Héctor Abad Faciolince – Nisyan

“‘Medellín’de o kadar çok yoksulluk var ki, herhangi birini öldürmesi için iki bin pesoya bir tetikçi kiralayabilirsiniz. Şiddetin hâkim olduğu bir dönemde yaşıyoruz ve bu şiddet eşitsizlik duygusundan doğuyor.'” (s. 289) İki bin pesoya Arda’yı tuttular burada, Arda gitti, motosikletin arkasından indi, dükkânı taradı birileri içerideyken, o sırada arkadaşı videosunu çekiyordu. Twitter’a güvenlik kamerası görüntüleri düşmüştü, oradan izledim ben. Yakalandı, müebbet aldı diye biliyorum, sınav kâğıtlarını Muğla’ya gönderiyorduk kaydını oradaki bir okula aldırana kadar. Hikâye dolaşıyor, dolaşabilen hikâyedir, sömürünün arşa erdiği, yokluk yüzünden raylı sistemlerde “üzücü hadise”lerin yaşandığı ülkelerde böyle şeyler oluyor. Olur. Faciolince’nin anlattıklarını biliyoruz, görüyoruz da, faili meçhul cinayetlerin ardı arkası kesilmiyor, kolluk terörü, devletin nefes almak için alan bırakmadığı muhteşem ülkede yaşamaya çalışan, kılcallara inen eşitsizlikten mustarip insanlarız. Büyük hikâyeye eklemleniriz anlatsak, anlatırız, başkalarının anlattıklarından kurarız yakınlığı. Faciolince çocukluğundan başlıyor, ailesinin Kolombiya tarihinde aldığı yere getiriyor, kendi sürgünlüğüyle bağlıyor anlatıyı. Gitmek zorunda, babasının suikastından sonra paramiliterlerin aralarındaki konuşmaları duyan kuzeninin uyarısıyla canını kurtarmak için İspanya’ya gidecek, yazdığı onca şeyin ardından bu metni yazmak için yirmi yıl bekleyecek. Babasının anısının eskimesi değil de her şeyi olduğu gibi hatırlamak mesele, heykel dikmek istemiyor, çok sevdiği bir insanı yalınlıkla anlatmayı “bekliyor” Faciolince. Olayların özetini vereceğim, çerçeve teknikten bahsedeyim bir: kronolojiyi bir ölçüde gözetir yazar, büyüme hikâyesidir bu bir açıdan, ülke büyür, Héctor büyür kardeşleriyle birlikte, ta ki ablası Marta ölene kadar. Kırılma ânıdır herkes için, baba toplumsal projelerin bir adım ötesine geçip yürüyüş düzenler, kortejin en önündedir artık, yazılarında suç işleyen bürokratları, kolluk kuvvetini faş eder, rejimin baş belasına dönüşür. Yıllardır yürüttüğü halk sağlığı projelerinden ötürü toplumca sevilir, tutulur, su kanallarının ıslahıyla binlerce bebeğin hayatını kurtarmıştır mesela, sadece bir projesidir bu ki okuldan yeni mezun olmuş genç bir doktorun koca devleti sağlık politikaları üretmeye zorlaması gerçekten takdir edilesi. Alaşağı edilemez kolaylıkla, ders verdiği üniversiteden gönderilmesi söz konusu olur, tam zamanında değişen rejim sayesinde yerini korur ama ülke diğer uca sürüklenir bu kez, “aşırı” sol tarafından eleştirilmeye başlanır, “yeterince” devrimci olmamakla suçlanır mesela. Marksist olduğunu dile getirmesi yetmez, dinle kurduğu ilişki bilinir, devletçiliğe ılımlı yaklaşımı başına iş açacaktır, kısacası iktidara kim gelirse gelsin illa sorun yaşayacaktır. Tek istediği herkesin huzur içinde yaşayabileceği bir ülkedir aslında, devlet politikalarının halkın refahını artırıcı