Değişik: Sayar köyü kasabayı anlatan beş romandan sonra Tarlabaşı’nın ortasına düşürüyor anlatıcıyı, daha doğrusu Tarlabaşı’ndaki bir pansiyona. Belma’yla, kapıcının karısı Ayşe’yle maceralarını anlatmaktan Bursa Sokak’ı, Tarlabaşı’nı dolanacak mecali kalmıyor, kimin diyelim, Ali’nin, yani tam bir Tarlabaşı romanı değil bu. Pavyona benzeyen bir mekân, fahişelerin müşterileri götürdüğü otel, Belma’nın pansiyonu, Artin’in atölyesi, o kadar. Ağa Camii şöyle bir görünüyor, Beyoğlu’nun renkli yaşamından küçücük bir kesit, bitti. Yeraltılık yerüstülük vaziyet yok, Ali’nin yediği haltlar yüzünden başına gelenler sadece. Mektuplarla anlatıyor, memleketindeki dostu kim ola ki ailesinden, eşraftan haberler alıyor, belli değil. Hikâyenin sonunda mektuptan çıkıp romanı bitirme telaşına düşmesi, okurun kafasına dank diye düşürmesi finali, bu da falso. Çiziği çoktur, yine de ortalama üstü bir romandır, okunur. Oraları bulurum diye okudum, hani Sayar’ın anlatımıyla daha bir şenlikli olur. Olmadı. Ali’nin dallamalıklarına bakalım, arkadaşına anlatıyor işte, ikinci dereceden akrabasıymış kız ama öyle güzelleşmiş ki önünü alamamış davarlığının. Dükkâna bir şeyler almaya gelirmiş kız, Ali’nin yanaklarından öpermiş. “Amca” diyor, güler yüzlü. Aslında kötü bir niyeti yokmuş Ali’nin, sarhoşmuş ve kızı seviyormuş yıllardır. Kasaba sıkıntısı, mutsuzluk, galiba Tokat’ın bir yeri. Ali eşini sever gibi, çocuklarını seviyor mu bilmem, evlen dedikleri için evlenmiş, çocuk yap dedikleri için çocuk yapmış, oysa kıza karşı takıntılı. Artin’in hediyesini eşine getirdiğinde sevinmişler, kıyafetin desenini kaymakamın komutanın hanımları istemişler, de, o kadar, kız yengesinden bir şey istemeye gelince içeri davet ediyor Ali, birlikte oturuyorlar, Ali demleniyor. “‘Bir yarım saatlik dünyam var’ dedim. ‘Ötesine de bir ‘siktir’ çekerim.’” (s. 10) Önceden çekmiş, İstanbul’a mal almaya gittiğinde Taksim’deki Hüsnü Tabiat Lokantası’nda içmiş, sonra kadınların olduğu bir yere geçmiş, belini çıkarmış otele attığı kadınlardan birinin. Siki sağlam bir kardeşimiz, hiç de övünmüyor, hikâyedeki kadınların hemen yanmalarından anlaşılıyor. Neyse, Ali oturtuyor kızı kucağına, korkmamasını söylüyor, kız on altı yaşında. Meme, kalça, tam mevzuya girecekken eşi geliyor Ali’nin, çığlığı basıyor. Rezillik. Kızı kerhaneye göndereceğini söylüyor kadın, orospunun teki madem. Ali’yi de rezil edeceğini söyleyince sinirleniyor, vuruyor Ali, kadının burnundan kan fışkırıyor. Gebertmese Ali, o sıra ezan okunuyor, haydi kurtuluşa veya cenaze namazına, kendi kendini güldürüyor adam. Evden fırlıyor, dükkâna gidip borca harca ayırdığı parayı alıyor, kardeşi affetsin artık. Kaçacak gidecek Ali, bütün kasabalının peşine düşmesine beş kalmıştır artık, parçalarlar. “Kasabanın hışmı yeniden indi üstüme. Ürpertti içimi.. Aralıklardan kasabayı tükettim. Yanlış yola gidiyordum bilerek.. Şimdi onlar Ankara yolunu tutmuşlardı. Ben bir küçük tepeyi kayarak Sivas yolunu buldum. El kaldırdım geçen arabalara.. Nice sonra biri durdu. Atladım hemen.” (s. 15) Yakalayamayacaklar artık, Ankara’da arayacak olan boşa arar, Ali vın İstanbul’a. Oynattığını düşünüyor, aklına gelenlere gülüyor sürekli, yallah Beyoğlu’na gidip Artin’i buluyor. Yaptığını anlatınca Artin’in dediği: “‘Sen de büyük günah işlemişsin. Buralarda her gün binlerce kişi o günahı işleyip, sevap hanelerine yazdırıyorlar. Kızı ile yaşayan baba var. Hemi de öyle beş on değil.. Gazetelere yansıyan yüzde biri.. Bir arkadaşım var. Kız kardeşi ile metres yaşamı sürdürdü. Kız bir gün evlenince kahrından içkiye düştü. Şimdi evlenen kızkardeşi arada bir evine uğrayınca gözlerinin içi gülermiş.. Bu işin dini, devleti, milleti olmuyor. Avrupalı bize göre daha azgın. Böyle oluşlara yalandan gülüp geçiyor. Erkek erkeğe nikâh kıydılar. Kilisenin tepkisinden başka bir şey yok. Kiliseyi umursayan kim?..’” (s. 19) Ali’yi Belma’yla tanıştırdıktan sonra piyasadan kayboluyor Artin, görevini tamamlıyor, Belma’nın yaşamını, hikâyelerini öğreneceğiz.
