Gertrude Trevelyan – Appius ve Virginia

Virginia Hutton ortamı hazırlamıştır: bahçenin duvarları yüksek, çınar ağacı -ama kullanılmayacak, daha doğrusu bir insanın ağaçlarla kurduğu ilişkiden öteye geçmeyecek Appius, odada alçak masa, düzenli olmayı öğretmek için raflar, dolap, köşede parmaklıklı oyun alanı. Eşyalar beyaz, mobilyalar çocuklar için, birkaç yıl sonra daha büyüklerini alabilir Hutton, tabii hiçbir şey değişmezse. İlk birkaç yıl gözünün önünden ayırmamalı Appius’u, öğreteceği çok şey var. Oyuncak almamış, belki daha sonra, öğrenmenin karşılığında ödül. Örtülerin altında minik, kara bir baş, Hutton “çocuğun” kötü “biri” olma ihtimalini düşünüyor, en azından yetiştirildiği ortam yüzünden cortlamayacak. İnsan için ideal, maymun da insana azıcık çekerse neden kötü olsun. Azıcık çekerse. Rahip babası öldükten sonra kendine yer bakmış Hutton, kır evini bulmuş, şehirden epey uzakta ve dışarıya tamamen kapalı. Yakınlardaki köyden gelen giden yok, bir kez çocuklar gelip delirtecekler Appius’u, bir kez de polis gelecek, evde vahşi hayvan beslendiğine dair ihbar. Hutton savıyor genç polisi, bir daha gelen giden olmuyor, ilginç. “Deli”yi kendi haline bırakıyorlar, şehirden söylentiler ulaşmış olmalı kırsala. Cambridge’den döndüğünden beri bilimsel araştırmalar yapmayı düşünmüş ama kilise cemaatinin işleri engel olmuş, papaz babanın ölümüyle özgürlüğüne kavuşmuş Hutton, ticaret kulübünden de istifa etmiş, bütün bağlarını koparmış. Yasalara aykırı biçimde edindiği maymunu duymuştur tanıyanlar, okulda dedikodular, şehirde garip bakışlar, yalıttığı dünyanın dışına çıkmayacak artık Hutton, çocuğunu yetiştirecek. O davarlardan çok daha iyi bir insan çıkaracak ortaya, bilim insanı veya sanatçı, ne olursa. Bir avantajı daha var, bilincinin aydınlanmadan önceki halini de açıklayabilirse hani, o vahşi, ilkel ışıkla bilginin, zihnin ışığını birleştirebilirse, o zıplamayı yapıp nereden nereye zıpladığını kavrayabilirse, bilim dünyası için büyük olay. Önce itaat etmeyi öğrenmesi lazım bunun için, en baştan başlıyor Hutton, temel kavramları öğretiyor, nesneleri, sözcükleri. Başta Appius’un şömineye bakınca gördüğü: “Açgözlü kırmızı ve sarı diller şöminenin kara kuyusunu yalıyordu. Kırmızı ağızlarıyla kara bir surat, üstündeki tünelin yukarısında bir şeye dillerini uzatıyordu: köke doğru uzanmış, meydan okuyan diller. Kesin ulaşacak ona bu kez. Başaramıyor. Tekrar içine çekiliyor. Biraz daha öteye fırlıyor. Çabuk. Onu yakaladı. Hayır. Tekrar içeri. İçeri, dışarı, içeri, dışarı, ama tünelin yukarısındaki o bir şey aldırış etmedi. Şimdi tüm diller aynı anda çıkıyor, hepsi uzanıyor, geriniyor, hepsi tek bir yerde toplanıyor. Tek bir devasa dil, tünelin tepesine doğru gözden kayboluyor, bu kez orada kalıyor. Artık ağızlara dönmüyor. Sivri uçlu kırmızı dil kesildi. Kırmızı mendil siperliğin siyah ızgarasıyla dizginlendi.” (s. 15) İmgeler, devinimler, Appius’un dünyası bundan ibaret, etrafında sürekli değişen dünyayı anlamlandırmaya çalışıyor bir başına, Hutton diğer yanda bilgi yığıyor. Zavallı çocuk. Bu arada maymun fizyolojisinin gerçeklikle bağını sadece “kızıl sis”le sınırlı tutalım, hayvanlara has öfkesi kabardığında Appius’tan çıkan höykürmeler ne kadar derine gömülürse gömülsün duyuluyor, irkiltiyor Hutton’ı, başarısızlık ihtimalini hatırlatıyor. Yoksa maymunun “anne” demesi, bilişsel süreçlerinin insanınkiyle bir olması filan, mümkün değil, göz ardı etmek gerek. Bir yerden sonra tekrara düştüğü, hikâyeyi genişletmediği için -maymun neden kızdı, Hutton ne söyledi de sakinledi döngüsü can sıkıcı- Trevelyan’ın aralara serpiştirdiği biyolojik referanslara bakalım, konuşma yetisi gibi pek çok yetinin dayanağını bulmak için hoş arayış ama fiziksel yetersizliği gözetmediği için eksik. Uzunca alayım: “Evrensel bilinç de böyle oluşmuştu; üst üste birikip bastırılarak, katman üstüne katman, evrimsel hayatın