nitelikte olmasını önemser, kendi yaşamının pratiği de bu düşünceyle uyumludur. “Babamın hiç parası çıkışmazdı çünkü akraba olsun, tanıdık, tanımadık, dilenci, kim isterse borç verirdi. Üniversitedeki öğrencileri de durumu suistimal ederdi.” (s. 20) Borç da değil aslında, öğrencilere yemek parası verir çünkü verebilecek gücü vardır, halkın yoksul çocukları için o kadarcığını yapamıyorsa ne diye ABD’lerde uzmanlık eğitimi almıştır sanki, sırf sağlık çalışmalarıyla olacak iş değildir. İnsanlığının bir boyutu daha: Héctor çocukken mahalleden arkadaşlarıyla birlikte Yahudi bir ailenin camını taşlar, gündelik bir spora dönüşmüştür bu eylem. Baba Héctor bir gün çocukların yaptığını görür, çok kızar, oğlunu aldığı gibi Yahudi ailenin kapısını çalar. Mağrur aile babası çıkar kapıya, Héctor oğluna özür diletir, yüksek sesle tekrar diletir, ardından kafasını hafifçe sallayan adamla el sıkışır ve oğlunu elinden tuttuğu gibi eve götürüp Yahudi düşmanlığının ne kadar berbat bir şey olduğunu anlatır. Mahallenin çocukları da doktorun öfkesini gördükten sonra bir daha taşlamazlar pencereyi, iş orada biter. Anı fragmanları, babanın politik bilincine örnek olaylar, zaman atlamalarıyla karışık, örneğin çocukluktan bir sahnenin içine yerleştirilmiş sevgi göstergesi yirmi yıl öteden gelir, yirmi altı yaşına kadar ailesinin desteğiyle yaşayan Héctor babasından gelen mektubun bir kısmını olduğu gibi alıntılar, oğlunun kişiliğini çok beğenen baba kendi ayakları üzerinde durana kadar oğluna yardım edeceğini yazar mektupta, Héctor evlenmiş hatta çocuk yapmıştır da babasının desteğini koşullar ne olursa olsun görür, hisseder. Büyük bir sevgi, hikâyenin önemli bir kısmı bu sevginin biricikliğinden oluşuyor, özellikle babanın kendi babasından görmediği sevgiyi çocuklarına gösterme biçimlerinden. Çiftliğe çocukken sık sık giden Héctor dedesinin ne kadar despot olduğunu kendi yaşantılarından da bilir, babasıyla dedesinin arasındaki ilişkiyi düşününce sevginin ne kadar nadir olduğunu anlar, babasıyla arasındaki ilişkinin kıymetini bilir. Kayıp bu sebeple büyüktür, dünyaları başına yıkılır adeta. İnsan sevgisini kazandıran baba, çok sevdiği insanlar tarafından öldürülüyor, travmayı düşününce ürperiyor insan. “Hijyen uzmanı olduğu için vücudumuzda kirli bir şey olmasına dayanamaz, neredeyse ameliyat ritüellerini anımsatan bir titizlikle bizi ellerimizi yıkamaya ve tırnaklarımızı temizlemeye zorlardı. Her şeyden çok da toplumsal bilince sahip olmamamızdan, yaşadığımız ülkeyi anlamamamızdan nefret ederdi.” (s. 30) Hastalanıp üniversiteye gidemediği bir gün onca öğrencinin boşu boşuna otobüs parası ödeyeceğini düşünüp yakınmış, oğlu telefon açıp haber verebileceğini söyleyince o nazik insan kaybolmuş sanki, toplumcu yanı patlamayla çıkmış ortaya: “‘Sen dünyanın neresinde yaşadığını sanıyorsun? Avrupa’da, Japonya’da falan mı? Yoksa burada herkes Laureles’tei oturuyor sanıyorsun? Medellín’de bazı mahallelerde akar su bile yok, farkında değil misin? Telefonları nasıl olsun?’” (s. 30)

