Suzan Samancı – Kıraç Dağları Kar Tuttu

Samancı’nın öykülerindeki perspektiflerin, ölçeklerin, tempoların farklılığı iyidir, dilin renkleriyle ince ayar bir de, tamam, sağlam öyküler. İlk iki öyküde geçmişe bakış uzaktan, daha geniş bir tablo var olay özelinde biçimlenen öykülerdekinden ayrı. “Akdeniz Gecelerini Özlemek”, sabahın erkenci olduğu zamanlarda değişim içindeki anlatıcının anımsadıkları. “Tam bu saatlerde kadınlar önlerine yığdıkları patlıcanları oyuyorlardı; elleri kömür gibi kararır, yarılırdı. İplere dizilen patlıcan, biberler balkonları süslediğinde yaz sonuydu artık. Günboyu hüzünlü, yorgun kadınların koşuşturmalarını izlerken Akdeniz’in yumuşak lacivert gecelerini özlüyordum: Yasaklara başkaldıran delişmen gençleri, kuytu köşelerde yakamozları izlerken gençliklerini özlemle ansıyıp nostaljik duygularda eriyip giden yaşlıları, palmiyelerden daha endamlı o çikolata renkli kadınları…” (s. 8) İnsanlar şüpheci, kavgacı, merhabaları yok, azılı sarhoşlar bile ürkek, esmer kızlar “Kesk û sor û zer” dedikleri renklere bezenmişler. Görünür tepki, diğer yanda daha görünür tepki, polislerle askerlerin çokluğu sıkıntı, büfeden gazete alıp satan Zınar’ın başına bir şeyin gelip gelmeyeceği belli değil, oraların ata sporu olarak büfeler tehdit ediliyor, kurşunlanıyor veya bombalanıyor gerekirse. Küçük bir Almanya orası, mark veya dolar konuşuluyor, Türkçeyi zor konuşan Kürtlerle pazarlıklar çarşıda. Göçten önce son durak, bir zamanlar. Bir anda patlayan sazların, türkülerin yerini silahlar aldıktan sonra kentin o gerçekliği kalmamış artık, kuvvetli bir korku. “Kırılgan Kent”te mekân belli bu kez, Diyarbakır, yoksul ve yaşlı evlerin, hasat sonrası sarı çöl kuraklığının Stockholm’da özlendiği yer. Yarı karanlık güneşsiz günlerdense, sivri kuleli yapılardan bıkınca “acıyla titreten” özlem. Biz bize” lokantasının tabelası eski, erkeklerin durmadan fiskelediği sigaralar külsüz, hepsini bu kadar berrak bir biçimde hatırlatan nostalji. “Gençliğimin ateşli yıllarına geri dönmeyi istemek; içimde uyanan heyecanlı çocuğun isteği.” (s. 12) On beş yıl önce mekanik sesler yükselmiş bir sabah, tank gürültüleri, ağustosböcekleri bile susmuş. Doğa kilit altında, kavgayı ana rahminde öğrenenler barışı, özgürlüğü istemişler, “Nemesis olmayı hiç istemeden”. Yoksul çocukluk, bir çiğköfte için dökülen gözyaşları, gayrimüslim mezarlığında hırlaşan kediler, gece çöktü mü dağlardan silah sesleri geliyor, daha aşağılardan başka sesler, öykülerden birinde anlatıcı iki sesi ayırt edebildiğini söylüyordu. O coğrafyada dolanacağız bundan sonra, oranın insanının yaşamına bakacağız. “Neydi o güneşe olan özlemim? Güneş İsveç’te ne çok somurtuk ve cimriydi. Şu yaşlı evlere, kirli sarı Dicle’ye, kımıltısız yüzlere, felç olmuş yaşama karşın umut sesini aramak istiyorum.” (s. 13)

