Elisa Shua Dusapin – Sokço’da Kış

Kasabaya bir yabancı gelir, Duras’ın sesini günümüze taşıyan anlatıcının hikâyesine eklenir. Nedir, cümleleri öykü gibi, giderek bilmece çözercesine okumak gerekir. “Bakışlarını beni görmeksizin bana yöneltti. Sıkkın bir tavırla, başka bir yer bulana kadar birkaç gün kalıp kalamayacağını sordu.” (s. 9) Küçücük bir yer Sokço, Yan Kerrand neresine sığışacaksa. Kuzey Kore sınırına altmış kilometre, sağında okyanus, solunda sıradağlar, dönerken tersi, nüfus seksen bin. 1968 doğumlu Kerrand, fotoğrafta daha genç, paltosundan dolmakalem çıkarıp formları imzalıyor. Bilgisayarın üzerindeki kedi heykelini -biblosunu?- dikkatle inceliyor, etraftaki tozu, anlatıcı kendini savunma ihtiyacı duyuyor. Köhnelikten o sorumlu değil, sadece bir aydır orada çalışıyor. İhtiyar Park o kadar özeniyor demek, homurdanmak dışında pek bir iş yapmıyor, savaş sonrası dönemin yaşlılarından. “Dolgun memeleri andıran” Ulsan tepelerine kadar uzanan sahili görüyor anlatıcı, havanın açık olduğu günlerde yaşadığı yeri biliyor, oysa hiçbir turist rehberinde Park’ın yeri geçmiyor. Kablosuz internet şifresi “ilovesokcho”, hepsi bitişik ve küçük harfle. Yazlık bir yer, kışın yapacak pek bir şey yok. Yüzünü estetik operasyonla estetik hale getiren bir Japon var, bir de Kerrand, başka kimse kalmıyor otelde. Epizodik anlatı, kısa bölümlerin ilkinde yeterince malumat sahibi oluyoruz. Anlatıcının cümleleri kısa, azıcık kesik. Neyi anlattığı, neyi anlatmadığı, ikisi birbirini belirleyecek, örneğin kilosuna pek değinmeyecek anlatıcı da gündelik yaşamda, örneğin aşçı annesinden yemek almaya gittiğinde ortaya çıkacak bu. Gedikleri anlatılanla açacağız. Anlatılması tercih edilenle. “Babamın annemi baştan çıkarıp da hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmasından yirmi üç yıl sonra, Fransız kökenim hâlâ dedikodu malzemesi olmaya devam ediyordu.” (s. 11) Anlatılmayacak hikâye, meğer ki bilsin anlatıcı, gediklerin kendiliğinden dolması için yeterli veri yok ki okur iştirak etsin. İyidir aslında, derstir, her şey bir işe yaramak zorunda değildir. Sırf bu veri bile anlatıcının Kerrand’a ilgi duyduğunu imleyebilir, aradaki zamansal uçurumu fark etmeyebiliriz, bir süre sonra anlatıcı mastürbasyon yaparken çıkardığı sesleri yan odadaki Kerrand’ın duyup duymadığını elbet merak edecek, sonra telaşlanacaktır ama cevabı bilir tabii, söylememesine rağmen adamdan etkilendiğini bildiği gibi. İki olayın arasında çok karşılaşırlar, kısa konuşmalar, Kerrand’ın anlatıcının yaptığı yemekleri yememesi, yemeğe inmemesi hatta iletişim kurmak için uğraşmaması görünür ama açıklanmaz. Duygularını hiçbir zaman deşmeyecektir anlatıcı, ikinci veya üçüncü kez yemeğe inmediğini söyleyecektir Kerrand’ın, sebeplerle sonuçlara odaklanmaz, sadece günlerin gelip geçişi söz konusu. Biber sosu bitmediyse annesinden biraz daha almasına gerek yok, zayıfladığı doğru olmayabilir zira litrelerce sütlü kahve içiyor sabahları, ahtapotlar küçücük, havuçları doğrarken bıçağın çeliğindeki yansımada dilimlenmiş sebzelerle parmak etleri iç içe. Yine bir uçurum: başta görmeksizin yöneltilen bakışlar, sonra Kerrand’ın eli kesiğe değince rahatsızlık hisseden anlatıcının uzaklaşması. Dikkati dağıldığı için kesiyor elini anlatıcı, bu kadarı yeter aralarındaki gerilimi anlamak için. Saat yedide, yan odada yemek yenecek, Kerrand kan olduğunu söylüyor. Kan var. Kan hep var, parmak kesilmese de orada, görünür olduğu için iğrendiriyor mu? Görünmediği sürece iyi. “Gözlem, tiksinti, ironi. Ses tonundaki anlamı çözemedim. Bu sırada dışarı çıkmıştı.” (s. 13) Kerrand boş levha gibi dolanacaktır ortada, anlatıcının dolduramayışı da dolanacaktır, sarmal. Belirginlik hikâyeden çıkar gider, anlatıcının sevgilisi Jun-oh yakışıklıdır, Seul’a gidip mankenlik ajansına yazılır, telefonda ayrılmak istediğini söyler anlatıcı. Fransız edebiyatı okumuştur üniversitede, anlatıcı bir kez söyler söyleyeceğini ve yok eder, yaşamına dair bilgiler o kışta, Sokço’da belirdiği gibi kaybolur. Kerrand ortaya çıktığında sohbeti ilerletme aracı olarak kullanılana dek. Normandiya’yı bilir Kerrand, anlatıcı da bilir, Maupassant yazmıştır ama yoktur artık, en azından Kerrand’ın Normandiya’sı öyle değildir. Anlatıcıya göre Sokço gibidir. Koşutluk. Sokço yaşamı, kişisel tarihi unutma yeri değildir, ama, bir tür kurtuluş mu sunar, ağır çekiyorsa insan oraya gelip yükünü bırakabilir. Doğar doğmaz omuzları çökenler için baştan unutuş. Anlatıcının aklına gelir miydi kan, Kerrand üstünün başının kan olmasını istemediği için kıyafetlerini yıkamaya vermediğini söylemese, çizgi romanla da ilgilenmeyecekti ülkesindeki eğilimin aksine, bir diğeriyle kendini oluşturan karakter. Kerrand keza: “Kalem bir kadın yüzü belirene kadar yoluna devam etti. Biraz fazla iri gözler, küçücük bir ağız. Çok güzeldi, orada durması gerekirdi. Ama Kerrand dudakları yavaş yavaş bükerek, çeneyi biçimsizleştirerek, bakışı bozarak yüz hatlarının üzerinden geçmeye devam etti. Sonra kurşunkalem yerine bir dolmakalem ve mürekkep aldı ve kadın biçimsiz kara bir lekeye dönüşünceye dek, mürekkebi ağır bir kararlılıkla kâğıda yedirdi. Kâğıdı masanın üzerine koydu. Mürekkep yere damlıyordu. Bir örümcek bacağında yürümeye başladı, onu kovalamadı. Eserine bakıyordu. İçgüdüsel bir hareketle, kâğıdın bir köşesini yırttı. Çiğnemeye koyuldu.” (s. 21) Serinin onuncu cildi üzerinde çalışıyor Kerrand. Belki. O an hazırlanıyor da olabilir, anlatıcının izlediğini hissetmemiş midir, çizdiğini yok etmek için dünyanın öbür ucuna gitmesi gerekiyor belli ki. Haber vermeden gittiğinde anlatıcı yine sıradan günlerini anlatacaktır, her gün ne yapıyorsa onu, mürekkep izine bir kezcik dikkat çekerek. Kaybolur. Kerrand, anlatıcı, çizim, yazı. Yaşam? Anlatıcının bavulu karıştırması meraktan değil sırf, bariz kaygıdan. Güzelce katlanmış giysiler, boş çizim defterleri, mürekkep. Kerrand silmiş, anlatıcı da siliyor ama mürekkep lekesi kalacak. Kerrand’ın geride bıraktığı aslında, bavuldan kendine hikâye mi çıkaracak anlatıcı, adamın şoförlüğünü yapmayı kabul edip Kuzey Kore sınırına gittiğinde umduğu bir şey mi vardı, nesnelerin nüfuzu: “Örtüyü açtım. Çizim yaptığı akşam üzerindeki gömlek düştü içinden. Onu parmaklarımın arasında buruşturunca, ketene hapsolmuş kokusu açığa çıktı.” (s. 40)