Profesörler, öğrenciler, doktorlar, öğretmenler, devletin baskıcı politikalarına karşı çıkan kim varsa öldürülür, babanın yaşamı da tehlikededir ancak o kadar uzun zamandır tehlikededir ki mücadele sürerken gölgeye dönüşmüştür artık, suikast gerçekleşene kadar gerçekliğe sığmaz bile. Başpiskopos kayınpeder baba Héctor’u eleştiren bir metin yayımlayınca -adam o kadar yaşlanmıştır ki önüne konan bütün belgeleri okumadan imzalamaya başlamıştır artık, doktoru susturmaya çalışanların imzalattıkları belge yayımlanınca aile sarsılır ama kenetlenmiştir bir kere, kolay kolay dağılmayacaktır- korkunun ilk izleri ortaya çıkar. Uyarırlar, o kadar öne çıkmamasını söylerler, umursamaz doktor fakat asıl eylemciliği Marta’nın ölümünden sonra ortaya çıkar. ABD’ye götürüp tedavi ettirecektir ettirebilirse, arkadaşlarının verdiği borçları gözleri yaşlı alır, umutla giderler ABD’ye fakat yapacak bir şeyin olmadığını öğrenir. Yıkım. Aldığı bütün paraları geri verir, kızının rahatı için elinden geleni yapar, ölümün ağır ağır gelişini izler. “Yıllar sonra öğrendim ki o günden itibaren babam ve annem artık hiç sevişmemişler, sanki o mutluluk kaynağı da onlara ebediyen yasaklanmış. Elbette yatakta uzun uzun vakit geçirdikleri pazar sabahları hâlâ birbirlerine karşı sevecen davranıyorlardı; hepimiz o sıcak, kardeşçe sarılmalarında bunu görebiliyorduk ama bizim göremediğimiz şey, Marta’nın ölümüyle birlikte aralarındaki o derin ve bütünlüklü mahremiyet duygusunun da sonsuza dek yitip gittiğiydi.” (s. 196) 2006’da annesiyle birlikte çorba içiyor Héctor, annesi deyiveriyor: “Bugün Marta 50 yaşını dolduruyor.” Tarif edilemez, yeltenmeyeceğim, babanın tek başına -gerçekten tek başına, arkasına dönüp baktığında beraber yürüdüğü insanların ortadan kaybolduğunu görecek- polislerin üzerine yürümesi, tutuklanması, hemen serbest bırakılması ve bütün bunların tekrarlanması, o acının seyrelmesi için bir yandan. Ama ülkesini, insanları o kadar seven bir adamın içindeki çekirdek çoktan çatlamış, filiz vermiş, solana kadar başka bir şey yapmazdı zaten. Tarihteki büyük insanlardan biri doktor, oğlunun söylediği ağıt değil, yazdığı yas hikâyesi değil, destan gibi bir şey. Beni en çok etkileyen kısmı alıntılayıp bitireyim, yakınlığı asıl buradan kurdum: doktor 61 yaşına gelince emekli etmeye çalışıyorlar, soğuk ve bürokratik bir dille yazılmış mektubu alınca dünyası başına yıkılıyor doktorun. “Hiç beklemediği bu haber karşısında yıldırım çarpmışa döndü. Fakülteye yenice öğretim görevlisi olarak katılmış olan, çok sevdiği öğrencisi Silvio Blair, eski öğretmeninin ofiste yanına geldiğini ve kan çanağına dönmüş gözlerle hüngür hüngür ağladığını hatırlıyor. (Babam ağlamaktan utanmazdı; bu bakımdan İspanyol sofizminin evlatlarına değil, Homeros kahramanlarına benzerdi.)” (s. 229)

Banu Karakaş çevirmiş, teşekkür. İyi metin, hüzünlü metin.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!