Haldun Taner – Yalıda Sabah

Ferhan Şensoy anlatıyor işte, bilinir. Servis gelir, martılar uçar, daha da çok şey olur dünyada, anlatıcı gördüğünü gördüğü gibi bırakmaz, dünyayı da yorumlar arada. Başladığıyla bitirdiğinin arası birkaç saattir, belki üç. “İn cin uyanmadan denizin üstü boş gibi”, sabahın altısı olsa, iki martı uçuyor, “maçtan önce ısınmaya çıkmış çurçur yedek oyunlara benzetiyor” martıları anlatıcı. Kargalar geceden tünemiş kahvenin yanındaki çınara, Bizans’tan kalan çınar. Kahve herhalde kafe olmuştur şimdi, kargalar yine oradadır. Ağaç kesilmediyse. Kırlangıçlar bacalarda, kısacası hiyerarşiye göre konumlanma. Kayalarda da öyle, üç kaya varmış kuşların konduğu, en güçlüleri en düz kayayı ele geçirirmiş. “Sabahın bu ilk saatleri benim saltanatım. Kırk elli dakika da sürse, bu krallığımın her anını yudum yudum tadarım. Böyle bir tiryakiliğimiz varsa, yaz-kış yataktan beşte fırlamak gerek.” (s. 8) Bir saat geriye çektik balkon sefasını. Sessizlik. Arabalar geçmeye başlayınca “durgunluk iki yerinden bıçaklanıyor”, öyle bir şiddet. Okul servisi. Gün ışımaya başlıyor arkalarda, anlatıcı göremiyor sanırım. Florya’daki “Cumhurbaşkanı köşkü”ne giden helikopter, kuşlar sakin, mideyi doldurmaya bakıyor. “Boşta kalınca belki kızgın, belki şaşkın ve üzgün, bilemem, kuş olmadım ki bileyim, belki de hevesi kursağında kalmışların öfkesiyle, kanada kuvvet o martının tepesinde tur atmaya başlıyorlar.” (s. 12) Kaya operasyonu. Anlatıcı kuş olmadığını tekrarlıyor birkaç kez, ne bilecek, gördüklerinin bir sebebi vardır elbet. Samandağları görünüyor, güz lodoslarında beyaz karları ile Uludağ. Okullu kızlar cıvıl cıvıl, birkaç genç peşlerinde, yüz bulamıyorlar. Kızla oğlan, nerede, parkta, kuytuda sarılıyorlar. Öpüşseler yeri, kanın öyle kaynamasını istiyor anlatıcı, genç onlar. Yaş yaşamış, tepeden görüyor, üçüncü katta. Mühendis bey av köpeğini gezdiriyor, tiki tiki praf, bu yakada da duyuluyor. Komşular, dünya derken öykü bitiveriyor, sabahın işleri.

