Gözlerini usulca aralayıp etrafına bakar anlatıcı, başta, romanın sonunda gözlerini kapadığını görmeyiz de uykuyu beklerken aklından geçenleri izleriz. Rüyasında uyuyunca uyanacaktır, belki, romanı rüyaya denklemek aşırı yoruma kaçarsa kaçsın, olup biten tam dertli kafanın rüyasıdır: bilinci kapalı anne, Sinop, Şişhane’deki ev, Şişli’deki, Paris’in kafeleri, Bursa’daki otel, Portekiz sefareti, hangi mekânda bulunmuşsa sırayla dolaşacak anlatıcı. Mekânlar arasında geçişler hızlı, büyülü aynadan başka anlatıcının zihni de atlayıp zıplıyor oradan oraya, hız baş döndürücü. Duygusal yoğunluk arttıkça yavaşlıyor, anneli sahnelerde mesela. “Dayak yemiş gibi yorgundum. Zaman sabaha karşı olmalıydı. Ya da akşama doğru. Üstüme beyaz bir sis çökmüş, yüzüm ve saçlarım ıslanmıştı. Yattığım yerden doğrulup saatime bir göz attım. Saatim kolumda yoktu. Kayışı eskimişti, kolumdan düşmüş olacaktı.” (s. 7) Sis de basmıştır, tam belirsizlik, mekân Sinop. Ufka doğru, sonsuza kadar giden iskele, sis, az ileride Ankara’dan aldığı çantasını görüyor anlatıcı, kayıp değil, sadece kontrolü yok. Annesini görünce koştur koştur yanına gidiyor, ölmemesini istiyor, Hasanpaşa’daki Vatan Hastanesi’nde düşlere karışan anne düş insanlarıyla birlikte gezindiklerini söylüyor o an. Uykuda yaşayan insanlar. Rıza Nur onlardan biri değil, hiç çıkmıyor piyasaya, anneyle kız arasındaki muhabbetin sürmesi için sade. Kimin nereden fırlayacağı belli değil, sonlara doğru anlatıcı Kim Basinger’ın kılığına bürünecek, Rotschild soylularından biriyle takılacak zaman zaman, oluyor öyle şeyler çünkü düş dünyası, Teşvikiye’deki Azer Apartmanı hatırlanası bir çocukluğu korurken bir anda yıkılabilir, meşhur bir illüzyonistin eşi numara yarıda kaldığı için havada süzülebilir ki hikâyenin en matrak kısmı bu olaydan sonra başlar, geleceğim oraya, Kawabata’nın Uykuda Sevilen Kızlar‘ını da anayım, zihne dış etken, kuvvetli metin demek ki. Kızlar hap alıp uyuyorlarmış bu romanda, yanlarına gelen adamlar da sarılıp uyuyorlarmış, kısacası güzel güzel uyunan bir ilişkilenme biçimi sirayet ediyor hikâyeye, anlatıcı Bursa’daki ilginç otelde -mimarı Ishiguro’nun ilginç oteliyle aynıdır- uyuyor, adamın biri gelip onunla birlikte uyuyor, anılarının bilmem neresinden çekip çıkardığı minyatür balerinle konuşan anlatıcı adamın kimliğini öğrenmek için balerini fiştekliyor ama ışık arkadan vurunca çehre aydınlanmıyor tabii, rüyada pek az şey istendiği gibi olur. Romandaki mekânlardan birbirine en yakın ikisi, Hasanpaşa’yla Salı Pazarı’nın oradaki Mahmut Baba Türbesi, anlatıcı o türbeye gidip annesinin ölmemesini diliyor Mahmut Baba’dan, Mahmut Baba karşısına tuhaf, yaşlı adamı çıkarıyor. Sinop’ta annesiyle konuşurlarken duymuş adam, Rıza Nur’u biliyor, Kawabata’yı da biliyor, o zaman Hamdullah Bey’e götürebilir anlatıcıyı? Derdine derman olacaktır HB, halini edebî ataklar geçirerek dile getirir anlatıcı: “‘Biliyor musunuz, siz gelmeden önce kendimi yeşil örtülü bir sandukanın içindeki çok eski bir şehzade ölüsü kadar yalnız hissediyordum,’ dedim.” (s. 25) Devamı var, tiratlarıyla eğretilemeleri dört dörtlük anlatıcının, kafamıza gelmesin diye ani hareketler yapmak zorunda kalabiliriz. Neyse, HB’nin önünde bir ayna var, adam vitesle ayarlamalar yaparak istenen ânı görüntüleyebiliyor, sonrasında aynadan geçmeli Alice hareketleriyle zamanda ve mekânda yolculuk da yaptıracak yanındakilere. Bu noktadan sonra mekân sörfçüsü olacak anlatıcı, oradan buraya, şuradan nereye, düş içinde düşler. İlk durak Sinop, düş insanları yine dolanıyorlar, anlatıcı annesini görüyor da aynanın -ekranın?- kendi bulunduğu tarafına geçiremiyor kadını, üzülüyor. HB yorgun, ertesi gün tekrar gelecekler, o sıra Ankara’daki eve ziyaret: “Karşımdaki karanlık ev, hem yaşıyor hem yaşamıyor. Bir koşu içeriye girsem, tüm ışıkları yaksam… Bir müzik bulup sonuna kadar açsam… Ama yarı ölü ev şimdi. Perdeler bana kaş göz ediyor.” (s. 33) Heykel, plak, rüya bile olsa mutluluk kalesi, dışarıdan bakınca. Yaşlı adam çekeliyor anlatıcıyı, HB’ye gittikleri zaman istikamet Bursa’daki otel, Yıldız Tozu Oteli, anlatıcı yıllar önce Las Vegas’ta aynı isme sahip bir otelde kalmış, orayı da yaratıyor hemen zihninde, çağrışımlar arasında koşturuyoruz. Ayna yine, anne balkondan kentin ışıklarına bakıyor, anlatıcı annesinin yanına gidebilmek için aynayla çerçeve arasındaki boşluktan geçmeye çalışırken sıkışıp kalıyor. “‘Annesinin halini… Annesinin halini yaşıyor,’ dedi acıyla yaşlı adam. O da yatağın ucuna gelmiş, belimden tutmuş, beni geri çekmeye çalışıyordu.” (s. 47) Sorguluyor da kendini, gerçekten aynanın kenarına mı sıkıştı yoksa ruhsal bir bunalım yüzünden kayışı koparmak üzere mi, ne bilsin, çocukluğunu düşünmeye bir başladı mı Osmanbey’deki Rio Pastanesi, bilmem neresi, bir dünya insan, her hatıra bir kapıya dönüşüyor, girip çıkıyor anlatıcı.
