Ignazio Silone – Luca’nın Sırrı

Toplumsal kodun çözülmemesi için suçsuz bir adamın müebbet hapse mahkum edilmesine ses çıkarmamak. Birbirini destekleyen yapılardır, Garibaldi’nin önayak olduğu birliğin korunmasıyla Katolik evliliklerin, ailenin korunması ayrı düşmez, hele ilki nice savaştan, siyasi belirsizliklerden sonra zar zor tesis edilmişse, henüz, insanlar toplumsal huzurun korunması için dostlarının hapse girmesine ses çıkarmayacaklardır. İdam cezası her şeyi daha ilginç kılardı, o zaman eşiğin aşılıp aşılmayacağını görürdük. Luca’nın dönüşüyle birlikte kırk yıldır kapalı defterler açılmaya başlayınca karakterlerin davranışlarının evrimini izlemek ilginç: inkâr, teslimiyet, itiraf, yine de her şeyi açıklamıyorlar, örneğin cinayete kurban giden kişinin neden öldürüldüğünü söyleyen yok, hakim aldığı kararın arkasında duruyor da yasaları söylediği kadar gözetiyor mu, yoruma açık. Luca’nın suçsuzluğunun örtbas edilmesi kolektif bir suç değil de bir nevi zorunluluk olarak görülüyor, hikâye bitesiye karanlık sürse de diyaloglardaki çatlaklardan sızan ışık yeterli. Tam bir polisiye değil zaten bu, Luca’yı yaşamdan koparan olaylar zincirinde, en yakın arkadaşları dahil, kimin neyi neden yaptığını anlıyoruz anlatı ilerledikçe.

Pozitif hukukun ötesinde örf ve âdet hukukunun infaz gücüne değinebiliriz, aradaki farkı azıcık karikatürleştirme yoluyla gösterir Silone, davanın hakiminin “yasa da yasa”, “hukuk da hukuk” diye tutturmasında yeterli şüpheyi oluşturacak somut olguların eksikliğini göstermeme çabasından ziyade köylülerin verdikleri karara uyma güdüsünün etkisi ne derecedir, okura kalsın da cinayeti işleyenin Luca olduğundan kırk yıl sonra bile o kadar emin olması devletin hukuki açıdan o kadar da devlet olmadığını gösteriyor tabii. Yapı tepeden paraşütle bırakılmış, kurumlar oluşturulmuştur, kararların denetlenmesi için başvurulacak yerler vardır ama takip olduğu gibi bırakılınca toplumun adaleti geçerliliğini korur. Birey ne kadar ayrışırsa ayrışsın, romanda Luca’nın yaptığı gibi, karara hiçbir itiraz etmez, yaşamının geri kalanından feragat ederek sevdiği insanları acı çekmekten korumaya çalışır. Katil belli değil, cinayet, karakterler hikâyenin başka yanlarını anlattıkça hırsızlık da çıkıyor piyasaya, gerçekte nedir peki? Âşık olmuştur Luca, Ortensia’ya tutulmuş, kadın civardaki zenginlerden biriyle evlendikten sonra da kalbini köreltememiştir. Komşu köylü, Perticara’lı Lauretta ile evlenmesini her şeyi bilen kadınlar salık verir, annesi Teresa, Ortensia, işler yoluna girecektir nihayet. Öyle korkunç bir aşk, anlaşılabilir ama o topraklarda barınması zordur zira norm aşkın o kadar da özgürce yaşanmaması gerektiği üzerine kuruludur. Andrea sorgular karakterleri, yıllar sonra köyüne dönebilmiş “siyasi” Andrea çocukken Teresa’yla birlikte mektuplar yazmıştır Luca’ya, hikâyeyi çok iyi bildiği için hapisten çıkar çıkmaz köye dönüp gizemi kolaylıkla çözebileceğini düşünür belki, her şeyin karmakarışık olduğunu fark etmesi çok zaman almaz. Şu da var, politik anlamda güçlüdür Andrea, namlı bir partizan, Roma’ya gidip partisinin işleriyle ilgilenecek -İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrası, dönemin siyaset sahnesini öğrenmek okurun elinden öper- ve belediye başkanı olacaktır büyük ihtimal, saygı duyulan biri olduğu için konuşmak istediklerinin çoğuyla konuşur, gizi orasından burasından aydınlatmaya başlar, son sorguya kadar işin nereye gideceğini kestirebilmek beyin jimnastiği. Sınır hep vardır ama, Andrea yetiştiği koşulların etkisiyle köyün gerçekliğine uzak düşmüştür biraz, öğretmen olarak çalıştığı yıllarda devletin somut görünümünü ve nüfuzunu benimsemiştir de köyü unutmuştur, devletin köylere inip inmediğini bu olayın ardını araştırırken öğrenecektir. Temel noktada anlaşamazlar zaten, Lauretta’nın teyzesi Agnese’yle konuşurken sürekli sözü edilen suçun ne olduğunu anlayamaz Andrea, anlayamadığını açık açık söyler. Agnese’nin cevabı: “‘Aman Tanrım, sözünü ettiğimiz suç. Erkekle köpek arasında bir fark olması gerek. Erkek dediğin kadınla olan ilişkisini kesinlikle evlenerek çözümler ve orada biter iş, sözü edilmez bir daha bunun. Burada yaşamak, yılın her günü kan ter içinde kalmak anlamına gelir. Güç bir şeydir yaşamak. Bilmiyorsundur belki bunu.’” (s. 119) Basit: köylü zar zor geçiniyor, devlet “yeni” kurulduğu için muhtemelen daha zor geçinecek, açlıkla boğuşacak çünkü yeni vergiler, mevcut vergilerin artışı kapıda, ayrıca kuraklıktı, hastalıktı derken platonik aşk yüzünden kafayı yiyen bir adamın yaratabileceği toplumsal sıkıntıyı dindirebilecek tahammül, güç yok. Hayatta kalmak için sarf ettikleri emeği bölmek istemiyorlar hatta iş gücü gelecek diye başka bir köyden eş “alıyorlar” Luca’ya, köy ekonomisini düşününce her şey mantıklı fakat Luca’nın o durumda bile Ortensia’nın peşini bırakmaması, eh, son damla artık. Kimin söylediğinin bir önemi var mı, Andrea’nın son derece namuslu, can sıkıcı biri olduğunu söyler köylülerden biri, ihtimal ki gerçekten suç işlememiştir Luca, yine de “o ülkede hiçbir aşağılık insan suçsuz Luca’nın vicdanından taşıdığı felâketle karşılaştırılabilir bir felâkete yol açmamıştır”. Suç işlememiştir ama “vicdandaki felâket” en büyük suçtur zaten, cezası kesilmelidir.

