Öykülerdeki biçimsel eyleyişi teoriyle tokuşturarak, bağlam mağlam dinlemeyip öküz gibi alıntılıyorum şunu: “Metnin ‘söylediği’ şey şu ya da bu anlam değil, bunların farklılığı ve bölünmesidir tam olarak: metin çoğul anlamlarını bölen ve birleştiren uzamı eklemler. Eleştirinin görevi, metnin böylelikle nasıl ideolojiyle olan ilişkisince ‘kemirildiği’ni, o ideolojiyi metne yerleştirerek yapıtın nasıl da ideolojinin tarihle ilişkisinin ürünleri olan bu boşluk ve sınırlara sürüklendiğini göstermektir. Bir ideoloji, sözü edilmemesi gereken kimi şeyler bulunduğu için var olur. İdeolojiyi bu şekilde yapıta yerleştirerek, metin kendi eklemli söyleminin temeli olan eksikleri aydınlatmaya başlar. Bunu yaparak da, bu söylemin ürünü olduğu ideolojiden bizi ‘kurtarma’ya yardımcı olur.” (s. 102) Eagleton’ın Eleştiri ve İdeolojisi‘nden. Uygulamaya hörhör girişecek değilim, Carver’dan ideoloji de türetmeyeceğim -çünkü Carver’ın kapattığı kadar açılıyor art anlam alanları metnin, o kadar kapalı bir metinde duvara fırlatılan bardağın arkasında sınıf bilincinin yattığını üfürmeye yerim var, Carver’ın karakterlerini oluştururken sırf eyleyen konumunda tuttuğu için yorumun yanlışlığını bile bile- ya da türeteceğim ama el yordamımın yetersizliği yüzünden cortlayacağımı belirttikten sonra: Eagleton, Marksist edebiyat teorisinde eleştirinin işlevine örnek olarak Freud’un Düş Yorumları‘nda değindiği meseleyi hatırlatıyor, düşün gizil içeriğini açığa çıkarmak için görünen içeriğe nüfuz etmek, tamam ama “basit bir hermenötik alıştırma”nın ötesinde, “çarpıtılmış metnin anlamını çırılçıplak bırakmak” değil de “metin çarpıtma sürecinin anlamı”nı ortaya çıkarmak, kısacası üretimle ideoloji arasındaki etkileşimlerin örüntüsüne eğilmek gerek. Sanırım. Pratiğim olmadığı için pata küte gideceğim. “Neden Dans Etmiyorsunuz?”da evdeki eşyaları olduğu gibi dışarı çıkaran adam, yatak odası, salon, her şey olduğu gibi dışarıda. Aletler çalışıyor, dileyen prize takıp deneyebilir. Arabalar yavaşlıyor, insanlar gözlerini dikip bakıyorlar ama durmuyorlar, adam da böyle bir durumda durmayacağını düşünüyor. Sonra çift geliyor, yatağa yatıyor kız, oğlan televizyonu deniyor, dışarıda mutlu bir ev tablosu. Kıza göre her fiyatın on dolar altını teklif etseler olur, oluyor da, adam elinde ne varsa satıyor. İçiyorlar, plaklardan birini koyuyorlar, sonra diğerini, oğlan dans etmek istemiyor ama kızla adam dans ediyorlar. Orası adamın bahçesi, izleyenler bok izleyebilirler, “orada görülebilecek her şeyi görmüş olduklarını sanıyorlar ama o ânı görmemişler”. Kız bir parçası olmaktan utandığı olayı sonradan anlatıyor herkese, plakları almış ama bok gibi plaklar, tam bir pislik yığını, tam anlamıyla sarhoş olup dans etmişler. Konuşarak içini dökmeye çalışıyor, anlatarak kurtulamayacak. O yakınlığa istemeden kapıldı, adamın ötesini berisini onar dolar ucuza almanın bedeli belki, önemsizdi ama suçluluğu plaklarla somut, komşuların karşısında sunduğu bir nevi gösteri de can sıkıcı. Komşuların o güne kadar görmediği, bir sonraki öyküde ev sahibinin görmediği, “Fotoğraf Makinesinin Gözü”, elleri olmayan adam evin fotoğrafını satmak için geliyor kapıya, elli yaşlarında, krom çengelleri dışında sıradan biri. Anlatıcı içeri davet ediyor, kahve içecekler, fotoğrafı alacak. Ama ne yapacak “tragedya”nın fotoğrafıyla. Resme bakınca mutfak penceresinde kafası görünüyor, kendine ilk kez o açıdan bakıyor. “Kendimi böyle görmek beni düşündürdü. Gerçekten. Böyle şeyler insanı düşündürür.” (s. 16) Fotoğrafçı diyor, yahu onun da çocukları varmış bir zamanlar, yani kalkıp terk etmişler anlatıcıyı işte, neler olduğunu anlatmasına gerek yok. Anlatıcı birkaç fotoğraf daha çektirmek istiyor, fotoğrafçı bir işe yaramayacağını söylüyor, geri gelmeyecekler işte. Her şeyi alıp götürmüşler ama anlatıcının evle birlikte vereceği pozları da götüremezler ya, çatıya çıkıp çocukların bacaya attığı taşları fırlatırken fotoğraf çektiriyor. Asgari düzeyde iliştiler, fotoğraf yeni bir açı sundu ev ve anlatıcıya dair, anlatıcı