Fugu balığını pişirmek için lisans gerekir, annesi kasabanın tek lisanslı aşçısı olan anlatıcı yer, biraz daha yer, midesi bulanır ama annesi kâseyi doldurdukça doldurur, midesi bulanmaya başlar anlatıcının, içer ve yer, yer ve yer, annesi memnuniyetle bir börek daha sipariş eder ve yemek yerken çok güzel göründüğünü söyler. Gözyaşları, yutkunma, pansiyona kadar güçbela yürür anlatıcı. Annesi Jun-oh’la evlenip evlenmeyeceğini sormuştur, daha da neler sormuştur, Kerrand’ın zincirini kırması anlamlı. Anlatıcı başka bir zincir bulmuştur. Sokço’yu gerçekten gözlemlemediğini söylüyor bir yerde, Kerrand olmadan düşünemeyeceği bir Normandiya, Sokço için bir diğeri ortaya çıkmadığı içindir, gediğin açılmasından kastım. Anlatılanla eksilen bir yaşam, ilginç bir şekilde anlatılan değil de eksilen görünür daha çok.

Sokço’da iş ilanları. Kınkanatlı masaya tırmanıyor, Park öldürmesini söylüyor ama anlatıcı hiçbir zaman öldürmezmiş, pencereden dışarı atıyor. İstediği zaman ölecek. Anne okul çıkışına gelir, kimseyle konuşmazmış, pek az kişiyle görüşürlermiş. Televizyon, plaj. Hatırlanacak ne var. “‘Savaş sizin kumsallarınızın üzerinden de geçti, evet, ama her şeye rağmen, savaşın izlerini taşısa bile, orada hayat devam ediyor. Buradaki kumsallar öyle uzun zamandan beri süren bir savaşın bitmesini bekliyor ki neredeyse bunun gerçek olduğuna inanmayı bıraktık. Bu yüzden oteller inşa edip dekoratif ışıklar asıyoruz ama her şey sahte, iki falez arasında tel tel dağılan bir ip misali, ne zaman kopacağını bilmeksizin üzerinde bir cambaz gibi yürüyoruz, arafta yaşıyoruz. Bir de bitmek bilmeyen şu kış!’” (s. 64)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!