“Küçük Harfli Mutluluklar”da Nizamettin Bolayır’ın bir gününe şahit oluyoruz, Taner’in bildiğimiz anlatım tekniği. Albay emeklisi, “Spartalılıktan vazgeçmiyor”, atlıyor denize. Yetmiş iki yaşında, çakı gibi, ayda dört kez gusül abdesti alıyor. Eşi Üftade kışları ayırıyor odasını, ince yorganla uyuyacak değil. İkinci evliliği, Bolayır’ın da, çatılan kılıçların altından geçmemişler de o yaşa kadar birlikte yaşayabilmişler, başarıdır. Tavşan kanı çay, yağ kullanmaz Albay, gül motifli, basma örtülü masa. Gündelik yaşamda sık kullanılan eşyalar, gerçeklik. Bolayır’ın oğlu hayırsız şey, memleketteki arsayı mı ne sattıracak, parasıyla ne işe girecekse. Kızını kullanıyor, Aynur’un o avanakların elinde nasıl büyüdüğünü bilmiyor Bolayır, kaygılı, torunu için en iyisini istiyor. Gelinini pek sevmiyor, lüzumsuz harcamalar yaptırıyormuş eşine. Bolayır’ın işi var, bir işte çalışıyor, Paşabahçe Cam Şişe Fabrikası’nda güvenlik şefi midir nedir. Sivil savunma amiriymiş. İdman yaptırmış işçilere, güvenlikle ilgili seminerler vermiş, daha fazlasını da vermek istemiş ama işçilerin isyan etmesinden çekinmiş. Asker değil onlar, zaten canları çıkıyor. Fabrikanın müdürü iyice bir adam, misafiri Bolayır’ın emrindeymiş askerdeyken, bir anısını anlatıyor. Komik aslında da görev bilinciyle söylemiş ne söylediyse Bolayır, astlarından biri erlerden birine yüz kez selam vermesini emretmiş, Bolayır olaya şahit olmuş, selama selamla karşılık vermek gerektiğini söylemiş. Yüz kez. Öyle bir zincir, emirle komuta, Bolayır’ın yaşamının özeti. Aslında emekliye ayrılmayı hiç istemiyormuş, darbeden sonra biraz da zorunluluktan. Profesyonel sporcu ayrıca, Hakkı’nın yanında forvet oynamış millî takımda. Damarlarının yaşı yirmi, eve döndüğünde rakısını eksik etmiyor önünden. Penaltı vuruşları efsane fakat dönüş yolunda denk geldiği çocuklar topu yuvarlıyorlar önüne, bir vuruyor, kaleci kedi gibi atlayıp kurtarıyor. Façası çiziliyor Bolayır’ın, o çocuk İstanbul takımlarının kalecisi olacak kesin. Taner’in de sporculuğu var, bu sahneleri pek iyi anlatıyor.

“Karşılıklı” sıkı öykü. Shakespeare’den alıntıyla başlıyor, yerle gök arasında öyle şeyler var ki Horatio’nun okulda bellediklerinin düşüne bile girmez. Dedim, aklıma Caddebostan’da şahit olduğum kavga geldi. Bir köpek başka bir köpeğe saldırdı, saldıran köpeğin sahibi yaşlıcaydı, diğerinin genç sahibinden yarım ağız özür diledi ama adam sakinleşmedi, polis çağırdı. Yaşlıca olan biraz diklendi, diğeri çok uzaklaşmamasını söyledi. Olayı uzatmamasını istiyorlardı herhalde, etrafında iki üç kişi vardı, bir şeyler söylüyorlardı. Adam dinledi, dinledi, en sonunda isyan etti, “Maşallah herkes de her şeyi biliyor be kardeşim, nasıl da biliyorsunuz her şeyi öyle ya!” diye bağırdı. Bilen insanlar sinir bozuyorlar, biliyorlar, bildiklerini göstermek istiyorlar. Anlatıcı bilenlerden bahsediyor ama bilmek, bilgi çözmüyor her şeyi, bilinmeyenler, mantıkla açıklanamayanlar çok. “Bu girizgâhtan sonra şimdi size bir olay anlatacağım. Bu olay aynen olmuştur. Yıllarca önce bizzat başımdan geçmiştir. Anlatacağım şekilde geçmiştir.” (s. 85) Tiflis’e gitmiş anlatıcı, şarabı, eğlencesi süper, Ruslara göre kaytarmayı çok seviyor Gürcüler. Romancı Simonof uyarmış anlatıcıyı, sarhoş olmasın da alaya almasınlar. Öyküleri çevrilmiş anlatıcının, eline telif ücretini tutuşturuyorlar. Ne yapacak, ülkesine sokamaz o parayı, yiyecek elbet. Saat alsın o zaman, Gürcü şair Abatza Villi önüne düşüyor, yallah saatçiye. Su geçirmez bir saat veriyor saatçi, gösterişsiz ama su geçirmez. Gösterişi kendinden. Filede dört şişe Gürcü şarabı, uçağa biniyor anlatıcı, kolundaki saatin alarmıyla uyanmış da anlamamış neyin öttüğünü, telefona gitmiş eli. Döndüğünde soruyor yazar arkadaşları, oralar nasıl, yemekler nasıl, onlar bunlar nasıl, saati görenler etkileniyorlar. Bir fabrikatörün Amerika’dan gelirken oğluna getirdiği saatle kıyaslanıyor anlatıcının saati, tartışmalar yapılıyor, anlatıcı keyiften dört köşe. Suya düşürdü mü, bakıyor ki saat çalışmaya devam ediyor, gerçekten su geçirmez. Biraz buğulandığı zaman doğruca Beyoğlu’ndaki emektar Rum saatçisine götürüyor, gösteriyor, saatçiye göre o saat su geçiriyor. Anlatıcıya göre geçirmiyor. Hayır efendim, saatçiye göre geçiriyor, suya sokmaması lazım. Bir süre sonra saat duruyor, anlatıcı tam hocalık yaptığı okuldan çıktıktan sonra. Çalışır mı, gösterecek, çalışması lazım. Diyaloglar hoş, anlatıcının tavrı hoş, tipik Taner öyküsü işte. Rus saati olduğu için laf da oluyormuş, arkadaşları öyle diyorlar, saatin bozulmasını hayra yormalı anlatıcı. “Ben, insandan insana, insandan bitkilere ve objelere geçen elektromanyetik bir akışımın varlığına inananlardanım. Okşanan bitkiler neden daha çabuk gelişiyor?” (s. 108)