fotoğrafa sahip olarak benliğini dondurdu, fotoğrafçı üçüne bir dolardan yirmi fotoğraf çekip yanılsamayı kazanca çevirdi. “Bay Kahve ve Bay Hünerli”, birkaç gece kalmak için gittiği annesinin evinde annesini bir adamla öpüşürken gördü anlatıcı, annesi altmış beş yaşında, öpüşüyor ve TV açık. O günlerde işsiz anlatıcı, çocukları ve eşi çıldırmış, Myrna da erkeklerle düşüp kalkıyor. Myrna’nın takıldığı Ross da çıldırmış, altı çocuğu var, adamı nafaka ödemiyor diye vuran ilk eşi. “Ross. Ne isim! Ama o zamanlar farklıydı. O günlerde silahlardan söz ederdim. ‘Galiba gidip bir Smith & Wesson alacağım,’ derdim. Ama hiç almadım.” (s. 22) Alsa daha da başka olurdu o zamanlar, eşlerinden birinin hapse attırdığı Ross yaşamazdı, kefaleti ödeyip Ross’u hapisten kurtaran Myrna yaşamazdı, anlatıcının kızı Melody yaşardı çünkü Ross için hayatını heba etmeye başlayan annesine karşıydı. “Bay Hünerli”, Ross, numarası bu, elinden her iş gelir. Evini temizletir, yemek yaptırır Myrna’ya, Beverly nam yirmi ikilik kızı becerir. Bir yerde toslar, anlatıcının babası gibi, değirmendeki işinden dönen elli dört yaşındaki adam sarhoş gelir eve, yatar, uykusunda ölür. AA toplantılarına katılmayan karakter var mı bu öyküde, belki Melody sadece. Yerin tespiti bu: içtiklerinin kalitesizliği, çok içmeleri, bağımlılık, “başarısız” erkeklik sonucu anneyle eşin kaybı. Zemin çok akışkan ama o silahın yokluğu katılaştırıyor az.
“Kameriye”yle birlikte daha belirgin bir manzara: işçi sınıfının sorunları, ilişki ekonomisi, olabildiğince berrak. Holly sabah bira döküp yaladığı göbeği öğleden sonra tekmeleyecek sanki, pencereden aşağı atlamaya çalışıyor Holly, Duane’den bıktığını söylüyor. Anlatıcı Duane haksız, bıkkın, iki kat yukarıdan kendini aşağı atan birinin ölme ihtimalini düşünüyor, kalkıp tutsa? “Buraya ilk taşındığımız ve yönetici olarak işe alındığımız zaman, yırttık diye düşünmüştük. Kira vermeyecek, eşyaları bedava kullanacak ve üstelik ayda üç yüz dolar kazanacaktık. Böyle bir teklif geri çevrilmez.” (s. 26) En az iki katını kazandırmaları lazım ama ufak sorunlar var, ilki müşterileri sallamamaya başlamaları, ikincisi de Duane’in Meksikalı temizlikçi kadınla sevişmeye başlaması. Bütün önemli kararlarını içerken alıyorlar, ilk kez kararsız kalıyorlar gibi görünüyor, Holly Nevada’ya gideceğini söylüyor ama nereye gidecek beş parasız, Duane nereye gidecek işi gücü bırakıp, en fazla delifişek zamanlarının tasasızlığını hatırlayıp avunabilirler. “Bir şeyin sonuna gelmiştik ve yapmamız gereken, her şeye yeniden başlayabileceğimiz bir nokta bulmaktı.” (s. 30) Dağ başında su veren o yaşlı çift. Anımsama ve su, ücretsiz. Ayrılamayacaklar, barışsınlar o zaman. “Matrak bir ‘her şey olabilir’ noktasına gelmiştik, her şeyin olup bittiğini farkettiğimiz şu anda.” (s. 31)
“Kesekâğıtları”, dört dörtlük öykü. Yıllar sonra bile o çatlama sesi duyuluyor yaşlı babanın oğluna anlattıklarında, ömrü boyunca mazbut bir hayat yaşayan insan en küçük kırılmada nereye savrulur, small talk nedir, öyküye hüzün basan aldatıldığını anlayan adamın ağlaması değilse hikâyeyi anlatan babanın oğlundan umudu kesmesi, anlamayacak çünkü oğlan. “‘Bir bok bilmiyorsun, değil mi?’ dedi babam. ‘Bir boktan anlamazsın. Kitap satmaktan başka bir şey bilmezsin.’” (s. 46) “Banyo”, “Kadınlara Söyle, Gidiyoruz”, “Blucinin Ardından”, diğer öyküler, bodoslamadan girince Eagleton’ın değindiği -kitapta canavar gibi açar mevzuları Eagleton, genel üretim tarzıyla edebi üretim tarzının etkileşimi, ideolojinin etkileşimi biçimlendirmesi, kafamın almadığı yüz bin şey- eleştiri niteliği uçtu gitti. Serbest dolaylı anlatıcının karaktere bu kadar yakın olduğu öykülerde, karakterle neredeyse yanak yanağadır da zihnine hiç dokunmaz, “canına yandığımın”, “orospu çocuğu”, her türlü hakaret ve küfür, geçim sıkıntısı, paslı arabalar, her an gitmeye hazır insanlar, her an birilerini kovmaya hazır insanlar, her an intihar etmeye hazır insanlar. Odanın ortasındaki fildir sınıfsallık Carver’ın öykülerinde.












Cevap yaz