Pavlos Moshakis’i, Balıkçı Özer’i mektuplarından takip ederken yıllar geçiyor, yirmi yıllık mektup arkadaşlığı kavuşmalarla güçleniyor, Orhan Peker coşuyor bir ara, Pavlos’a eşi dostu bırakmasını söylüyor ne cehennemse, dağ mıdır nedir, Atina’nın bir yeri, hepsi geride kalsın da resim yapsınlar bir dünya, içsinler, sohbet etsinler, ne bulurlarsa onu geçirsinler kursaklarından, bohemlere dönsünler. Bırakamaz, geri dönecek Pavlos, zamanında kovulduğu memleketinin acısından yataklara düşecek, Otyam doktor bir arkadaşının vasıtasıyla yine İstanbullu bir Rum doktoru Pavlos’a yönlendirecek. Psikosomatik, görünürde bir rahatsızlık yok, sıla hasreti. Özer’le yazışıyorlar aslında, Özer bahsediyor Pavlos’tan, tutup bütün mektuplarını Otyam’a gönderiveriyor ressamın, tanışlıkları öyle. Bütün bunlar bir yana, romandır bu metin, mektupların karmakarışıklığıyla, zaman çizgisinin paramparçalığıyla, üç delicanlının Kore’den Stuttgart’a uzanan maceralarıyla muazzam bir roman. Üç roman çıkar ayrıca, Pavlos’un on küsur yıllık askerliğinden bir roman, Özer’in Kore’de savaştığı sıra yaşadıklarından bir roman, bir de Almanya’daki yaşamından, tamam. Otyam pek katmıyor hikâyeye kendini, Pavlos ziyarete geldiğinde, Özer onca yıllık sessizlikte sonra ortaya çıkıp nihayet memleketine döndüğünde anlatıcılıktan karakterliğe evriliyor, güzel gönlünü gösteriyor. Hepsi güzel insanlar, Pavlos’a bir tür yalvaç diyebiliriz, Özer derviş, Otyam da Otyam’dır, yazıcı, iyi bir yaşayıcı. Pavlos’un ilk ziyaretiyle ikinci ziyareti arasında Otyam ilk eşinden ayrılmış, Pavlos bir mektubunda her şeyin insanlar için olduğunu söylüyor. Hayat. Ankara’daki evlerine geldiğinde Otyam’ın çocuklarıyla eşi çoktan tanıdıklarını söylüyorlar Pavlos’u, bütün mektuplarını okumuşlar, Atina’nın havasını suyunu biliyorlarmış. İkinci ziyarette de aynı hava, bu kez Orhan Peker yok, diğer arkadaşlardan bazıları eksik. Ölenlere bir kadeh, yaşayanlara bir kadeh. Özer’le bağının koptuğunu yazıyor Pavlos, Otyam da ulaşamamış olacak, yıllar süren sessizlik bozulmadan önce üçünün bir araya gelmeleri hoş olurdu. Kitap baskıya gitmeye hazır hale gelince yazıyor Otyam tekrardan, izin istiyor, “yazarlık namusu gereği”, Özer’den ses geliyor bu kez. Yaşıyor, işçi, anlatacağı hikâye çok. Anlattıkça yaşıyorlar, dolu dolu. “Frankfurtstrasse”nin her yanında izi varmış Özer’in, artık balıkçı teknelerinde sabahlamıyor, berbat insanların yanında bulunmamaya çalışıyor ama adı “Türk”e çıkar çıkmaz neler geliyor başına, fabrikalarda ne ıstırap çekiyor, roman olur işte. Ustanın tekine kızıp camı çerçeveyi indirdikten sonra yere çöküyor, gelen polise altı aydır maaşını alamadığını anlatınca sendikaya girmesini tavsiye ediyor polis. Ne polis ama, örgütlü mücadelenin yolunu gösteriyor, haklılığının gücünü ancak sendikaya girebilirse görecek, yoksa sömürgenlerin arasında bir iki sinir patlaması daha, âşık olduğu dünyadan kopar gider. Sadece bir hikâye bu, o kadar çok hikâye var ki. İkinci Dünya Savaşı sırasında alt sınıf, basın, askeriye, savrulup dururuz okurken. Mektuplarda hikâyeler, sohbetlerde hikâyeler, dünyaya hikâye anlatmaya gelen insanların varlığına inansak? Pavlos’u tanımak lazımdı. En uzunlarına değinsem bir. Anca öyle toparlayabileceğim, dağınık kalacak kısımda Kuzguncuk, Üsküdar, balıkçılar, Yunanlar, Almanlar, fabrikalar, kitaplar var. Özer de Pavlos da çok okuyan insanlar, Özer açlık çektiği gençlik günlerinde kayığını kitaplarla doldurmuş, Pavlos’sa Thukydides’inden bilmem kimine, askerdeyken komutanına ders bile veriyor Büyük İskender’in askerlerine muamelesini anlatarak. Dopdolu kafalar, bu yüzden ikisi de insan kaçkını olmuş. Pavlos gençliğinde Pendik’in Kurna’sına gidermiş, köye. Şimdi baktım, Sabiha Gökçen’in kuzeybatısında kalıyor, büyükçe bir köy yine. Zengin yaşayamazmış öylesini, köylüler çok sevdikleri Pavlos’a ev verirler, üç ay boyunca birlikte yiyip içerlermiş. Resim yaparmış, çulluk avlarmış Pavlos, sonra yine balıkçılığa. Kıbrıs’tan önce de sıkıntılar varmış ama son