Müthiş müthiş! Çok hüzünlü, çok komik. Yolda düzdükleri kervanla devrimin peşinde koşanların hikâyelerini romanlarına yerleştirir Sepúlveda, öykülerinin anıya daha bir yaklaşan tonunu kendi devrimciliğinden çekip çıkarmıştır sanki: tanıklıklarını, dönemin komünist, sosyalist örgütlerini, fraksiyonları, dayanışma eylemlerini kaybolup giden güzel bir rüyanın uyandıracağı hüzünle tokuşturur. “Dilsiz Özbek”in başındaki açıklama: “Bu hikâyenin ayrıntılarını Rodrigo bana on yıl önce Cenevre Merkez İstasyonu’nda anlattı. Sıfırın altında on derece soğukta hikâyesiyle beni hem güldürdü hem de ağlattı. Ayrılırken ona bu hikâyeyi yazması için üç yıl süre verdim ve eğer o yazmazsa, ben yazacaktım. Sarıldık. Rodrigo, o yenilmez Perulu, sahibi olduğu kitabevine geri döndü ve ben de Paris’e giden trene bindim.” (s. 22) Öykü anlatılana çok sadıkmış ama Rodrigo’nun anlatımının tadına ulaşamıyormuş, başka bir tat, dört dörtlük. İlk öyküyle başlayayım, “Santiagolu Er Chapáiev”. 1965’in ilk günleri, Amerikalı Kardinal Francis Spellman yeni bir Haçlı seferi olarak meşrulaştırıp takdis etmiş Vietnam’daki katliamı, Şili Komünist Gençlik Hareketi’nin taban yapılanmaları Vietnam’la dayanışma mitinginin ardından sahneyi toparlıyorlar ve Yoldaş Marcos başka bir şeyler yapmaları gerektiğini söylüyor. Ellerinde domuz etli, avokadolu sandviçler, bira içemiyorlar çünkü halka açık alanda içki içmiyor. Devrimci etik, parti disiplini, bu öyküde başka örgütlerin uygulamalarıyla çatışmalardan doğacak mizah. Anarşist büyükbabası kilise yakmayı öğretmiş mi, hayır, anlatıcı öğretmediğini söylüyor, hem partinin de pek hoşuna gitmezmiş. Ey? Troçki okuyor biri, Lev Davidoviç olayları önceden görüp tedbir almayı tavsiye etmiş, Lenin de aynı şeyi söylemiş, anlatıcı “Genç Komünistlerin ideolojik arılığını korumak” için kontratağa kalkıyor. Üniversite öğrencileri bunlar, ateş capcanlı, sosyalistler de konuyla ilgili bir şey yapmak istedikleri için Yoldaş Tino’yla toplanacaklarını söylüyor Yoldaş Marcos. “SGF’deki yoldaşları sevmezdim, disiplinsizliklerinden ve iki örgütte birden militanlık yapmalarıyla övünme huylarından hazzetmezdim. Örneğin Tino, aynı zamanda hem SGF’nin em de Kızıl Militanlar adlı bir grubun lideriydi. Salvador Allende’yi severdim ve onun gibi bir liderin neden komünist olmadığını bir türlü anlayamıyordum.” (s. 11) Tino’nun evine giderler, “proleter sembolden yoksun” oturma odasına geçerler, Tino bira ikram edince anlatıcı reddeder çünkü parti görevi sırasında ne içkisi, Tino “azizlik mertebesine ulaşacaklarını unuttuğunu” söyler filan, böyle atışmalar. Bir örnek daha, başka bahsetmeyeceğim: “Tino bize Lucky Strike ikram etti, ben de reddedip Baracoa paketimi çıkardım. Yoldaş Marcos emperyalist sigaradan bir tane aldı ve Tino’nun talimatlarını izleyerek sigarayı yakmadan önce kibritin alevine tutarak ısıttı. Ortalığı yozlaşmış ve küçük burjuva bir hava sardı.” (s. 12) Anlatıcı toplantıyla ilgili siyasi bir rapor yazmak gerektiğini söyleyince Yoldaş Tino’nun cevabı: “Kes lan laga lugayı. Bir şeyler yapmamız gerektiği konusunda hemfikiriz ve ben ne yapmamız gerektiğini biliyorum. Gerisi hava cıva.” Çat diye eylem planını söyleyecekken Genoveva geliyor odaya, Tino’nun kardeşi, bir de aşk meşk karışacak olaya da “küçük burjuva maceraperestliği” hemen halkların kurtuluşu olarak benimsenecek zart diye. Bir de özeleştirisi var anlatıcının, Tino’dan izin almadan Genoveva’yı sinemaya davet etmek nedir! “Komünist davranışın felsefe taşı”, eleştiren kişinin gözlerinin içine bakarak yüksek sesle özeleştiri veriyor anlatıcı, izin sonra. Eylem nedir, Şili Amerika Kültür Enstitüsü’ne ev yapımı bomba atılacak da bu gevşeklikle, tahrip gücü düşük bomba yanlarına tekerleniyor, patlayınca azıcık yaralanıyorlar, gelen polis memurunu şaşkınlığa düşürüyorlar Cenevre Sözleşmesi’ni hatırlatıp savaş esiri muamelesi görmeyi talep ettiklerinde. Ya çok matrak, diğer yandan çok ciddi, mükemmel bir kontrast oluşturuyor Sepúlveda. Her öyküde ışıldıyor bu, “Dilsiz Özbek”te Prag kızlarıyla takılıp SSCB’ye dönerek eğitimlerine devam eden Latin Amerikalı komünist gençlerin yaşamlarında mesela. “İki üniversitenin birinde, Lumumba yahut Lomonosov’da okumak için Moskova’ya seyahat