“Şeytan Tüyü” nedir, sırf bir Alamancı öyküsü değil, dönemin olabildiğince geniş bir manzarası. Köyüydü, şehriydi, işiydi gücüydü derken neye değinmiyor ki mektubunda anlatıcı. Hidayet’e yazıyor, aslında iş teklif ediyor da hikâyenin sonunda göreceğiz. Yedi aydır “Berlin şehrinin Kreuzberg nahiyesinde” ikamet ediyor anlatıcı, “Şıvarz” çalışıyor, kaçak yani, Avsland polizayın eline düşmemeli. Et pahalı, domuz eti zaten yiyemiyor ama kazanıyor, Almanların ne kadar gavat olduğundan bahsetmesinin işiyle alakasını çıtlatmıyor başta. Kızlı erkekli gruplar var, öpüşmeler öpüşmeler, anlatıcı da gidip öpünce kahkaha atıyorlar. Çocuklar peşinde, onu kim görse gülümsüyor, türlü eğlence. Dersten de bahsedeyim, elli yıldır orada yaşayıp tek kelime Almanca bilmemesiyle övünenlere karşı: “Alaman seni buraya balmumulu davetiye ilen mi çağırdı? Yoo.. Onu bunu ite gaka Tophane işçi gurulunda memurlara hademelere para yidirip sen gendin gönüllü gelmedin mi? Sen bunların dilini de, dinini de, adetini, adabını da azbuçuk ögren ki bak bakalım Alman didikleri ne mene bir gavurmuş. Neyi sever neyi sevmez. Velhasilim gumaşı neden dokulu imiş, bilesin. Bilesin ki gafanı ona göre işletesin. Söz misali, bunlar durduğu yerde mi böyle gaba ve hoyrat olmuşlar? İş yerinde ossun, Uban’da ossun, sokakta ossun neden hep yabancının gusurunu hoş görmez çemkirir dururlar.” (s. 114) Formen gelir işçiye kızar, işçi gider karısına kızar, o gider çocuğa kızar, böyle bir döngü de anlatıcı aydırmaya çalışıyor kuzenini, etrafında ne olup bittiğini bilen insan keskin sirkeye dönmez. İşinden bahsetmeli mi, hikâyenin temeli o gizde.

Sonda bir röportajı var Taner’in, öykücülerin elinden öper.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!