Doğan Hızlan – Edebiyatımıza Dipnotlar

Şairlere toplu bir yargıyla bakarız, çoğu zaman ayrıntısına inmeyiz; ben bu ayrıntıyı yakalamanın o şairin daha iyi anlaşılmasını, ondan ve eserinden tat alınmasını sağlayacağı kanısındayım.” (s. 8) Hmm. Eleştirmenin, denemecinin işlevini/işlevlerini/işlevliklerini/işlevsiliklerini sayıyor Hızlan, yapmaya çalıştığı şeylerden biri okura edebiyatın ustalarını, yeni kuşaktan temsilcilerini tanıtmak. Eleştirmenlere düşen bir vazife, edebiyat tarihçisinin işini zaman zaman denemeciler, eleştirmenler yüklenirmiş ülkemizde. Sık sık yinelermiş bunu Hızlan, bir kez daha yineliyor, belli ki daha da yineleyecek sesi duyulana kadar. Yeni bir yaklaşım getirdiğini umuyor şairlere, ne getirdiğini göreceğiz, iddia büyük. “Elbette eleştiri bir roman, öykü kitabı gibi bir solukta okunmaz. Ama bunlardan birini okurken, bir eleştirmenin düşüncesine gereksinim duyarsınız. O yazılarla yeni keşiflerde bulunabilirsiniz. Bir öyküden yola çıkıp onun bütün dünyasını kuşatabilirsiniz, bir şiirden bütün şiirlerin gizini çözebilirsiniz. Eğer böyle bir şey olacaksa ne mutlu bana.” (s. 8) Oluyor mu böyle bir şey, olur herhalde. Eleştiri okurken eleştiriyi yazanın düşüncelerine mi, bir başka eleştirmenin metni açıklamasına mı gereksinim duyuyoruz, bilemiyorum. Hızlan da bilemiyor bazı şeyleri: “Kitabın özelliğini mi anlattım, yoksa eleştirmenin, denemecinin sizin tadıcınız olduğunu mu, bilemiyorum?” (s. 8) Tüylerim diken diken olur, o an ölmeyi dilerim “lezzet”le karşılaştığımda, “lezzetli bir dil”, “lezzet dolu bir roman”, en iyisi tadıcıya başvurmak. Hep tadılsın isterim okuyacağım şey, birileri kaşık sallamış olsun önceden de fikirlerini alayım çünkü başkasının fikri olmadan herhangi bir metni seçebilecek kadar ehil değilim. Hızlan elbet ehil, kitabın özelliğini anlatırken aslında kendi özelliklerini anlattığından yargılarını çok önemsememiz gerekiyor. Denemeciliği tamam, eleştirmenliğini sırf kanona oturtma çabası olarak görürsek o da tamam. Kitaptaki yazıların önemli bir kısmı armağan türü kitaplarda yer aldığı için olumsuz bir eleştiriye rastlamayacağız zaten de dağıttığı mavi boncukların çoğu da Hızlan’ın değil, alıntıladığı çok sayıda yazarın. “Eleştirmenler, incelemeciler, Huzur‘la ilgili yazılarında eksen olarak müziği almışlardır. Zaman zaman yorumlar ortak bir noktada buluşup tekrara yol açar. İnsanlararası ilişkinin anahtarı müziktir. Geçmişle bağlantımızın da anahtarı odur.” (s. 16) Hızlan’ın yazısı bahsettiği tekrarlardan biri, geleceğim de müziğe romandan hareketle vazife çıkarmak, meh. İşlevi var ama bir karakter başka bir karakterle birlikte yürürken müzikten, kültür ikiliğinden konuşmalarını cımbızlayıp yorumlamak tutmaz. Aynı mantık: yaklaşan savaş üzerine de konuşuyorlar, savaşın daha önemli bir anahtar olduğunu da söyleyebiliriz. Neyse, “Kahramanı Musiki Olan Roman”dan girdik, Hızlan’ın mutlak doğrularına donk diye çarptık. Söyleye söyleye dilinde tüy bitmiştir Hızlan’ın, bazı şeyler bazı şeyler yapılmadan asla anlaşılamaz, bazı meseleleri bazı yazarlar kadar eşeleyen başka bir yazar yoktur, bir şey bir şeyle tokuşmadan onu tam olarak anlamak tabii ki mümkün değildir. Gibi. Tanpınar’ın müzikle ilişkisi, metinlerindeki müzik, tonla araştırma var bununla ilgili, bir de Hızlan yazmış işte: Mahur Beste‘nin başındaki ithaf olsun, Tanpınar’ın karakterlerini bazen müzik zevkleriyle tasvir etmesi tam müzik fenomenidir, hatta ortamı bile müzikle anlatır Tanpınar. Batı müziğine elbet hayrandır, bir röportajında dediği gibi Garp müziğini dinledikten sonra asıl çalışma evresi başlamıştır hayatında, fakat Türk musikisi daha bir sinmiştir metinlerine. Huzur‘un asıl kahramanlarının İstanbul ve musikimiz olduğunu söyler, yeni musikimizin eski musikimizi Garplı anlayışla, Garplı ustaların yaptıklarıyla birleştirerek doğabileceğini belirtir, bu bir türbedarlık veya mazi hırdavatçılığı değildir de bu toprağın macerasıyla insanlığın macerasını birleştirmektir. Mustafa Baydar’ın 1957’deki “Diyorlar ki: Ahmet Hamdi Tanpınar” nam söyleşisinden bunlar, Hızlan alıntılamış, sonra Tanpınar’ın eserlerindeki müzikle ilgili en kabak bölümleri anlatmış. “Bakın, Tanpınar böyle diyor, Tanpınar böyle yazıyor, bence de böyle.” Çok hoş bir bölüm var yazıda, Hızlan müziğin herkes için aynı önemi taşıyıp taşımadığını sorguluyor, ona göre birçok kişi için müziği özetliyor: “Müzik, sadece arkada, dinlenen, başka bir işle meşgulken kulağa gelen bir şey değildir. Müzik, fonda duyulan ezgiler toplamı değildir. Kendi başına, insanın kendini ona vererek dinlemesi gereken bir sanattır.” (s. 13) Spektaküler bir yorum. Tanpınar’ın “bu görüşü eleştirmesi nasıldır, şöyle: “Alaturkayı, alışmış sularda gezer gibi, bir de bazen yarattığı curcuna havası için severdi. Ona göre musiki ve her şey, şu zaman dediğimiz boşluğu doldurmak içindi.” (s. 13) Görünen o ki Tanpınar çok iyi yakalamış Hızlan’ın fikirlerini, romanına öyle bir katmış ki Hızlan olmasa anlaşılamayacaktı belki. “Yarına kalmayacağı korkusu”nu da aştı böylece, Hızlan’ın yazıyı yazdığı sıralarda eski kayıtlar CD halinde çıktı, Tanpınar kaybolup gitmesinden korktuğu eserler konusunda rahat etmeli artık. Ayrıca Nuran’ın, Mümtaz’ın “muayyen makamlardan öteye pek az geçmeleri” Tanpınar’ın kendi müzik bilgisinin de göstermeleri. Bilinir, Tanpınar müzik bilgisini olduğu gibi karakterlerine boca etmiş, adeta bacanak olmuştur onlarla, bu durumda romanla müziği nasıl ayırt etmek gerekir? “Romanla müziği bu kadar yapışık görürsek, elbette yargılarımız farklı olur ama romanı kendi başına bir edebiyat ölçüsüne vurursak sonuç gene başka bir yaklaşıma doğru yol alır.” (s. 19) İnanmıyorum.

