Alengirli anlatıları sevenler için nimetten. Sevmeyenler için kurgu egzersizi. Şifreler, bölümlerden bölümlere kapalı göndermeler vardır, uğraşıp da bulmaya kalkmadım hiç, bulmacalı metinler zihin çalıştırmaca sadece. Açık bağlantılar var ama, Kronos Köprüsü’nün doğuş hikâyesini yüz yıl öncesinin hikâyesini okurken bulabiliriz, Güzelsoy iç içe yerleştirdiği hikâyelerde açık alanlar bırakıyor ve bırakmıyor. Ters kronoloji, baştaki olaylara sebep olan olaylara sebep olan olayların köküne kadar gidiyoruz, Mütareke’den Hindistan’ın sömürgeleştirilmesine. Spekülatif kurgu bir yandan, dünya tarihine fantastik alternatif. Ortam müsait, işgal zamanı dünyanın her yerinden casus gelmiş İstanbul’a, ortalık curcuna, Japonları Müslümanlaştırmaya çalışan mütedeyyin bir anlatıcı bile var. Devlet çöküyor bir yandan, modernleşme sancıları, banknotlarla Batı’nın icadı ekonomik araçlar giriyor ülkeye, diğer yanda zanaatını banknotlar üzerinden sürdüren karakterler kadim bir örgütçe cortlatılmaya çalışılıyor, ezoterik âlemler çıkıyor ortaya, okült okült işleri takip etmeye başlıyoruz. Sonlara doğru. İlk bölüm paralı askerlik zamanında geçiyor, 17 Ağustos’tan sonrası. Yılmaz yıllar önce göçtüğü İsveç’ten gelmiş, teskereyi alacak, peşine düşen adamların farkında değil. Kasım, Ekim, birileri Yılmaz’ın sakladığını düşündükleri anahtarı arıyorlar, buldukları zaman çok önemli bir şeyi ele geçirecekler falan, polisiye. Düşününce, bütün bölümler bir tür polisiye, pellucidlerle Magribiler arasındaki kadim çatışmanın parçaları. Yılmaz’ın adım adım yönlendirildiğini anlıyoruz bölümün ortalarına doğru, İstanbul’a geldiğinde eski günleri, Zeynep’i hatırlıyor, önemli olanın yolculuk olduğunu, Zeynep’in bir zamanlar dediği gibi tekrar bir araya geleceklerini falan. Cumartesi Anneleri’nin eylemi var arkada, seçimlerde oy vermemeyi düşünenlerin kurdukları örgütün eylemleri, memleketin başında ne bela varsa fon olarak bulunuyor. Ayrıntılara girince çatışan tarafların türlü oyunları işte, esas hikâyeyi sürdürecek karakterler bir nümizmatın hikâyesi sayesinde çıkıyor piyasaya. Ben saçmalıklara, bıktırıcı kısımlara değinip geçeceğim, mesela karakterler o kadar kâğıttan ki keskin dönüşler kısa bir paragrafla sağlanabiliyor. Yılmaz’ı ele alalım, kendisi Truman sendromundan mustarip, bir tür kurguyla kuşatıldığını düşünüyor ara sıra. “Orada yabancı duran, sırıtan, uzaklaşması gereken, oyunun kuralının farkına varamayan tek varlık kendisiydi. Güvercinler bile ürkeklik ile hayasızlık arasındaki dengeyi başarıyla oynamaktaydı.” (s. 30) Dünya sahne, karakterler figüran veya as, oyuna iştirak etmekte sorun yok o zaman, her türlü tuhaflık kabul. Karakteri kolundan tutup her yere çekebilir, her saçmalıkla sınayabiliriz böylece, kırık kaburga kemiği ve ciddi hasar almış bir akciğere rağmen birkaç gün içinde hastaneden çıkabilir Yılmaz, İsveç’teki iş ortağının başına gelenlere şaşırmayabilir, daha da önemlisi Zeynep’in annesi Şükran Teyze’yi yakasında Zeynep’in siyah beyaz fotoğrafıyla görünce, daha sonra Zeynep’in kendisini görünce dünyayı kurmacaya bağlayabilir. Zekâsı düşük karakterler de yoruyor, örneğin Zeynep annesine kapıyı herkese açmamasını söyler, iki adamını yollamıştır güvenlik için, onları beklemesini söyler de onca kuşkusuna rağmen kapıyı da açar Şükran, adamı içeri de davet eder. Pellucid tayfayı yönlendiren amir telefonda gevezelik yapıp operasyonu anlatır adamına, aptallıklarından altı ay yiyecek insanlara yaşamını tehlikeye sokacak görevler verir, beceremediklerinde bir üstünden sağlam şamar yer, bir sonraki hatasında sonu ölümdür de hatadan kaçınacak gibi değildir her şeye rağmen. Yanlış odaklanmalara bir örnek: Yılmaz yönlendirildiği nümizmatın dükkânını açmasını bekler, Habip Dayı’nın az sonra geleceğini söyleyen börekçi “ters ‘C’ şeklindeki bıçağıyla böreği dilimler”. Yan “Ö” şeklindeki katanasıyla bir şey yapsa tamamdı, şu haliyle her karakterin nefes aldığını da attırabiliriz aralara, yer yani. “On dakika kadar sonra birer sigara yakmış, çaylarını yarılamış durumda karşı karşıya oturuyorlardı Habip ile Yılmaz. Az önce, bir yemek masası