Birkaç, ne demeli, akışkanlığı düşük bölüm var, Phaselis’teki amfitiyatroda gösterilerin yapıldığı bölüm örneğin. Perilerin balesini izler anlatıcı, pagan eğlencelerine katılınca üzüntüsü diner, yaşlı adam ikinci perdeyi izlemek üzere geri geleceklerini söyleyip dank diye Bursa’daki otele ateşler anlatıcıyı. Alanya-Antalya yolu üzerindeki otel de hatırlanası, muz ağacının cinsel eylemlerini, doğum yapmasını izler anlatıcı, ağaçlar insanlarla aynı davranışları gösterdiği için mutlu olur. Yolda oyalanmış sayılmazlar, yaşlı adam rahatlatır anlatıcıyı. “‘Hayır, geç kalmadık. Şaka yaptım size. Zamanı bizim idare ettiğimiz bir boyutta, nasıl bir yere geç kalabiliriz veya erken gidebiliriz ki?’” (s. 60) Yolculuk sürerken yaşlı adamın çağrı cihazı ötüyor, peri kızlarından biri aramış, Phaselis’te yine şenlik var. Yaşlı adamın cep telefonu da var bu arada, teknolojiyi yakından takip ettiğine göre cebinden ışın kılıcı çıkarsa şaşırmamak lazım. “Yüzünü Değiştiren Adam” diye biri gelmiş gösteriye, izleyecekler, bir ara 1993’ün 1994’e bağlandığı geceye gidecek anlatıcı, ardından Edith Piaf’ın doğduğu evin önüne. Anı aktarımı bu kısımlarda, yine yüksek hızda geçişler, baş döndürücü. Hans Moretti çıksın sahneye artık, meşhur sihirbaz, baktım da hâlâ yaşıyormuş. Numaraları bilinir, kutuya kılıç sokmaca, testereyle insan kesmece ama kesmemece, klasik. Bir gösterisinde eşini hipnotize ediyor, havaya kaldırıyor sihirle, tam o sıra mekân değişince türbenin üstünde uçan kadını görüyor insanlar, kafayı yiyorlar. Rüzgâr da duruyor aksi gibi, esse kadın ötelere sürüklenecek, aşağıdan takip edecekler de halk bir kere görmüştür kadını, Allah’ın bir hikmeti olarak havada durduğu düşünüldüğünden toplu histeriye yol açar kadın, insanlar yakarırlar, dua ederler, bozuk para atarlar. Kemal Sunal’ın canlandırdığı Rıfkı’ya döner Moretti’nin eşi, körlerin gözünü açar, sağırları duydurur, kötürümleri ayağa kaldırır, iyi edemeyeceği kimse yoktur. Azıcık esinti nihayet, Hans eşine kavuşasıya ne sıkıntı çekecektir.
En az on durak daha var, sabrım tükendiği için uzunca bir alıntıyla bitireyim. “‘Kimim ben? Gençmişinin bir bölümü, hiç yaşanmamışçasına birdenbire silinmiş bir insan. Var mıyım, yok muyum belli değil. Evimden uzaklaştım, oradaki tüm izlerimi sildim; şimdi yaşamımın o bölümü hiç yok. Sanki yaşanmamış. Benim bunu yapmak için haklı nedenlerim vardı, o evden izlerimi silerken. Ama bunun doğallıkla kabullenilmesi; sanki hiçbir zaman var olmamışım gibi, o yaşam diliminde yaşamamışım gibi kabul edilmem ürkütücü bir şey! Bilmem anlatabiliyor muyum? Bir yerde, annemin o ulaşılmaz, derin ve sonsuz uykusundan bile ürkütücü. Sanki… Sanki bir çırpıda benim yok edilmem bu! Düşündükçe yavaş yavaş farkına varıyorum bunun. Oysa ben varım, varım!’”
Denk gelen baksın diyeceğim, hız treninde anne özlemiyle hüzünlenmek. Gibi.












Cevap yaz