Niko’dan rakılar, bitmek bilmeyen sofra sefaları, iki büyük yetmezse bir küçük, bir küçük daha, ne zaman sızarlarsa. Belma çok daha güzelmiş gençliğinde, gerçi evine gelip giden çok olduğuna göre cazibesini korumuş. Saraylı, dönemin meşhur gazetecilerinden birinin oğluyla evlenince mükemmel bir yaşam süreceğini düşünmüş de öyle olmamış. “İbne” diyor, eşi kendi gibi arkadaşlarını eve toplayıp partilemekten başını kaldıramayınca, işi gücü de yok, kaynatanın verdiği konaktan çıkmak zorunda kalıyorlar. Apartman dairesi geniş, Feneryolu’ndaydı herhalde, konak da oralarda. Partiler, seksler devam, Belma da rüzgâra kapılıp erkekti kadındı sevişiyor gönlünce, ne zaman eşinin aşırı borçlandığı ortaya çıkıyor, alacaklıyı evinde ağırlayıp hemen katakulliye getiriyor. Boşanacaklar, alacaklı alacak Belma’yı, diğer borçlarını da kapatacak adamın, anlaşma tamam. Serbest düşüş böyle başlıyor Belma için, en sonunda kendini Tarlabaşı’nda buluyor. Hatırlı dostları ara sıra geliyorlar, birlikte içip eğleniyorlar pansiyonda, eski günleri anıyorlar. Kimlerle birlikte olmamış ki Belma! Hikâyesini sofrada, yatakta anlatıyor, yenilginin günlere yayılmış kronolojisi. Belma pek kıskanç, azıcık mutluluğunu kimseyle paylaşmak istemiyor, bu yüzden Ayşe’ye kötü davranıyor sürekli. Binanın sahibine söyleyip attıracak neredeyse, oysa Ali’nin de şefkate ihtiyacı var, biliyor. Ayşe’nin kapıcı kocası bir şey demiyor, erzak torbaları eve girdikten sonra diyecek bir şey yok. Yanında getirdiği parası tükenecek elbet, Ali zora düşecek, memleketteki tarlalarından, evlerinden sattıracak bir iki tane. Hem çocuklar, eşi, düzgün yaşasınlar bari Ali sıradan bir yaşam sunamayınca. Çocukları yüzüne bakmazlar artık, eşi diri diri yakar, hakkıdır. “Yazgım?.. Nereye gidiyorum?.. Bilmem bunu.. Ama evimi, yavrularımı, sizleri de göreceğimi sanmıyorum artık.. Kardeşim evimi aç açık bırakmaz.. Sana da bir vekâletname göndereyim. Tarlalardan birini sattır. Ve parasını karıma ver. Epey sürdürür yaşamlarını.. Ben de burada bir işin elini tutunca para gönderirim onlara.. Dükkânın da kirası yalan yanlış bir payanda olur.. Gözüm bu yüzden arkamda değil.. Özlemlerini çekeceğim sadece..” (s. 25) Çekmiyor açıkçası, özlemiyor, bahtının rüzgârına kapılış o kapılış. Nerelere savruluyor, pavyona mesela, mekânın sahibiyle hemen dost olması da ilginç. Öyle bir tavrı, duruşu var ki abiliğini hemen kabul ettiriyor, “erkekliği” gibi görünmeyen bir şey bu, anlatmıyor en azından da adam buna tam yetki veriyor pavyonu çekip çevirmesi için, kadınlardan da yüzde uçlanacak, iyi. Yetmedi, bir de Levent’te yeni yapılan evlerden bahsediyor pavyoncu, elindekinin üstüne pavyondan gelecek üçü beşi de koyarsa oralardan ev alabilir, daha sonra evler alabilir. Ne kolay o zamanlar. Rüya çabuk bitiyor ama, dank son, Sayar’ın okura şamarı resmen: içişleri bakanı değişmiş, yeni bakan Tarlabaşı’nda pis mekân bırakmamaya karar verince önce oteli, sonra pavyonu basıyor polisler, şak diye mühürlüyorlar. Pavyoncu paket, Ali’nin nasıl kurtulduğu belirsiz, bavulunu alıp batan güneşe doğru yürüyor. Son mektup.
Etrafına bakmıyor adam, baksa semtin bin halini görüp anlatabilirdi. İlgisini çekmiyor da olabilir, kadınlarla vakit geçirmekten dünyayı unutuyor. Tek tük gözleminden birini alayım da bitireyim: “Tüm gürültü yaramazların. Türkü, Rumu bir olup sokağın belâsı kesiliyorlar. Birbirlerini çok seviyorlar ama, arada bir kırgınlık çıkarıyorlar. Bir yaygara kaplıyor sokağı. Rum kadınları gelip alıyor çocuklarını.. Sokak bizimkilere kalıyor tümüyle. Kendi aralarında bir oyun tutturmak isterlerse de çok sürmüyor bu.. İki üç gün sonra iki takım barışıyor. Yaşam güçleriyle yeniden renk oluyorlar sokağa..” (s. 29)











Cevap yaz