döngüleri boyunca; insanoğlu tepede, elenerek ve değişerek yığının üstüne çıkmakla o kadar meşguldü ki kenara yaklaşıp altındaki katmanlara bakmayı unuttu. Ancak çok nadir anlarda, yığın şiddetli bir şokla sarsılıp baştan sona yarıldığında insanoğlu bu derin çatlaktan aşağı dikkatle bakmak ve ölçülemeyecek kadar küçük bir zaman aralığında zihninin yüzeyindeki boşluğu geçip içindeki maymunun, yılanın ya da amibin farkına varmak zorunda kaldı.” (s. 28) Geri dönüp bakılarak bulunabilecek bir olgu değil sanki bilinç, insan içindeki danaya “brüşşş” diyebiliyor ama geri dönüp bakınca danada bilinç mi buluyor, Appius umut vadeder gibi görünse de aranan şeyin onda olmadığını illa gösterecek. Milyonlarca yıllık farkı bu kadar kolay çözümlemek mümkün olsaydı. Appius’un Ay’ı anlamaya çalıştığı bir sahne vardır, anlatıcı bu farkın hiçbir şekilde kapanmayacağını gösterir aslında, şu şömine başındaki sahnenin benzeri. Son ortak ata bakar sanki, gerçi sözcüklerin varlığı bile evrimin dörtnala koştuğunu, her türün kendi seyrini izlediğini gösterir, de, “bilinmeyenin korkusu” duyulur asıl, niteliği değişse de ortaktır. Olduğu gibi geçer metnin bir yerinde, “bilinmeyenin korkusu”, Hutton da hisseder Appius’un öfke nöbetleri sıklaştığı zaman. Çocuğunu tanır aslında, daha yakın kimse yoktur ona fakat kontrol edemediği davranışlara şahit oldukça korkması gerekenden daha çok korkar zira yeni bir tür vardır önünde, önemli bir kısmı insan olan bir tür. İnsan olmanın neliği pek tartışılmıyor, sadece kıyafet giymek, sevgi göstermek ve dua okumak gibi semboller üzerinden kuruluyor insanlık, tabii üstüne başına döke saça yemek yememek de önemli. Ağaçlara bakınca ayaklarında karıncalanmalar hissetmesi, elektrik akımına kapılmış gibi kasılması, “daldan dala atlarken vücuduna değip geçen esintiyi hissetmeye dair karşı konulamaz bir ihtiyaç” doğması, eh, genetik miras canlı, evrimi deneyine oturtmaya çalışan Hutton’ı bu yüzden sinirlendiriyor zira evrim ağacında yeni bir dalı yeşertemeyeceğini gösteren kuvvetli kanıtlar bunlar. Kitaplara bakarken maymun resimlerini gören, kimlik karmaşası yüzünden öfke krizi geçiren Appius’u karşısına alır bir ara Hutton, Appius hep aynı şeyi sorar, aşağı yukarı şunu: “İnsan adam. Appius adam. Appius hayvan?” Ayna krizi de var öncesinde, resimlerdeki insanlara benzemeyen Appius annesine göre insansa aynaya göre neden insan değil, o çocuklar bahçe duvarının üstünden bağırırken “hayvan” diyorlardı, neden, Hutton neden mantıklı bir hikâye anlatıp Appius’un şüphelerini gideremiyor? Hiçbir zaman gideremedi, hiçbir zaman klasik koşullanma dışında bir yolla hiçbir şey öğretemedi aslında, Appius olumlu sonuçlara yol açan davranışları öğrenip onları uyguladı, bu kadar. Bilişsel durumu kimliği üzerine düşünmesi için yeterli değil yoksa, dudağından gırtlağına o sözcükleri de söyleyemez ama başta dediğim gibi, üfürme deyip geçelim, burada sanki Appius’un insanlaşma süreci değil de Hutton’ın kafayı kırma aşamaları daha önemli diye düşündüm, yoksa maymun beklenenin dışında bir davranış göstermiyor ki bebekken geldiği eve, bakıcısına uyum sağlayacaktır bir ölçüde, normal. Duygu(?) patlamalarını kontrol altına alamayınca pes ediyor Hutton, çocuk on yaşındayken! Odayı darmadağın ediyor Appius, Hutton düşünüyor, zaten çocuğunun anlayacağı türden bir cevap verememiş, kendi de bağlayamamış Appius’la evrimin hikâyesini, teolojik üfürmelere başvurmak zorunda kalmış ki en başta dini değil, bilimi öğretmesi gerektiğini düşünüyordu, bütün bunların verdiği hüzne dayanarak çekiyor silahını, Appius’un şakağına dayıyor, ama, yapamayacak, karşısında uyuyan varlık kendi çocuğu. Ağlıyor Hutton, kendini yatağa atıyor, sesleri duyan Appius kalkıyor ve kendini kırmızı sise bırakıyor. Finalde hoş bir espri yapıyor, Hutton’ın öğrettiği gibi.

Eh, denk gelen kaçırmasın diyeceğim.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!