İnsanın düşünce oluşu, düşüncelerin ulanıp itmesi, geçmişten geleceğe. Bilginer’e göre insanı doğaya bağlayan, soyunu sürdürmesini sağlayan bu nitelik. Devlet tiyatrolarında oynanırken “bağnazların şikayetlerine ve jurnallarına yol açan” Ben Kimim‘de de öyle demiş Bilginer, ırkıydı soyuydu rengiydi, hiçbiri önemli değil düşüncenin yanında, insanlar arasında en demokratik yapı düşünce, “konuşan hayvan” veya “politik hayvan” olmanın ötesinde düşüncedir insan. İlk bölümdeki röportajlar kitap basılmadan önce hayatlarını kaybeden yazarların hâlâ var olduklarını gösteriyor düşünceleriyle, her ne kadar karşıt düşüncelerle karşılaşsalar da silinip gitmezler, tartışmanın düşünce doğurucu ortamını beslerler. “Biliyorsunuz, ülkemizde tartışma ortamı çoğunlukla, suçlamaya kadar uzanıp gider. Hele bu, o günlerin havası içindeki tiyatro yaşamını yansıtıyorsa, —çünkü biliyorsunuz, tiyatro yaşamı pencereleri ve hava cereyanı çok bir binaya benzer— bu sele kapılanların düşüncelerine ters düşen şeyler söylemek bir insana hain damgasını bile vurdurabilir.” (s. 7) Devlet düşünen insanı sevmez, icat çıkardığı için cezalandırır, oysa düşünmek lazımdır insanlık için, insan için. Dedikten sonra röportajlara, da gelmeyelim, sondaki gezi yazılarında neler var, mesela Romanya. Çavuşesku henüz idam edilmemiş, SSCB’nin dağılmasına beş var, Norman Manea o zamanların biraz daha öncesini anlattığı on numara beş yıldız romanında rejimin yarattığı terör ortamını incelemişti, Herta Müller keza, Bilginer’se pek parlak bir tablo çiziyor. Sanatçılarını destekleyen, halkını kollayan, köprüydü binaydı her yeri mamur eden devlet. Gerçekten? Bilginer’in gözünden öyle, hele davetliyse birtakım yerlere, politik duruşunu da düşünürsek yazarın, eh. Kıyaslayarak gerçeğe yaklaşabiliriz, metinler elde. Neyse, röportajlara gelelim. Kitabın adı da çağrıştırıyor, İnsan Bir Ormandır‘da derinliği veren Akbal’ın yanında derinliğin özelliğini ele alıyor Bilginer, yakın arkadaşının röportajı başta. Her gün yazıyor Akbal, köşe yazısı, öykü, belki birinden diğerine istemsiz geçişler. Belgesel olmuş yazıları, toplamaya karar vermiş, zaten öyküden de hallice oldukları için iki tür birden yallah. Köşe yazılarının öyküye çalması, meh, sanmıyorum, kaç kitabını okumuşumdur da gündeliğin gevelenmesinden sıkılıp “imdat” diye bağırmaktan kendimi zor men etmişimdir. Anlatılarının, öykülerinin otobiyografik olduğunu söyleyenlere karşı çıkar Akbal, o kadar kolay değildir o işler, misal oğlunu görmek için İsveç’e giden bir karakter varsa metinlerinden birinde, okurları İsveç’e gidip gitmediğini sorarlar da anı başkadır, roman başkadır, kurmacada olan şeyler gerçekte yoktur. Olduğu gibi yoktur en azından. Son başlık, klikleşme tartışmaları. 1970’lerin sonlarında olay olmuş demek, herkese soruyor Bilginer. Akbal’ın cevabı: “‘Ben akımlara, gruplaşmalara, hiçbir zaman inanmam. Sanat çalışması bir yaratmadır. Tek başına yapılan yaratma. Karşı savlar da var. Tiyatroda, romanda, topluluk halinde yapıt hazırlanır diyorlar ve yapıyorlar. Bunlar, bence röportaj ve inceleme niteliğindeki çalışmalarda olabilir. Bence, edebiyat yapıtı, bireysel bir eylemdir. Bir sanat ve edebiyat akımında pek çok ad yer alır, içlerinden bir iki tanesi kalır. Gerçek özgünlüğü, değeri, yaratıcılığı olan insanlardır bunlar.’” (s. 13)
Haldun Taner, Oğuz Atay ve Melih Cevdet Anday’ın röportajlarının bir kısmını X’te paylaştım, tekrar etmeyeyim de hoş bir şey söyleyeyim, Bilginer yazarlara son yazdıkları metinden bir parça okumalarını istediğinde “Demiryolu Hikâyecileri-Bir Rüya”nın sonunu okuyor, belki basılmış halinden biraz daha farklı, incelemedim. Yazarların çalıştıkları, noktayı koydukları metinlerin isimleri, içerikleri, söylüyorlar hepsini. İlginç bilgiler çıkıyor buralardan, kayıp metinler çıkıyor mesela, yazar yazdığını söylüyor ama yayımlatmıyor, tekrar yazma ihtiyacı duyuyor, yok ediyor veya. Edebiyat tarihçileri için hazine. Atay’ın kliklerle ilgili yorumunu alayım haydi: “Yazar, kendi sanatına güvenemediği ölçüde bu çetenin içinde güvenlik arar. Halka doğruyu söyleme iddiasında olanlar, onlara, güncel başarılar sağlayacak küçük hesaplar peşinde koşarlarsa önce halkın karşısında saygınlıklarını yitirirler. Sanatçının vazgeçilmez bir tutkusu saydığım özgürlüğü, böyle küçük çeteler içinde yitirmeyi hiç anlamıyorum.” (s. 28)