boyunda, diye tanımladığım masanın eni bir yemek masasının yarısı kadar bile değildi, bu ayrıntıyı söylemeyi unuttum. Karşı karşıya bu kadar yakın oturan iki insan hayal edin. Sanki bütün varlık amaçları buymuşçasına çay ve sigara içiyor, hiç konuşmuyorlardı. Daha tanışmamışlardı bile.” (s. 94) Dörtte üçünü çıkarırız bu paragrafın, hantallık kalkar ortadan. Masanın tam uzunluğunu öğrenemedik bu arada, bence büyük eksiklik. Anlatıcının kendini gösterdiği malum, gevezelik yapmadığı zamanlar katlanılabilir, hikâyenin önemli bir karakteridir. Nümizmat girdi işe, mevzu para yani. Güzelsoy’un banknot üçlemesinin üçüncü metniymiş bu, para üzerinden bir alışveriş dönüyor ama olağanüstü türden alver, o pellucid tayfanın yapmaya çalıştığını engellemek için uğraşan grup bu ilişkiyi cortlatmaya çalışıyor çünkü evrenin enerjisini emiyor bu vampirler, kozmik hareketlerin yavaşlamasına neden oluyorlar. Bu da ayrı bir bölümde anlatılıyor, Babbage’ın bulduğu makineyi kullanarak bir şeyler yapılmış, sonra teknolojik başka naneler, görülmüş ki oha, Dünya’ya neler oluyor! Eh, Hindistan’ın bilmem neresinde yaşayan pellucidler halt ediyorlar da emiyorlar ne varsa, dünyaya yayılıyorlar, vampir vampir takılmanın en kolay yolunun banknotları yönetmekten geçtiğini anladıkları zaman Osmanlı’ya sarıyorlar zira dünyanın en kolay sızılabilecek merkezlerinden biri o sıra İstanbul, karmakarışık bir yer, Japonya’dan bile casus ithal ettiği için banknotlar her yere yayılabilir. Deney alanı yani buralar, durdurulamazlarsa pellucidler mahvedecekler ülkeyi, çöküşün sebebi biraz da onlar. Withold soyadlı İngiliz familyası nesillerdir uğraşıyor, diğer tarafta da uzun süren bir mücadele var tabii, iyiyle kötü arasındaki denge sürekli değişiyor. Osmanlı’nın son zamanlarında Konstantin hazinesini arıyorlar, banknotlardan birine gizlenmiş bir haritadan bahsedildiği için herkes nümizmatlara koşup banknot arıyor, anlatıcı bir gün elinde paraya dört çizgi çekince kimse kalmıyor ortalıkta, deşifre edildiklerini düşünüyorlar da tesadüf sadece. Allah’ın imzası tesadüfmüş, burada da böyle bir yönlendirmeye maruz kalıyoruz, tesadüfen gerçekleşen olaylar yüzünden savaş çıkıyor çünkü taraflar bir şeyin peşinde, sonra İkinci Dünya Savaşı, tarihi kapsayan bir oyuna dönüşüyor bu pellucidlerin banknot tatavası. Habip’in anlatıcı olduğu bölüm en iyisi sanıyorum, banknotlar üzerinden yürüyen savaşın insanlardaki psikolojik etkisinden ötürü giderek yaklaşıyoruz bu pellucid belasının detaylarına. 1838’de sarı kâğıtlar çıkmış ortaya, asır yarılanmadan hesapların kesileceğini, herkesin mevkiini seçmesi gerektiğini söyleyen kâğıtlar. Mehdinin geleceğini düşünen var, kıyametin yaklaştığını düşünen, milletin ayarlarıyla oynayan bu kâğıt sonradan çeşitleniyor, devleti uçuruma sürükleyen bir düşmanlık yaratıyor. Her şeyin çöküşe doğru sürüklendiğini unutmayalım, insanından devletine. Sanattı, ilimdi, bir amaç uğruna her dalda durmadan çalışır pellucidler, hafiyelerin arasında mutlaka casusları vardır ama neler döndüğünü bilenler hemen karşı atağa geçmeyi başarırlar, belli bir davranışı yapmaya koşullandırılan insanları hipnotik halden koruyacak yazılar vardır yeni kâğıtlarda. Kimin üstün geleceği belli, geriye doğru gidiyoruz. Son bölümle bitireyim, daha da gerisi yok, çatı anlatıcı doğmamış çünkü. “Benim Anlattığımdır”da nokta konuyor artık, Büyükdede Withold’un 1826’da Hindistan’a casusluk için yollanması sonun başlangıcı. Withold bir grup insana rastlıyor, bunlar günde bir öğün yemek yiyorlar, masallardan şarkılardan pek uzaklar, yoğun bir sisin içindeymiş gibi yaşıyorlar. Budizm doğrudan anılmıyor da özelliklerini bu topluluğun inancında bulabiliyoruz, bir tür varlık seviyesine ulaşmak istiyorlar. Ruhsuzlar, anlatıcı Selviyar nam bir kadını sevince ona ruh kazandırmış oluyor, müttefikler artık. Xsash diye bir enerjiye ulaşmak istiyor bu pellucidler, para deli gibi dolaştığı için süper bir hazne, bu yüzden pellucid gençlerini Avrupa’daki darphanelerde çalıştırmayı planlıyorlar. Gidiyor böyle, dediğim gibi iyi kurgu ama sadece kurgu, fazlası yok.











Cevap yaz