Dünyanın her yerinde Ararat yükseliyor, Ermeni aileler yanlarında götürüyor memleketlerini, camın önüne koyuyorlar. Yahudiler hikâyelerini vatanları kılıyorlar, mitiğin yanında somut yaşantılar, giderek. “Ayrıca Yahudilik din dışında veya yanında; kültür, millet, miras, kimlik, göç, kader, gelenek, seçilmişlik, antisemitizm gibi kavramlarla da ilişkilendirilmiştir. İşte bu nedenle de, Çarşı’da satılan objeler arasında yer alan bir kutu veya bir pipo da, tıpkı bir Menora gibi, pekâlâ bir Yahudi hikâyesini anlatır. En az bir kişinin hikâyesini, belki bir ailenin yüzlerce yıllık geçmişini.” (s. 13) Ender önsözde nesnelerle kurulan ilişkinin oldukça özel bir boyutunu irdeliyor fakat mirasın “taşınabilir geçmiş”ten öteye varmasıyla ilgili söyledikleri kültürel tarihin kimlikle, inançla, ritle biçimlenme yollarını göstermesi açısından da dikkate değer. Tarih boyunca sürülmüş, katledilmiş insanlar dedelerinden geçen kızıllığı, ninelerinden edindikleri yemek yapma yeteneklerini, genetik ve kültürel mirasın bileşenlerini taşımaktan ötürü gurur ve mutluluk duyuyorlar, en seküleri bile dinî inançların kaybolmaması için asgari ölçüde olsa dahi gereken duyarlılığı gösteriyor çünkü var olmakla birdir o kadar yok olumdan sonra, insanlar hiç ilgilenmedikleri dualarla ilgili kitapları bu yüzden tutuyorlar. Yadigâr. “Bir Yahudi ile evlenmenin özgürlük olduğunu söyleyen Yahudi de, Yahudi olmayan biri ile evlenen Yahudi de, eşcinsel olduğu için Türkiye’de alışılagelmiş bir evlilik töreni yapamayan Yahudi de, anne ya da babasının yalnızca biri nedeniyle Yahudilik aktarımına sahip olan Yahudi de, Yahudilikten istifa eden Yahudi de, her gününe İsrail’i kutsayan dualarla başlayan Yahudi de, günlerini İsrail’i protesto ederek geçiren Yahudi de, bütün bu konular üzerine bir dakika düşünmek istemeyen Yahudi de bir aile yadigârı aracılığı ile hatırlıyor.” (s. 17) Kolye, sandık, bardak, küllük, kıyafet, yemek tarifi, fotoğraf, insanın ta kendisi, sadece tebessüm. Sibel Horada Coşkun anlatıyor, aile yadigârı kolye. Anneannesi takarmış bir zamanlar, düğünde Coşkun’a vermiş. Bir tarafında anne, bir tarafında Coşkun, o fotoğraftaki kızı Serra, Coşkun’un kızı sananlar olmuş. “O dönemde nesnelerden bağımsız şekilde, jenerasyonlar arasında olan geçiş çok belirgindi. Doğumdan sonra kendimi annemin gözüyle ya da annemi kendi gözümle görmüş oldum. Onlar da kendi doğumlarını ve benim ilk doğduğum zamanı tekrardan yaşadılar. Yani oradaki durum; tek jenerasyon ileri giderken aynı zamanda bir geriye gitme hali oldu. Bir geriye gidip, bir sonrakine gidip, oradan geriye dönme durumu…” (s. 20) Kendi çocuklarına aktaracak Coşkun, zincir. Kadınların aktarımı çok daha kuvvetli, nesneden bağımsız olmak üzere ailenin, anneliğin, soyun özü çok iyi korunuyor böylece, erkeklerin nesnelerle ilişkileri daha, ne demeli, gevşek gibi görünüyor. Yaşam hikâyeleri de aktarılıyor tabii yadigârlarla birlikte, örneğin Coşkun’un anneannesi Eda Amon, Selanikli, oradan geldikten sonra Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okumuş, ABD’de bir üniversiteden teklif almış ama gitmemiş. Dikiş nakış kursu, ardından bir şirketin yurt dışı yazışma işi, çocukları olunca patron para verip bakıcı tutmayı, Amon’un çalışmaya devam etmesini teklif etmiş ama üç çocuğunu kendi büyütmüş anneanne. Enteresan biriymiş, hiçbir şeyi atmazmış, evi de büyük olduğundan her şey, üç nesillik eşya belki, dururmuş öyle. İzel Levi Coşkun’da sandık var, en az yüz yıllık. Hoş, Ender sorana kadar evine yadigâr olarak getirdiği bir obje olup olmadığını düşünmemiş, oysa çocukluğundan itibaren evdeki eşyaların kaç yıllık olduğunu sorarmış. Bu kutu hiç cilalanmamış, herhangi bir parçası değişmemiş, ahşabı siyah. Anneanneden kalma, kız torun yoksa erkek toruna geçen eşyalardan. Başkaca, kartpostallar, Akbaba‘nın antisemit sayıları, aslında bir dünya eşya kalıyor geride de bazıları