eden gençlerin çoğunluğu, ilerici ya da pek de ilerici olmayan küçük burjuva ailelerin çocuklarıydı, çelişkili gibi görünse de sosyalizmin anavatanı yarının küçük burjuvalarını eğitip onların geleceğini güvence altına alıyordu.” (s. 23) Rengârenk yerler o üniversiteler, Kolombiyalılar, Fransızlar, Çekler, hepsi genç, devrimin kıvılcımını kendi ülkelerinde çakmak üzere eğitim alıyorlar. Ve kapitalist ülkelerden gelen pikapla, kaçak göçek sokulan plakları dinleyip partiliyorlar bir güzel, aralarından Perulu Ramiro’ya odaklanacağız. Taşkent’te maden mühendisliği eğitimine başlayacak Perulu, arkadaşlarının bir kısmı SSCB’de kalmaya devam ederken o yallah cehennemin dibine. Özbek profesörlerin acayip Rusçasını anlamıyor Ramiro, nüfusun %90’ı Müslüman, ne içki ne kadın bulabiliyor, bir süre sonra Moskova’ya dönmekten başka bir şey düşünememeye başlıyor da nasıl dönecek, tesadüfen rastladığı Ortodoks kilisesinin rahibi akıl vermese zor. Rahip kendisi gibi kafayı üşütmesini istemiyor Ramiro’nun, Özbek kıyafeti ayarlıyor, boynunda da karton bir levha asıyor: “Dilsizim.” Ramiro çekik gözlü, oradan da yırttı. Trende yardımsever Özbekler koruyup kolluyorlar Ramiro’yu, bir kadın iki çocuğunu emzirdikten sonra sütünden Ramiro’ya da veriyor, tamam işte, halkların kardeşliği, dünyanın öbür ucuna giden proleteri yine proleterler kolluyorlar da coğrafyayla baş etmek zor, alışkanlıklarla, farklı yaşam pratikleriyle.
Elli yıl sonrası, kırk yıl sonrası, öyküler çok ileriden yazılan bir günce gibi, anıya benzer kısmı bu. Yoldaşlar eylemleri gerçekleştirirler, peşlerine takılan polislerden kurtulamayıp öldürülürler, sürgüne giderler ve izlerini kaybettirirler, sakin bir yaşam sürmek için kimlik değiştirip hayata yeniden başlarlar veya, onların öyküleri sonrakiler. “Blue Velvet” mesela, Sıska, Üzgün, Şişko, Çocuk, hepsi Şili Devrimci Silahlı Hareketi’nin üyeleri, gidip banka soyacaklar da ne kendileri azılı haydut ne de halk onlara karşı aşırı bir tepki gösteriyor, her şey kolayca gerçekleşiyor bu sebeple, soygun sırasında hemen hiç tepki görmüyorlar mesela. Oldukça kibarlar, içlerinden birinin gitarıyla yüz kez “Blue Velvet”ı çalmasına bile katlanıyorlar. Çoğunlukla. “Neredeyse elli yıl sonra, üç adama Santiago Asri Mezarlığı’na kadar eşlik ediyorum. Hâlâ birbirlerini Şişko, Çocuk ve Üzgün diye çağırıyorlar. Grubun eksik üyesi tabutun içinde ve mezarın üstü örtülmeden önce biri bir kasetçaların tuşuna basıyor ve Bobby Vinton’ın sesinden ‘Blue Velvet’i dinleyerek Sıska’ya son vedalarını ediyorlar.” (s. 39) Bir diğer öykü, duvar delinecek yandaki binaya geçmek için, motelde rehin alınanlardan birinin çocuğuna mama lazım, hemen telsizle isteniyor, operasyon düzenliyor örgüt, sorunsuz biçimde ulaştırıyor mamayı, önlükle birlikte. “Pepe Södertälje’nin Son Dövüşü”yle bitireyim, kitaptaki en hüzünlü öykü herhalde. “Adını bilmiyorduk. Bunlar olağan şeylerdi, yoldaşlarınız hakkında çok az şey bilmeniz gerektiği durumlar da yaşanırdı, ne kadar az o kadar iyi, derdik.” (s. 49) Kod adı “Komutan Camilo”, Şilili olduğunu biliyorlar bir, ölmeden önce saatini Stockholm’daki oğluna göndermeleri için doktorlara vermiş. Gerisi söylencedir, eldeki az bilgiyle Camilo’nun hayatı nasıl kurulabilir? Öncelikle hiçbir fraksiyondan veya örgütten değil, başta güvenmiyorlar harekete katılmak istediği zaman da aralarında benim diyenlerin bile çekindiği yerlerde hapis yatmış hatta birinden kaçmış, kaçış hikâyesini herkes biliyor ama efsaneyle karşılaşacaklarını elbet düşünmemişler. Muteber biri, devrim jargonuna hakim olmaması bir şey değiştirmez, omuz omza verilir. Ölümünden yıllar yıllar sonra anlatıcı Hamburg’a geliyor, ekipten bir tek Camilo ölmüş, diğerlerinden birine saati oğluna götürmek istediğini söyleyince, Hamburg’dan trenle marş, İsveç’e. Arayış. Hikâyesini öğreniyorlar gizemli yoldaşlarının, bir kısmını alıntılayıp bitireceğim: “Somurtkan veya kibirli değildi ve diğer Şilililerin anlayıp anlamamasını umursamadan, özgürlük uğruna değil özgür bir adam olduğunu unutmamak, adalet uğrunda değil adil bir adam olduğunu hatırlamak uğrunda savaşıyordu.” (s. 59) Bağırın ulan “viva” diye!
On numara beş yıldız öyküler, şiddetle tavsiye ederim.












Cevap yaz