Donatella Di Pietrantonio – Geri Verilen Kız

Kız on üç yaşındayken geri verilir. Gerçek annesiyle tanışır, babasıyla, kardeşleriyle, kasabayla, yoklukla. Eve girer, annesiyle bebeği aynı anda kıza bakarlar. Evet, demek geldi. Babası bildiği adam “amca”dır artık, eşi gelmemiştir. “Teyze” değildir eş, anne de değildir, anne karşısındadır kızın ama anne o da değildir, anne kimdir, anneliğin neliği. Kız kardeşi tutulur elbiseye, iyi bakarsa seneye giyebilir. Baba esneyerek çıkar odadan, ha, demek gelmiştir. Beş dakika yeter, kız koştur koştur aşağı iner, amcasının arabasına bindiği gibi kilitler kapıları. Direksiyona yumruk, amca kızar, yallah geri. Yarım saat sonra döndüğünde kız umutlanır, bırakmayacaklardır onu orada, meğer sevdiği dondurmayı bırakmak için dönmüştür amca. Ağustos, 1975. Davar erkek kardeş Sergio baş ağrısı, pek yeri yok. Vincenzo, kaslı abi, anne ne kadar anneyse o da o kadar abi. Kız kardeş Adriana, başta bağ kuramıyorlar gibi görünüyor, kız alışana kadar. Adriana’yla aynı yatakta uyuyorlar, ayakları başlarına gelecek şekilde, Adriana altına işediği için kenarlara kaçıyorlar. Hayır, yemez annesi, Adriana işedi, şehirden gelen kızın altına yapacak hali yok. Bebeği çok seviyor aslında da “anne” diyemediği için kadınla konuşmak istediği zaman bebeğin bacaklarını çimdikliyor, anne yüzünü dönüyor o zaman. “Şimdilerde yirmi yaşında olan küçük erkek kardeşimi maruz bıraktığım o küçük işkenceleri unutmuştum, geçenlerde tesadüf eseri hatırladım. Yaşadığı yerin yakınlarındaki bir bankta yan yana oturuyorduk. Bacağında, o zamanlar teninde bıraktığım izlere benzer bir morluk gördüm. Ancak bu seferki çarpma iziydi.” (s. 15) Geleceğe zıplanan bölümlerden öğreniyoruz, bebek genetik bir hastalık yüzünden büyümüyor, yetersiz beslenmesinin de etkisi büyük. Bakıcısı olduğu zaman rahat, olmadığında sakinleştiriyor kız, Adriana’yla birlikte gidiyorlar ziyarete. Ayrılmayacaklar, kardeşlikleri derinleşecek, birlikte karşı koymaya çalışacaklar zorluklara. Başta sırf hayatta kalmaya çalışan Adriana için umut ışığı değildir kız, eve yük bir boğaz daha sadece, didişmeleri uzun sürmeyecek. Vincenzo’nun yaşamı en dertlisi, arada sırada çalışıp eve para getiriyor, bazen ortadan kayboluyor ama geri dönüyor hep, babasından sağlam dayak yiyor. Bir gün eve getirdiği eti nereden çaldığını soruyor baba, Vincenzo bıçağı kapıp adamın gırtlağına dayıyor. Kasabın yanında çalışmış, yevmiyesinin yanında et de almış iyi çalıştığı için, kendisi kuru ekmekten başka bir şey getirmediği için oğlunu rahat bırakmalı. O günden sonra el kaldırmıyor adam, canını seviyor. Vincenzo da seviyor, kız istedi diye Adriana’yla kızı deniz kenarına götürüyor, eğleniyor, kızı ilk orada öpüyor. Önceki evine çok yakın, kız koşturup kapıya geliyor, zili çalıyor ama kimse yok. Annesi bildiği kadın -gerçek babasının uzaktan kuzeni- hastaydı en son, hastaneye mi kaldırıldı, jandarma amca görevde mi, tek lastiği patlak bisikleti neden hâlâ bahçede duruyor? Koştur koştur geri dönüyor kız, kalbi kırık. Neden bıraktılar onu, hasta kadına bakabilirdi, adama yardım ederdi, anlamıyor. En yakın arkadaşı Patrizia’yı görüyor, deli gibi eğleniyorlar, kız evden yollamaya cesaret edeceklerine inanmadığı için doğru düzgün vedalaşmamışlar zaten. Para biriktirdikçe gelecek oralara, özlem giderecek kız, eve yazdığı mektupların da okunduğunu biliyor en azından, yataktan şikayet ettikten sonra yeni bir takım geliyor eve. Uzaktan izliyorlar, Vincenzo’nun cenazesinde jandarma amca -saçı sakalı birbirine karışmış, kadın ölseydi söylerlerdi herhalde- belli belirsiz selam veriyor, o kadar. Vincenzo, o gece birlikte olabilirlerdi, kız ıslandığını hissetmişti de Adriana ses çıkarınca bitti, Vincenzo hemen yatağına döndü. Ölüm haberi geldi sonra, yol kenarındaki tellerin üstüne uçmuş. Yıkım. Her şeyi sessizliğe boğan aile bunu da aynı şekilde