Kolektif – Peruk Takan Kadınlar

Kararsız kaldım. Video röportajları çeken Kutluğ Ataman, proje tamamen onun. Dört kadının röportajı, söyledikleri kurgulanmış değil ama çekimler kurgulanmış, örneğin Demet Demir’in çekimleri gündüz başlamış, gece bitmiş, videoda görülebiliyormuş bu değişim, Demir’in yaşamının gündüzle gece arasında bölünüşünü de simgeliyor ama metinde bunu göremiyoruz tabii Ataman’ın belirttiği gibi. Sonda kendisiyle yapılan röportajda sinemacılığına, kurguyla hikâyenin ilişkisine geniş yer veriyor Ataman, ham bir yaşantıyı yakalamaya çalışmasını, hamlığı gidermeyi veya gidermemeyi, aradalığı pek hoş anlatıyor. Röportaj verenleri de katmak istediğimden eserin yaratımına, haddimi fersah fersah aştım. Bir nevi kolektif metin. Video değil ama, videoda Ataman’ın kurgusu hakim, filmin adının yanına Ataman’ın adı yazılabilir. Röportaj ikircikli. Bence. Neyse. “Çünkü üzerinde birkaç gün daha konuştuktan sonra, ‘ülkemiz koşullarında’ -bu nefret ettiğim terimi maalesef hâlâ kullanmak zorundayım- her şeyden önce pragmatik olmamız gerektiğini kendimize hatırlattık. Keşke pürist olabilsek. Ama o lüksümüz yok. İşi sadece sanat dünyasına saklayıp, dizinin editörü Ruşen Çakır’a, ‘Bu bir sanat işidir Ruşenciğim; sözlü tarih için önemli bir belge olduğu konusundaki yorumuna katılıyorum, ama ben bunu sanat işi olarak saklamak istiyorum ve sadece böyle göstermek istiyorum,’ diyemedim. Diyemedik, çünkü bu ülkenin eğitimli birer vatandaşı olarak hep kendimize birtakım görev ve sorumluluklar yüklüyoruz. İşin içine, özellikle insan hakları, sözlü tarih, cinsel politikalar, kişisel ve sivil tarih üzerine kişinin kendi söylemi (devletin kişiye dayattığı söyleme alternatif olarak) ve dini özgürlükler girince bu görev ve sorumluluk duygusu iyice ağır basıyor.” (s. 9) Demir’in söylediği: “Halkıyla barışık olmayan bir devlette yaşıyoruz.” Tam on ikiden. Eşcinsel, trans, transseksüel, heteroseksüel, işçi, kadın, erkek, her şey bir şeyler için savaşmak zorunda bu memlekette, herkes kendi hakkını, başkalarının hakkını yani, korumak zorunda, hakkını korumak için işlerinden, okullarından, evlerinden atılmak pahasına. Dört kadın, dört peruk, bambaşka hikâyeler bu mücadelenin farklı yönlerini gösteriyor.

“Hostes Leyla”nın, Melek Ulagay’ın dedikleri: perukla tanışma 1970-71 yıllarında. Birçok arkadaş yakalanmış, Leyla iyi gizleniyor, kendini hostes olarak takdim ediyor. Kafada garip sarı peruk, üstte hostes kıyafeti, evden çıktığında Ankara’nın uzak semtlerinde takılmaca, yakalanmamak için. Haber getirip götürüyor, duraklarda elinde gazete olan adamı bekliyor diyelim, sabahın köründe durakta herkesin elinde gazete var, hangisi? Yirmi iki yaşında o sıra Leyla, bir evi iki çocukla paylaşıyor, onlara da hostes hikâyeleri anlatıyor, iç hatlarla ilgili abuk sabuk bir dünya şey. Gazeteci olanı iyi niyetli, diğer çocuğun polisle irtibatı olduğunu kabul etmiyor, Leyla çözmüş ama. Leyla insanların hikâyelere inanmadığını anlayabiliyor, Ankara’dan Malatya’ya geldiğinde gizlendiği evin sahibi çiftin zokayı yutmadığını anlayacak. Fakat, onlar da Deniz, Mahir, anlamışlar Leyla’nın ne yapmaya çalıştığını, uyarıyorlar: evin önünde biri dolanıyor, şüpheli, Leyla’nın başına bir şey gelmesinden korktukları için, yanlış anlamasın. İşçiler, çok paraları yok ama kadın biriktirdiği bütün parayı veriyor Leyla’ya, yurt dışına kaçması için en büyük yardım belki. Ne garip, o eve kapıdan girmeden önce bacadan girmiş Leyla, ev sahiplerinin haberi olmadan gizlenmiş arkadaşının yanında, bazen kanepenin içine girip tabut gibi yerde iki saat ses çıkarmadan yatmak zorunda kalmış üstünde biri otururken. Bilse o çiftin ne fedakârlıklarda bulunabileceğini, politik duruşlarını. Ankara’dan kaçışı ayrı hikâye, o sıralar Bulgaristan’a kaçırılan THY uçağıyla bir ilgisi olabilir bu Leyla’nın, polisler o evi istasyon gibi kullanmaya başlıyorlar baskından sonra. Leyla geliyor sokağa, bakıyor ki gazeteci arkadaşı (Emil Galip Sandalcı) asmamış kilimi balkona, sıkıntı var demek. Apartmana giren çıkmıyor, paketliyorlar içeride, Altan Öymen’i bile tutmuşlar öyle. Eh, “Hostes Leyla” işte, olayla kesin bir ilgisi var diye onun gelmesini bekliyorlar. Su kaynamış artık, orada durmak tehlikeli. “Bilmiyorum, Antep’ten sonrası, sınırı geçmek… O da ayrı bir hikâye. Suriye. Ondan sonra çarşaf, kara çarşaf, tanınmamak için oradaki şey de kara çarşaftı. Ondan sonra Beyrut. Ondan sonra Beyrut’ta Filistin hüviyeti, Filistin mülteci kampları… Ondan sonra tekrar oradan Avrupa, Avrupa’dan tekrar Lübnan, Lübnan’dan sonra tekrar Hollanda, Hollanda’dan sonra da siyasi af ve Türkiye’ye dönüş.” (s. 36)