nokta çok sert konmuş, Pavlos’u toprağından ayıracak kadar. “Herneysa, büyük güçler bizleri bırakmazdı Kıbrıslılara vuralım, bir ceza verelim, meselâ İsmet Paşa iyi yapmış Yunanlıları Türkiye’den kovsun. Güzel ama, gelgelelim bu düşmanlık bizlere de sirayet etmiş, sanki biz de Yunanlı idik, herkes Yunanlılardan fazla düşman sayardı! Yaşadığım yer yavaş yavaş daralmaya başladı. Yahu, derdim biz Türküz. Biz Yunanlı değiliz. Kıbrıs hakikaten Türk’tür, bunu böyle isteriz olsun. Bu ada ne şekilde İngilizlere verilmiş, tarihler yazıyor, bunu biliyor ve bizler de inkâr etmiyoruz. Sonra biz vatanımızı severiz, sizlerle beraber asırlarca yaşadık, vatanımız birdir. Derken yavaş yavaş herkes bana düşman bir gözle bakmaya başlamış! Hatta gittiğimiz köylerde insanlar da eskisi gibi o kardeş gözü ile bakmıyorlar! Çok zaman olurdu kahvenin bir masasında tek başıma bırakılırdım ve o halde halimi düşünmeye başlardım. Derdim ki kendi kendime, eğer ben bu kadar sevdiğim bu yerlere gelemezsem nasıl yaşarım bu dünyada? Bu şekilde ruhuma müthiş bir sıkıntı gelirdi.” (s. 57) Zamanında orduya girmek için elinden geleni yapmıştır Pavlos, Hıristo Amca’sının Mütareke zamanı İstanbul’unu anlattığı hikâyelerden etkilenmesinden önce kendi de çocukluğundan bilir, 1915 doğumludur Pavlos, Tophane’deki komşularının İtalyan, Yunan, İngiliz bayrakları astığını, Hıristo’nun bayrak asanları bir temiz kalayladığını anlatır, yaşı gelince de askere yazılmak için soluğu askerlik şubesinde alır. Gerisi on üç yıllık serüven, neresinden girsem çıkışı bulamam, esas olaylara değinip geçeceğim. Orada da bir kırılma noktası var, aşağı yukarı bir yıl bekletirler Pavlos’u, sonra azınlık bölüğüne katıp Kırklareli’ne gönderirler ama öyle eziyetli bir yolculuktur ki, hele trenden indikten sonra denk geldikleri Acem çavuş, diğer komutanlar, berbat insanlardır hepsi, yolda hastalanan askerler ölüp kalırlar yol kenarlarında, kötü yemekten zehirlenirler, orada da bir kırım vardır kısacası. Babasına yazar Pavlos, adamın Aşkale’ye gönderildiğini bilmez, bu da ayrı kıyamet. Kan dondurucu olaylar gelir başına, kaçmaktan başka çaresi kalmaz. Öncesinde teftişe gelen subayın işleri düzeltmesi de para etmez, düzen hemen bozulur, Acem mahveder insanları. Aynı Acem mi acaba, bir başkasının İkinci Dünya Savaşı anılarında yine Acem bir çavuşa denk gelmiştim, en az bu kadar leş bir adamdı. Tuhaf. Oradan kaçmalar, burada tutulmalar, Çanakkale’de hapis yatarken dost olduğu mahpuslardan birinin idamdan önce kendini binaya kilitlemesi, askerlerle boğuşma, yerdeki beyin parçaları. Bin parça anı, nereden kimin, neyin fırlayacağı hiç belli olmuyor, serbest salınım. Çizimi iyi diye duyulmuş, muhtemelen balistikle ilgili bir metni çeviren önemli bir general mi, albay mı, biri tutuyor Pavlos’u, kitaptaki çizimleri yapması için yanına alıyor. İstediği kadar yesin içsin, dolaşması serbest ama iyi iş çıkaracak. Çıkarıyor Pavlos, onun çizimleri mi kullanılıyordur hâlâ? O albay çok önemli bir general oluyor sonra, Kuleli’nin komutanı olan var yıllar sonra, denk geldiklerinde sarılıp hasret gideriyorlar. Çok ilginç yaşamlar, insan okurken o yaşama cüretinin nasıl bir şey olduğunu merak ediyor. Komutanın karşısında eğilip bükülmeden derdini anlatan, kendini herkese kabul ettiren, hak yemeyen ve yedirmeyen biri nasıl biridir, kahramanlar çağının olağanlıklarından biri midir, insanın insanlığı nedir, ister istemez düşünüyor insan, merak ediyor. Bir Pavlos geçiyor dünyadan, geride kalsın diye hikâyelerini anlatıyor, beden aynı ama otuz, kırk yıl önce yara bere içindeydi, sürünüyordu, suya batıyordu, yaşam zenginiydi.
Özer’e yer kalmadı, Kore anıları acayip. Onun çocuğu muydu kadının karnındaki, onunsa arayıp bulamaz mıydı yıllar sonra? Almanya’da hayatta kalmaya çalışıyordu, nasıl bulsun, acısını da anlattıklarına gömmüştür. Otyam da ne toplamış ama, ne metin çıkarmış ortaya. En iyi metni olabilir. Umutsuzluğa düşünce açar okurum bir yerinden, öyle bir kitap. Basılsa tekrar!











Cevap yaz