Richard Yates – İyi Bir Okul

Stoner havası, kolej ortamı, İkinci Dünya Savaşı, orta-üst sınıfın arasına karışmış alt sınıftan çocukların var olma çabaları, yalnızlığın yaptırdığı tuhaf şeyler. 1940’lardan ABD manzaraları kısaca, okul örnekleminde berrak bakış. “Önsöz”de anlatıcı okula nasıl girdiğine değinmiyor sadece, babasının veda etmek zorunda kaldığı düşleri üzerinden kendi konumunu da belirliyor. New York’ta tenor olarak konser şarkıcılığı eğitimi almış, “muazzam bir yetenek” ve “muazzam bir hassasiyet”. Bütün iyi kitapların okurunu er geç bulacağına dair zottirik düşüncenin diğer sanat dallarında da karşılığı var, etrafındakiler babanın büyük bir sanatçı olacağını düşünmüşlerdir de gerçek dank diye düşmüştür ortaya, sırf şarkı söylemek iyi bir kariyeri başlatmaya yetmez, başka yüz iki tür dinamik vardır işin içinde, baba en sonunda satış temsilcisi olarak sürdürür yaşamını. Kırk yaş, elli, toplaşmalarda şarkı söylemesini istediklerinde gülümser, elini şöyle bir sallar, “geçmişte kaldı” jesti. Anlatıcı son bölümde babasının bu hareketini hatırlayacak, okulun kapanmasından ve ölenin ölmesinden sonra -çocuklar on sekiz yaşlarını doldurur doldurmaz askere giderler, kimi Iwo Jima’da, kimi bilmem ne cehennemde ölür, hayatta kalanlardan bazılarıyla karşılaştığında eski günleri anar anlatıcı- elini şöyle bir sallayacaktır geçmişi anımsamak için. Anlatı okul yaşantısını merkeze alır ilk ve son bölümler hariç, anneyi de babanın yanına koyduktan sonra okula gidelim. “Heykel sanatı ve aristokrasi fikri eşit derecede çekici gelmişti anneme hep; böylece, boşandıktan sonra, zenginlerin eserlerini beğenmesini ve onu hayatlarına kabul etmesini arzulayan bir heykeltıraş oldu. Hem sanatsal hem de sosyal emelleri her seferinde, hem de çoğu zaman utanç verici biçimlerde düş kırıklığıyla sonuçlanıyordu ama ara sıra her şeyin güzel sonuçlanacakmış gibi göründüğü umut veren anlar da oluyordu.” (s. 10) Tesadüfler sonucu tanıştığı bir kadın tavsiye eder Dorset Akademisi’ni, oğlan için ideal okul. Neyse o ideal. Uzaktan bakınca sıradan bir kolej gibi görünüyor, hatta sıradan kolejin de altı, spor takımlarının diğer okulların takımlarının bulunduğu liglere katılmaları okulun hamisince yasaklanmış, öğretmenleri orta karar diyelim, Harvard’lı bir iki öğretmen var sadece, “oğlanları gerçekten anlayan tek okul” olması üniformadan ve disiplinden kaynaklanıyor herhalde. Öyle aman aman bir başarısı yok, zorbalık zaten sıradanlaşmış öğretmen Driscoll’un tepkisine bakarsak, vasat okuldan vasat öğrenciler çıkacak. Çıkamayacak da, okulun maddi gerekçelerle kapatıldığı sene mezun olanların hemen hepsi savaşa gidiyor, birkaç ayla daha önce gitmeye “hak kazanan” popüler çocuk hemen ölüyor, bindiği ticaret gemisi New York’tan ayrılır ayrılmaz havaya uçuyor. Eğitim, toplum, her şey sakil görünüyor, bakalım. Anlatıcının da Almanya’ya gittiğini öğreniyoruz arada, babasının verdiği tıraş setini cephede kaybetmiş. Sağ salim dönmeyi başaranlardan bu, vücut bütünlüğüyle ilgili bilgi yok, bir arkadaşının sakat kaldığını karşılaştıkları zaman öğrenecek. Geri dönen şanslılar uzuvlarını veya akıl sağlıklarını bırakmışlar geride, pek az bilgi var konuyla ilgili.

