikkatli olmalı- uyum içinde yaşıyorlar, içlerinden biri başından geçen serüveni anlatıyor. Büyüklerinden biri yukarı doğru kazmış temayülün aksine, o kadar çok kazmış ki yüzeye çıkıp kaybolmuş ortadan. Söylenceler, hikâyeler, uykusunda yukarıdaki dünyayı ve insanları görüyor varlık, insanları kıskanıyor çünkü ne biçim uzuvları var, anlatıcının türünün çoktan körelmiş. Kara Toprak Krallığı yokmuş, varmış artık, ata yok olmuş yukarıda, belki zamanı gelmiştir dikey devrimin de, devinimin sonucu olarak. Varlık yukarı gidiyor, bilinci de evrim geçiriyor, yeni bir varlık. “Dikey devinmeye başladığımdan bu yana hayatımın düzene girdiğini düşünüyordum: Çalış, uyu, çalış, uyu… Bu ritim sayesinde düşüncelerim de değişmişti. Eskiden kara toprakla ilgili, atalarımızla ve babamla ilgili, üzerimizdeki dünyayla ilgili gündüz düşleri kurup gevezelik etmekten zevk alırdım. Düş kurmak bir çeşit rahatlamadır, eğlencedir, yenen en lezzetli reçinedir. Ya şimdi? Her şey değişmişti, belli ki artık vahşi gündüz düşlerim yerine amacı olan hayallerim vardı. Örneğin, dinlenmeye başlar başlamaz üzerimde beliren o iki siyah şey bana bir yön öneriyor, zihnimi o tarafa doğru çekiyordu. Peki yukarıda ne vardı? Ne var? Sadece bu iki kara şey.” (s. 18) Toprağın altında gündüz düşü, hmm, eleştiriye de dikiz: her şey yukarıyı gösteriyor ama varılan yerde belli bir yaşam döngüsünün, pratiğinin dışında hiçbir şey yok. Yeni olmasına yenidir, hedeftir ama ne kadar istenir, bulunana kadar anlaşılamaz.

Türe aşina olanlar sevecektir. Tavsiye ederim. İyidir böyle alengirli öyküler.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!