karşılıyor, annenin yas giysileri ve gizlice akıtılan gözyaşları dışında emare yok. Çingeneler çıkıyor ortaya, Vincenzo onlardan borç almış, aileye musallat olacaklarken Adriana’nın ustaca üfürdüğü yalanla yırtıyorlar. Vincenzo’nun zulasını patlattıklarında, işte orada, 100 bin liretle evin ihtiyaçlarını karşılıyorlar az az, Vincenzo’nun cenaze töreninin borcunu bile ödüyorlar. Kendi cenazesini ödemiş oluyor çocuk, ne hayalleri vardı. Diğerleri için erginliğe geçiştir ayrıca, ailede bir ölüm, yetişkinliğe adım attıran daha önemli pek az olay vardır. Belirip kaybolan bir karakter daha: Lidia, jandarmanın kız kardeşi. Çocukluğunda iyi arkadaştılar, kız büyüyünce ortadan kayboldu, gelip alamaz mı sanki? Birkaç kart gönderiyor, sonra göndermez oluyor, haber yok. Kız kasabaya gittiği için mi, utanıyor mu? Sahildeyken kardeşlerinin kuzey göçmenlerine has bozuk aksanla konuşmaları yüzünden yerin dibine giriyor kız, finalde Adriana’nın sofrada konuşmalarından da rahatsız olacak. Sürprizi kaçırmadan anlatmanın yolu yok, sadece kavuşmanın yaşandığını, yüzleşmenin gerçekleştiğini söylemeli. Adalgisa’nın, terk eden annenin kendince geçerli bir sebebi vardır kızı biyolojik ailesine geri vermek için, anlatır. Gerçek anne her ne kadar uyuz olsa da kadına, gerçi bütün dünyaya uyuzdur, çocukları dahil, kızdan Adalgisa’ya karşı merhametli olmasını ister. Evet, hata yapmıştır belki ama o olmasa tarlada çalışacaktı kız, sefaletten kurtulmuştur, okuldaki başarısını bile Adalgisa’ya borçludur bir anlamda. Kız pek zeki, İtalya’da sadece yirmi öğrencinin ulaşabildiği başarı seviyesine ulaşıyor, ödül olarak 20 bin papellik bir banka hesabı açıyor devlet. Eh, biraz ödünç verse olur herhalde ama gerçek baba engel oluyor, kız onu kendisi kazandı, başarılarının devamı için harcasa parayı daha iyi. Lidia’nın gönderdiği parayı paylaşıyor ama kız, sofradan aç karınla kalkmanın ne kadar kötü olduğunu biliyor. Sabahları çalışabiliyor anca, okuldan dönüşte imkan yok, ya anne iş veriyor ya kardeşler şişiriyorlar başını. “Çokbilmiş Perilli”, kızın öğretmeni aileyi azarlayarak yönlendirmese de farkındalar, kız en zor problemleri çözüyor, boş vakitlerinde durmadan okuyor, bir şey olacak ondan. Okutmaya karar vermişler çoktan da nasıl, yine Adalgisa’nın yardımıyla. İyi bir lise için kente gitmesi gerek, ayarlıyorlar, iyi bir ailenin yanında kalmaya başlıyor kız. Gelecekten bir pasajda o aileyi bir daha hiç görmediğini söylüyor, terk ettiği insanları görmemek gibi bir huy edinmiş. Savunma mekanizması, görse kopması zor olacak, derin bağ kurmamak en iyisi zira bir gün gidecekler zaten. Adriana hariç, kız kente gidince birbirlerinden hiç ayrılmayacaklarına dair sözlerini hatırlatıyor Adriana, küsüyor. Kısa süre önce çürük dişini ne zorlukla çekti kız, kardeşinin ağzına çatal soktu da kanırta kanırta çıkarttı dişi. “Akşam başımı yastığıma gömüp ağladım. Ben şehirdeki okula gidince onun sallanan dişlerini kim çekecekti? Ağlamamı duydu ve ranzadan aşağı indi. Ona geçen hafta iki annemin son buluşmasında aralarında geçen konuşmayı, bana sormadan benim hakkımda aldıkları kararı anlattım.” (s. 119) Evet, çekip gidiyor kız, liseye başlayacak, hayatını kurtaracak sonra. İlk döndüğünde sallamıyor Adriana, hiç yüz vermiyor hatta annesinin neden bırakıp gittiğini söylüyor canını yakmak için, annesiyle babası konuşurlarken duymuş. Yüzleşmeye pek bir şey kalmıyor o andan sonra, gözyaşları akıyor, nedenlerle sonuçlar dökülüyor ortalığa, kız toparlayamıyor. Adalgisa tekrar yakınlık kurmak istiyor ama geç artık, hayat yıka döke ilerliyor, derinliklere zaman yok.

Tam çoksatar: hoş hikâye, düz anlatım. Ders çalışmanın sınıf atlamaya yettiği yıllar, iyi bir üniversiteden sonra her türlü toparlanacak. Da, çocukluk arızalı olunca, kızın yırtma serüveni kız kardeşliğin gücüne dayalı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!