Aşağı yukarı on beş yaşında bu oğlanlar, sporcu olanları gözde, ineklere eziyet edebilirler. Terry Flynn, MacKenzie. Sahne geçişleri çocukların sohbet konularıyla da mümkün fakat anlatıcının tercihi daha çok, örneğin kimya öğretmeni Draper’ı laboratuvarda yatarken bulmuş MacKenzie, çocuk felci yüzünden uzuvları kötü durumdaki sıska adam ev yapımı içkisi yüzünden küfelik olmuş, öğrencisinden eşi Alice’i çağırmasını istemiş. Biliniyor, o sıra kadının Fransızca öğretmeni La Prade’la yatakta olup olmadığını sorarak espri yapıyor çocuklar, seviştikleri ve ilişkilerinin sallandığı bölüme geçmeyeceğiz hemen, daha sonranın mevzusu. Da, çizgisel ilerlemenin sakıncası yok, Alice eşiyle aynı yatakta yatmıyor, ilişkileri çoktan bitmiş aslında, La Prade duymak istediği her şeyi söylüyor kadına. Zamanı gelince ordunun çeviri işlerini yürütecek, ayrılacak okuldan, Alice’in kalbini daha fazla kıramayacağı noktada eşine kötü davrandığını anlayacak kadın. Draper’ın arkadaşı Driscoll her şeyin farkında, Draper’ın her şeyin farkında olduğunu da öğrenecek sohbetleri sırasında, yakın arkadaşlar. İşin intihar teşebbüsüne gideceğini anlayacak kadar yakın değil. Etkileyici: orta karar kazancıyla çok sağlam kemerler almıştır Draper, o zamanlar her şey kalitelidir, bir düğümcükle insanın kendini asabileceği kadar. Masayı bir türlü deviremez Draper, ayakları bükülmüştür, inmenin çıkmaktan çok daha zor olduğunu anlaması vurucu. Eşine çok güzel olduğunu söylemiştir evden çıkarken, elbet barışırlar, sonuçta ölmemiştir, Amerikan barışı, belki tekrar sevgi ama eşinin La Prade’la geçirdiği bir buçuk yılı ne yapacak? Her karakterin büyüklü küçüklü kırıklıkları var böyle, okul hayalleri öğütüyor. William Grove merkeze en yakın karakter, okula gelir gelmez zorbalanmaya başlıyor, dersleri kötü olmasına rağmen okul gazetesinin editörlüğünü yapmak istiyor çünkü bir şey yaparsa, yapabilirse, uğraşının sürerliliğini gösterebilirse saygı görecek, en azından uğraşmayacaklar artık. Başta korkunç, çocuğu odaya tıkıp üstüne çullanıyorlar, tıraş ediyorlar orasını, handjob başlıyor. Ereksiyonunu dizginlemeye çalışıyor Grove, boşalırsa tam rezillik, neyse ki başarıyor. Bıraktıkları zaman bakıyor, Flynn sike eğilmiş, hâlâ uğraşıyor kan ter içinde. Öğretmenlerin göz yumduğu eziyetlerden biri bu, kendi çocukları da aynı eziyete maruz kalmalarına rağmen. Biri kurtarıyor çocuğunu, gençlerin yaptığı saçma sapan şeylerden biri olduğunu, çok da önemsememesi gerektiğini söylüyor çocuğa, erekte olduysa bu onun “arızalı” olduğu anlamına gelmezmiş. Kodları böyle ince ince veriyor Yates, on numara.

Savaş başlıyor, beden eğitimi öğretmeni hemen parkur ayarlıyor çocuklar için, askerliğe hazırlık. Okulun ’38 mezunlarından biri Pasifik’te öldürülmüş, okul gazetesinde haber. Militarizm yükselmiyor öğrencilerin arasında, muhabbetlerde geçtiği de söylenemez, okulun kendi gündemi kaplıyor yaşamlarını. Küçücük bir bölüm, belki anlık duygulanımlar görülüyordur, vatanla milletle ilgileri propagandanın cılız ayarınca. Gerçi savaşa gittiklerine göre elbet etkileniyorlar, anlatıcı yansıtmıyor sadece. Nadiren yansıyan: “Beğeneceklerini biliyordu. Ah, Tanrı onları korusundu, beğeneceklerini biliyordu, şiiri yüksek sesle okuyuşunu beğeneceklerini de biliyordu. Üstelik şiir onlara fazlasıyla uygundu: Ne de olsa çok geçmeden onların bindiği askeri gemiler de yola çıkacaktı, davullar artık onlar için çalmaya başlıyordu.” (s. 42) Feda edilebilir insanlar bunlar, savaştan yırtacak kadar servet sahibi olmayanlar. Ya da aileleri yeterince gazlanmış, hangisiyse. Kızlar savaşa gidenlerle birlikte olmak istiyorlar, öğrencilerden birinin sevgilisi bir askerle nişanlanıyor mesela, Edith Stone’un hikâyesi de benzer bir sonla bitebilirdi ama petrol yüklü gemi havaya uçuyor. Larry Gaines sağlık sorunları yüzünden silahlı birliklere alınmasa da ticaret filosunda görev alacak, lojistikten sorumlu birim diyelim, savaşa malzeme taşımaca. Edith hemen âşık oluyor çocuğa, ailesi rıza gösteriyor, ne kahraman çocuk sonuçta! Larry’nin planında Cezayir gibi bir yerde bakirlikten istifa etmek ve öğreneceği seks tekniklerini dönüşte Edith üzerinde denemek var ama Edith hızlı davranıyor, uygun bir zaman sevişiveriyor. Son gün, ardından yola çıkış ve kara haber, okulun gazetesinde yazmak çok zor ama üstesinden geliyor Grove, topluluğa kabul ediliyor artık. Alt sınıflardan bir çocukla basılan yakışıklı sporcu doğrudan dışlanıyor, bir daha hiçbir etkinlikte çağırmıyorlar onu, kırmızı çizgiler belli. Okulun kapanışı, silah altına alınma, 1950’lerin ortalarında eski dostlarla buluşmalar ve babanın salladığı el, her şey geçmişte kaldı.

İyi roman, denk geliniz.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!