özel, nesilden nesle geçmesi gereken. Alper Mitrani’nin yadigârı küllük, gerçi babası yıllarca boş duran evi de vermiş, Mitrani’nin dedesinin yaşadığı evi. Kimse dokunmamış, olduğu gibi dededen toruna geçmiş. Mekânları muhafaza edebilen ediyor, elden çıkarmıyor, birkaç hikâye daha var buna benzer. Mitrani dedesini çok özlüyor, birlikte misket köfteleri yapıyorlarmış, yemek yapmayı çok seviyormuş dede, sabaha karşı Sarıyer’in balıkçılarını gezip taze balık alıyormuş, Ali Baba Köftecisi’ne gidiyorlarmış babaanneyi de yanlarına alarak. Küllük ailenin tarihine dair, babaanneyle dedenin sağlıklı günlerinden kalma, Mitrani güzel günleri anımsıyor küllüğe baktığında. Işıl Demirel’in, ne güzel, fotoğraflar. Zor geçen günün ardından eve geldiğinde anneannesi Eliza’nın fotoğrafını karşısına alır, konuşurmuş Demirel. Fırtınalı hayat, aileler izin vermeyince evlenmek için kaçmış dedeyle anneanne, mutlu olmuşlar. Dede erkek çocukları severmiş, biraz kızgın Demirel, Marko ile arasının pek iyi olmadığını söylüyor. Eliza başka dünya, kocaman yüzükleri, kolyeleri, incik boncukları varmış, eldivenler şık, hepsi dağıtılmış. Kitaptaki en önemli hikâyelerden biri Demirel’in anlattığı: anneannesinin adını yıllar boyunca “öğrenememiş” Demirel, bir “Emel” demişler bir “Emine”, söyledikleri yalanı bile unutuyorlarmış. Kavga çıkıyor evde, Yahudi İspanyolcasıyla bağırış çağırış, Demirel sorduğunda Fransızca konuştuklarını söylerlermiş. “‘Annemin bu meseleyle bir kavgası var. Annem de teyzem de Müslüman erkeklerle evlendiler fakat teyzem Yahudilikten hiç kopmamayı tercih etti. Anneminki ise bilinçli bir vazgeçişti. Aile toplantılarında, İsrail’den akrabalar geldiğinde filan anneme biri ‘Luna’ diye hitap ederse, o ‘Ayten’ diye düzeltir. Annem evlendikten sonra adını değiştirdi ve Ayten yaptı. Kendisine İspanyolca bir şey sorduklarında Türkçe cevap verirdi.’” (s. 50) Şalom görünce kızıyor, pasaportuna İsrail damgası vurdurmayacakmış hiçbir zaman, anne dahil olduğu gruba yöneltmiş bütün öfkesini. Derin bir yara var tabii, 1934 Trakya Pogromu, Eliza biliyor ama anlatmamış. Demirel’in büyük teyzesi anlatıyor yıllar sonra, “Atatürk bizi orada istememiş,” dediği için sonraki günler uyku uyuyamamış, o lafı söylediği için azap çekmiş ve Demirel’le görüşmemeyi tercih etmiş. Başka röportajlarda geçiyor, Yahudilerin tamamının Mustafa Kemal Atatürk’ü çok sevdiğini söyleyen var, Kanada’ya taşındıktan sonra araştırmalarının sonucunda Atatürk’e eleştirel gözle bakılması gerektiğini söyleyen var. Ender’in doğrudan meseleyi kurcalayan sorusu yok, konuşanların dile getirdiği kadar. Yoel Levi’nin dediklerine geliyorum, Ender aile yadigârını soruyor, Levi’nin cevabına güldüm: “‘Kenarları olan bir kokteyl bardağının uzunu gibi bir zımbırtı.’” (s. 62) Büyükbabanın evinde dururmuş bu, Şabat‘lık, yemekte, işte, çekirdektir, balığın kılçığıdır, onları koymak için. Büyükbabasının annesininmiş o, Levi dördüncü jenerasyon. ABD’ye taşındıktan sonra yanında bir şey götürecek, bu zımbırtıyı istiyor, ailesi şaşırıyor. Yahudilikle kurduğu en önemli bağ Şabat, dinle hiçbir ilgisi yok, hayatında en keyif aldığı anlara şahit olmuş nesneyi istiyor sadece Levi. İlginç, büyükbabası mı, biri daha sadece o nesneyi istemiş de almış. İki türlü yer değiştiriyor bu yadigârlar, önemli anlarda nine, dede, anne veya baba teslim ediyor son jenerasyona, diğer türlü de ölümlerden sonra ev boşaltılırken seçiliyor, götürülüyor. Çok eskiye dayanması gerekmiyor bu arada, bir neslin yaşamında yer alması yeter. İlana Navaro anneannesinin kahve fincanını almış mesela, her gün kullanılan bir fincan, antika değeri yok. Türk kahvesi sevmiyormuş Navaro, yine de ara sıra yapıp içiyormuş, özellikle doğup büyüdüğü yerleri, ailesini özleyince.
Tamamen kaybolmasın diye onca anı, söylence, acı, sevinç, hepsi yadigârlarda. Ender’in araştırması kıymetli, okunsun isterim.












Cevap yaz