Ören’deki yazlıkları merak ederdim, yazarların anılarında bahsettikleri yer. Sanatçılarla öğretmenler için kooperatifmiş, Körfez Sahil Evleri Yapı Kooperatifi. Fakir Baykurt günde üç kez denize giriyormuş, üçlemesinin son romanını yazmış orada. Güncel tartışma: “‘Köy romanı tartışması üstünkörü geçiyor. Biz, köy romanı yazanlar girmiyoruz buna. Aslında köy romanı yok, insan var. İnsan, şehirde yaşar, köyde yaşar, köy şehirden kopuk değildir. İlk romanımda köy de var, şehir de var. Geçmişim, eğilimim de, bu tür romanlar yazmama etki yapıyor. Herkes neyi, nereyi iyi biliyorsa, orayı yazar. İşçi romanı yazmak bir yetki işi. Bir fabrika içinden, o yaşamla gelenler bunu yapmalı.’” (s. 31) Şehir sorunlarını iyi bilen yazarların zaten yazdıklarından bahsediyor Baykurt, herkes bildiği işi yapıyor. Köyleri dolaşıyormuş Baykurt, düğünlere gidiyormuş, yetiştirdiklerini satan köylülerle konuşuyormuş, yazdığı roman için uzay araştırmaları, “Eti yokuşu kazısı”yla ilgili belgeleri okuyormuş. Yazlıkta da çalışıyorlar ki bunu söyleyen az değil, Bodrum’a, Ören’e, Ayvalık’a gidip çalışmayı sürdüren, kitaplarını oradan oraya taşıyan kaç yazar var böyle. Salâh Birsel de Ören’de, hazır gitmişken onunla da röportaj yapmış Bilginer. Günlüklerini hazırlıyor Birsel, deneme yazmaya devam ediyor, bir de roman yazacakmış da düşünüyormuş. Dernekçi tipini anlatacakmış, yanlış bilmiyorsam böyle bir metni basılmadı. Belki denemeye dönüşmüştür, iki üç metin üzerinde birden çalışınca geçişkenlik. Romanın yazımıyla ilgili günlük de tutmak istediğini söylüyor, iki metin birden. Klik işi: “‘Bu klikleri ben, çok dokuncalı görüyorum. Edebiyat klik işi değildir. Klikler, küçük edebiyatçıların, yaban otları gibi, heryeri sarmasına yaramaktan başka birşey sağlamazlar. Doğrusunu isterseniz, gerçek bir sanatçının, herhangi bir klik içinde yer alabileceği de düşünülemez. Çünkü sanatçılar, herşeyden çok gerçeğe doğru olana önem verirler. Oysa bu klikler, gerçeği yansıtmaya değil, günlerini gün etmeye çalışıyorlar. Yalnız, klik dışında kalan edebiyatçıların durumu da pek iç açıcı değil. Okurlar, kendiliklerinden, bir kitabın değerli olup olmadığını kolayca ortaya çıkaracak durumda bulunmadıklarından, ya da bu gibilerin sayısının pek sınırlı olmasından, klik dışında kalmış yazarlar, okurlarla pek ilişki kuramıyorlar.’” (s. 39) Memlekette zaten kitap okunmuyormuş, eleştirmenler de belli kliklerde yer aldıkları için kendi yazarlarını fişekliyorlarmış, “gerçek edebiyatçılar” seslerini duyurmakta zorluk çekiyorlarmış.
Edip Cansever ve Bekir Yıldız’la bitireyim, daha pek çok yazar var da okur ellerinden öpsün artık. Sevda ile Sevgi‘yi hazırlıyor Cansever, on iki şiir kitabından bazılarının zaman içinde öne çıktığını söylüyor, seçme yapamıyormuş da birkaç kitabının aynı çizgide olduğunu, “bütün bir şiiri” oluşturduğunu söylüyor: Tragedyalar, Çağrılmayan Yakup, Ben Ruhi Bey Nasılım? insanın trajik durumuna eğilen şiir. Son kitabı yeni bir aşama mı şiirinde, Cansever cevaplıyor: “‘Bence bir şairin, hayatı boyunca yazdığı bir tek şiir vardır. Bütün çabası da o bir tek şiiri bütünlemek, yoğunlaştırmaktır. Nedenine gelince, kişiliğini açık seçik tanıtlayan bir şair, istesin istemesin, kendi öz mizacının içinden çıkamaz. Buna göre her yeni kitap bir sonrakinin başlangıcı sayılmalıdır.’” (s. 42) Şiirde teknik, mükemmellik? Hayır, yer yer kusurlu yazmak, kusurlar koymak şiiri zenginleştirir Cansever’e göre, cesur olmayan şair kolektif şiirin temsilcisi olur ancak. İyi teknik şiiri aşıp zanaata dönüştürebilir. Bekir Yıldız’ın özeleştirisi değerli, zamanında çok ses getirmiş bir tartışmayı yeniliyor ayrıca: “‘Sait Faik’in içtenliğine, hikâyeciliğimizi demokratikleştirmiş olmasına duyduğum saygıyı bir kez daha yineleyerek, Sabahattin Ali’nin odaklaştırdığı hikâye anlayışının temelinde yatan sınıfsal niteliği ortaya koymaya çalıştım. Bilindiği gibi bu hikâye anlayışı, toplumcu bir sanat anlayışıdır.’” (s. 79)











Cevap yaz