“O Benim Ağabeyimdi”yle birlikte sık geriye dönüşlü, kısa metrajlı öyküler başlıyor, ilk iki öyküye göre azıcık kapalı. Zılgıt çekip zafer işareti yapıyor insanlar, kalabalık, Siirt battaniyesini sarılı ağabey eller üzerinde minibüsten indiriliyor. Anlatıcı annesiyle babasına bakıyor, taş gibiler. Öyle kalacaklar, o donukluk somut acı. Battaniye açılınca görülüyor, beden delik deşik, kanlar içinde, yıkarlarken ağabeyinin sol kolunun olmadığını fark ediyor anlatıcı. İzne gelmeyip mektup da göndermeyince anlamışlar, babası gittiğini, kurcalamamalarını söylemiş, annesi günlerce ağlamış, dört yıldan sonra anlatıcıyı teyzesinin oğluyla evlenmesi için zorlamışlar da zor kurtulmuş kız. O günlerden birinde ağaçların arasından hışırtılar, korkmuşlar korucular geliyor diye de abisi çıkmış karanlıktan, sevinç. Mutlaka okumasını söylüyor kız kardeşine, gülüyor, sabah kaybolmamış ortadan, vedalaşıyor. “Dışarıya çıktım. Sürüye katılmamış bol memeşli bir manda geviş getiriyordu. Kadınların bakışlarında yorgun bir güz donukluğu. Cami avlusunda insanlar toplanmış. Karşıki mezarlıkta insan karartıları. Uzaktan kara lekeler gibi askeri araçlar köye doğru süzülürken yağmur bastırıyor.” (s. 18) Çok metinde gördüm, naaşı asker verecekse kimse sesini çıkarmaz, başta ailesi olmak üzere herkes sessiz kalır. Ne olacak araçlar köye varınca, sorgu başlayacak, birden fazla araç olduğuna göre eziyetin seviyesi yükselecek, en iyi ihtimalle birilerini dövüp atacaklar araçların içine, götürecekler. “Dağların Koynunda Bahar” gerillanın öyküsüdür, içeriden. Anlatıcı ılık yelle uyandığını söylüyor, gününün nasıl geçtiğini anlatacak da sıradan bir gün değil o, karakola doğru mevzi almak için ilerleyecek. “Bilincimde büyüyen pürüzsüz özgürlük hazzıyla gevşerken, uçakların, helikopterlerin gümbürtüleriyle sarsılırım. Susmakla yanıt verir doğa. Hüzünlenirim.” (s. 19) Kuşlar geliyor, kasabaların mutsuz uğultuları, köylerin yangıları, dertli toprakların üzerinde uçan kuşlar. Birer sıkım un helvası kahvaltı, sonra eğitim, özeleştiri yapmak üzere herkes kabuğuna çekiliyor sonra, günlük pratik. Dört bir yan dağ, uçaklar kartal gibi süzülüyorlar, bombalar yağdırıyorlar, anlatıcı ne yapacağını bildiğinden hemen sığınıyor bir kayalığın içine, tehlike geçesiye. Başıboş köpekler dolanıyor, patika yolda iki traktörün römorkunda insanlar köyden kente göçüyorlar, çocuğun biri yola işiyor. Ay tepede sonra, dağlar heyula gibi, yücelikler karşısında küçücük hisseden insan. Yaşamını kısaca anlatıyor, orada neden bulunduğunu adeta gerekçelendiriyor anlatıcı: köye okul yapılıyor, su lazım, imam su taşımalarını istiyor soranlardan, sevaptır, öğretmen annesiyle babasını okutmalarını söylüyor anlatıcıy, Diyarbakır günleri, Türkçe konuşamayınca zorluk, öğrenemeyince daha beter, Hüseyin Abi kitap veriyor da öyle okumaya başlıyor ama vuruyorlar Hüseyin Abi’yi, ne önemi kaldı ki okumanın, kafasına joplar inerken, “Kahpe!” diye bağırırlarken. Köye dönüyor anlatıcı, korucular musallat oluyorlar, babası evlenip kurtulmasını söylüyor. Gerisi dağ. “Ateşimiz sönmüş, yatma zamanımız geldi. Omuz omuza kıvrılıyoruz. Bitlerimiz şaha kalktı. Başım sırtım kaşınıyor. Dürbünle gözlediğim askerin uzaklara bakan yüzü geliyor aklıma, acıyorum. Sonra, köy ortasında dövülen köylüler, memelerimi mıncıklayan nefesi kokan korucular. Çocukluğumdaki gibi sıçrıyorum.” (s. 23)

“Buluşma” sıkı güvenlik önlemlerinin sağladığı kavuşmanın hikâyesi, punduna getirilişin öyküsü bir sonraki. Bunda komşu Nazmiye hanım oğluna çilek veriyor, anne kendi oğluna veremiyor, yoksullar. Babası Almanya’ya gitmiş, oradan bisiklet yollar mı ki? Oğlan iyi yiyip içse bari, fakat para yok. Kapıya gelen kadın aydırıyor anneyi, lüks bir siteye mi, bir eve götürüyor, Aram orada. Bir gececik birlikte olabilecekler, ertesi gün dönmesi lazım annenin. Aram para veriyor, Almanya’dan babasının yolladığını söylesin de bisikleti alsın anne. Dışarıda araçlar, gürültüler çoğalınca operasyonun başladığını söylüyor Aram, eşini gönderiyor. Finalde çocuk çilek yiyor, bisikletiyle evin içinde dolanıyor. Zor yaşamlar. “Tuzak”a bakalım, 27 Şubat 1993’te Tunceli Dinar Köprüsü”nde ölü bulunan Doktor Hasan Kaya ile Avukat Metin Can “gerçeğinden” yola çıkılarak yazdığını belirtmiş Samancı. İyi öykü, adamların tuzağa düştüklerini anladıklarındaki kabulleniş, ölümü cesaretle karşılamaları, yine de içlerinin azıcık burulması. Yaşanacak günler vardı çünkü, mücadele sürecekti. “Haydar boş gözlerle ay ışığında kırışıp titreşen göle bakıyordu. Son kez çürük, şiş yüzüne baktım, gülümsemeye çalıştım. ‘Bir anlık şey, bilinç kaybolunca acı yok artık…’ dedim. Sırtımızı birbirimize dönüp uzandık.” (s. 36) Yarısına gelebildim kitabın, “Tık Tık”la bitireyim, Yılmaz Odabaşı’nın Güneydoğu’da Gazeteci Olmak‘ta anlattığının öykü hali. Ay sonu olduğu için taksiye para yok, ölümün soluğu anlatıcının ensesinde, tetiğin sesi tık tık. Karanlıklarda, dar sokaklarda, dönemeçlerde birileri bekliyor olabilir, dikkatli olmalı. Eve dönerken bir dostun sohbeti, sonra eşin sevgisi. Nergis’in oğlunu vurmuşlar okula giderken. Gece uyku yok, eskiden sarhoşların gülüşleri duyulurmuş, şimdi motor sesi geldi mi korkudan veya öfkeden ölecek hale geliyor insanlar. Dört dörtlük öykü, neler yaşandığını az çok bilenler için. İki şeyi hatırlıyorum, Odabaşı merdiven boşluklarına özellikle dikkat ettiğini söylüyordu, bir de telefon kulübesine girildiği zaman kapının açık bırakıldığını, bir elin silahın kabzasında hazır beklediğini.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!