Ayrıntılar. Luca’nın köye dönmesiyle başlar her şey, ölmek üzere olan biri kırk yıl önce işlediği cinayeti itiraf etmiştir de serbest bırakılmıştır Luca. Korkarlar, kamu düzenini bozacağını düşünen çoktur, başçavuşla belediye başkanının konuşmalarından işin kolluk kuvvetleriyle ilişkisine bakarız da yine kuşak çatışmasına şahit oluruz: genç belediye başkanı suçsuz bir insanın geri dönmesinin kamu düzenini nasıl tehlikeye sokabileceğini anlamaya çalışır, çavuş yalancı tanıklardan, gerçeği açıklamayanlardan bahseder ki babasından dinlemiştir hikâyeyi başkan, adamın suçlu olduğuna onca yıl inandıktan sonra Luca’nın suçsuzluğuna hemen inanır. Hakim inanmaz, eldeki verilerin Luca’yı suçlu göstermek için yeterli olduğunu söyler, bir noktaya sekiz farklı yerden bakarız roman boyunca. İlginçtir, kendi savunmasını bile yapmamıştır Luca, suçlu olduğunu doğrudan kabullenmiştir. Annesiyle uzun süre mektuplaştığını düşünürsek ya öfke duymadığına ya da intikam için soğukkanlılıkla beklediğine kani oluruz, köyde hiç arıza çıkarmadığına göre ilk senaryo tutuyor. Bunların yanında Silone aralara toplumsal sorunları da kakar, örneğin köye dönüşünden kısa süre önce Andrea’nın edindiği siyasi güçten yola çıkarak heykel dikmekten bahseder bürokratlar, savaşın kahramanları, vatan evlatları için, Andrea için örneğin, bir heykel. De, halkın üçte biri mağaralarda ve barakalarda yaşarken nasıl olacak, tepki çekilmemesi gereken hassas zamanlarda ne yapacaklarını bilemeyen bir grup devlet adamının gevezelikleri. Andrea’nın yazdığı mektuplar üzerinden başka bir eleştiri, Luca’nın annesi Teresa oldukça zeki bir kadındır ama okuma yazma öğrenmemiştir, öğrenebileceği şartlar oluşturulmamıştır daha doğrusu, kadınlara okuma yazma öğretmek günah değilse de gereksiz kabul edildiği için. Halktan bir kadın birkaç dua bilse yeter, onun için de kuru bellek, tamam. Son olarak yaşlı yargıcın Andrea’yla konuşurken sınıfsallığı göz önünde tutarak Luca’yı dışlamasına dair bir alıntı, aşkın niteliği bile birinin suçlu olup olmadığını kesinleyebilir: “‘Bir kır kasabasında dünyaya geldiniz, değil mi? Öyle değil gibi. Ve görgüsüz bir insanın acılara katlanma yeteneğinin fizik nitelikte olduğunu, açlık ya da dayak söz konusu oldukça acısının geçerli olduğunu bilmiyor musunuz siz? Ama Tanrı esirgesin aşk acısı, sevilen cismin bulunmaması hâlinde beliren mutsuzluk duygusu o cismi düşünmekle beslenir, ne görgüsüz kişiye özgü bir şeydir bu, ne de burjuvalara. Aristokratlara özgür bir ayrıcalıktır bu’ diye ekledi biraz durduktan sonra, ‘henüz aristokrasi varken.’” (s. 66)

İyi roman, Silone’nin diğer romanları gibi tekrar basılmalı.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!