Nevval Sevindi kansere aduket çekmesini anlatıyor, saçlarının dökülmesiyle yaşadığı sıkıntıları. Saç ve meme kadınlığı gösterdiği için Sevindi’ye göre, çok önemli, ameliyatlar sırasında göğsün alınmaması çok iyi de saçlar için başka bir çözüm lazım. Peruk işte, başkasının saçları veya makinenin, geçici olarak kadınlığı sağlayacak. “Ben kadın kimliğimde çok ısrar ettim hayatım boyunca ve kadın kimliğim kanserle beraber bir kere daha deneyimden geçti diye düşünüyorum; çünkü göğüs ve saç kadın kimliğinin en önemli sembolleri ve kanser de bu sembollere saldırıyor. Ve kanser hücrelerini terörist hücreler olarak düşünürsek eğer, bu saldıran teröristlere karşı ben pabuç bırakmayıp onlara karşı savaştım diye düşünüyorum. Ama kabak kafayla çıkamadım.” (s. 43)

“Türbanlı Öğrenci”, 90’ların sonu, 2000’lerin başı. Bazı arkadaşları bere takmayı düşünmüşler, bir iki gün idare ettikten sonra öyle olmayacağını anlamışlar, sıra peruğa gelmiş. Sentetik olacak, gerçek saç olmaz. Siyah çok parlıyor, kahverengi iyi. Okuldan uyarı geliyor mesela, o gün mutlaka takıyorlar. “Bildiğiniz üzere sicile işlem giriyor. Ve biz sonuçta, hastahane gibi yerlerde çalışacağımız için, sicilimizin kirlenmesini istemedik. Mecbur kalaraktan o gün takmak zorunda kaldık, çünkü olmayan arkadaşlar giremedi, ya da girenler hakkında işlem başlatıldı. İşlem başlatılmaması için biz de gittik, peruğu zaten ilk gün denedik. Kapalı olarak oturduk, başörtülü olarak, arkadaşlarla. Herhangi bir şey olmasaydı öğretmenler tarafından, o şekilde oturacaktık ve hatta koridordan içeri alınınca müthiş sevindik böyle bir şey yok diye, çünkü bize koridora da giremezsiniz dediler. Müthiş sevindik, oturduk sıralara, masamıza, daha hoca gelmemişti.” (s. 62) Bir öğretmen, hoca uyarıyor, diğeri uyarmıyor, sınavlara girerken sorun yok ama kayıt zamanı sorun var, bazı günler okula girerken de sorun olmayabilirken bazı günler fişleniyorlar, ifade veriyorlar. Bazı bölümlere bazen göz yumuyorlar, bazı bölümlere hiç yummuyorlar, yummacalar arasında zar zor eğitim. Ne saçma sapan bir görüntüydü o gerçekten, okulun girişinde prefabrik bir kutu, peruklar poşetlerde, giren bambaşka bir halde çıkıyor. Serbestiyet için Göztepe’den Kadıköy’e yürüdüğümüzde birileri fotoğraflarımızı çekiyordu, şekil pozlarım dijital muhafazalarda çürüyüp gitmiştir belki. Ataman sonlarda üzücü olayların yaşanmayacağı bir zamanın ihtimalinden bahsediyor, öğrenci katılıyor, “Türkiye’de her şey olabilir”. Kitabın çıktığı yıl 2001, çok uzun süre beklemek gerekmedi neyse ki.

Kıyaslamak doğru değil ama en sarsıcı hikâye Demet Demir’inki benim için. Hollanda’dan döndüğü gün anlamış saçının dökülmeye başladığını, orada kalmasını söylemişler ama direnmek için gelmiş, türlü işkenceye rağmen. 80’lerde siyasi sebeplerden içeri girmiş bir kere, cinsiyet değiştirdikten sonra Tarlabaşı’nda yaşadıkları ne öyle. Memleketin cinsel hayatını özetliyor resmen Demir, 90’larda şahit oldukları tam sözlü tarih malzemesi. İHD’ye, ÖDP’ye üye olmuş Demir, delege seçilmiş, yönetim kurulu üyesi olmuş, yani örgütlü bir mücadelede yer almış, da, önceleri o kadar kolay olmamış. Arkadaş Z. Özger’in maruz kaldığı tepki aslında, sol örgütlerde eşcinselliğe yer yok. Cinselliğe bile yer yokken, tabii.

Ataman’ın sondaki röportajı, Vasıf Kortun’un yazısı, dört dörtlük.

Ek: Kurumda yazdım bu yazıyı, klavye berbat, kafam karışık, düşüklükler ve yazım hataları için vur beş paralık!

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!