Tanpınar’ın nesriyle şiirindeki Bursa var bir sonraki yazıda, bak, bunu gerçekten defalarca okudum Hızlan’dan: “Kentleri edebiyatçıların satırları, mısraları eşliğinde gezmeyi tercih ederim. Elbette bu klasik anlamda bir rehber (guide) değildir ama, o yerin ruhunu ancak o zaman hissedebilirsiniz.” (s. 21) Metin Kaçan’ı okumadan Dolapdere’de dolaşan aveller, sözü size, başka türlü anlamanız mümkün değil canım. Ha, bir de Bursa’yı tanımak istiyorsak tabii ki şiirde geçen isimleri, yerleri bileceğiz, bilmeden Orhan’ın “şiirsel kuşatmasını” nasıl bileceğiz, “Orhan zamanından kalma bir duvar” bize ne anlatabilecek ki? Fahriye Abla’nın bir Erzincanlıya varmasını herhangi bir Erzincanlıyı tanımadan, bir Erzincanlıyı tanıyan okur kadar hissedebilir miyiz yoksa her şey kafiyenin bir oyunu mudur, Yeşil Türbe’yi bilin en azından da şiire topuklarınıza kadar batın yani. “Gerçekten de Bursa meydan çeşmeleri, köşe çeşmeleri ve diğer bilumum suyla ilintili özellikleri dolayısıyla ayrıca anılmalıdır. Belki alakasız gelebilir ama bugün süpermarketlerde satılan içme sularının büyük çoğunluğunun membaı Bursa ve çevresidir.” (s. 27) Lan oğlum bir şişe Özuluabatlı içmeden bu şiiri nasıl anlayabilirsin. Bak, bir bölüm daha var, “Bursa’da Zaman”daki zaman olgusu, Bergson mergson, “edebiyatta tekrarlanan akisler”, yüz sekiz bin makale okuduk değil mi şu sıçtımın derslerinden geçmek için fakültede, asgari profesörler profesör olabilmek için asgari sayıda, cort metinler yazmışlar da suyunun suyunu dökmüşler, onlardan sorumlu tutulmuşuz falan, yani Hızlan’ın iddiası şiirlerin, şairlerin bombastik yönlerini göstermek olduğu için söylüyorum, yeterince maruz kaldık bu zottirik metinlere. Kalmamışız. “Babasından dinlediği Bursa ile kendi gördüğü Bursa’yı mukayese eder Tanpınar. Bursa’yı Orhan’ın zamanından kendi zamanına, hatta yazıyı kaleme aldığı zamana kadar götürür ki, yüzlerce yıllık bir zaman dilimini kapsar bu. Oysa şiirdeki zaman, yüzlerce yıllık birikimin ve o anki hissiyatın bir araya gelerek yaşattığı zamandır!” (s. 29) Aman Allah! Mümkün mü böyle bir şey lan?!

Magnifik bir metin, gerçekten kainatın okuması gerekiyor ki hiçbir varlık eksik kalmasın.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!