Feyza Hepçilingirler – Dedim: “Ah!”

Everest de basmış, ünlem kaybolmuş o baskıda, Remzi’den çıkanını okuduğum için ünlemi koydum. Ünlem, ünlemek, Hepçilingirler birkaç yazısında bahsediyordu ünlemekten, okurları örnekler vermişti de gündelik hayatta kullanıldığını öyle bilmişti yanlış hatırlamıyorsam. Orhan Kemal’in Aslan Tomson‘unda rastlamıştım tey çocukken, hiç de güvenmiyorum hafızama gerçi. Hangi öykü, çocukların eniğe eziyet ettiği, çöpçü dayının çocukları durdurmaya çalıştığı herhalde. “Zort”lar, “yuha”lar arasında taş yağmuruna tutuluyordu adam, kafasına karpuz kabukları, sonra öfkelenip çocuklardan birini çat çut dövmeye başladığında polisler yakalıyordu, yallah kodese. Bunları unutmuyorum işte, nasıl etkilediyse o zaman. Kitabın bana nasıl geldiği, hmm, Mustafakemalpaşa’ya giderdik yarıyıl tatillerinde, doğum günüm o zamana denk gelirdi, ilkokula başladığım yıl alt komşunun kızları hediye etmişlerdi galiba. Can Yayınları Çocuk Dizisi’nden çıkmış, dert sahibi yaptılar küçücük çocukları. Ömer Seyfettin’in öykülerini okutuyorlardı, deli bunlar. Kurşun Asker! Neyse, Hepçilingirler’in kitabına geleceğim de gelmek istemiyorum, Cumhuriyet‘teki yazılarında ne varsa ya aynısı ya benzeri var. Evet, şarkı sözleri berbat, bir sürü hata var, ana haber sunucularının Türkçeleri korkunç, evet, canlı yayınlar facia, banttan yayınlananlar fecaat, hey corç versene borç, evet evet evet. Dili kurtaralım, 12 Eylül’ün ucubesi TDK’yi ne yapalım, çocuklara eğitimi doğru düzgün verelim, eski püskü metinler okutmayalım, Osmanlıca sevdalılarına zort çekelim. Ha, Adalet Ağaoğlu’na arabasıyla çarpan adam kitap okusa da o kazayı yapabilirdi ama, bir şey diyemeyiz. Hepçilingirler diyor, o adam Ağaoğlu’nun romanlarını okusa doğru düzgün sürermiş. Bir de çarptığı kişiyi tanımadığını söylemiş adam, bilmiyormuş, nereden bilsinmiş. Hepçilingirler soruyor, ne okutuyorlar bu insanlara okullarda kardeşim? Nasıl bilmezsin Adalet Ağaoğlu’nu, bu nasıl iş, bu ne biçim öğrenci? Güldüm valla, Hepçilingirler onca okula, koleje gidiyor da hep kaymak tabakasıyla karşılaşmış herhalde, azıcık aşağılara baksa adamın cümle kurabildiğine şaşardı. Şöyle diyeyim, örnek cümle: “O bunu anlamıyor değil.” Cümlenin zottirikliği bir yana, bak, çocukların çoğu bunu anlamıyor. Kafası almıyor basbayağı, o sondaki “değil”in cümleye kattığı anlamı çözemiyor. Daha fenası bu çocukların annelerine babalarına bir belge ver, kaosu izle. Okumaya korkarlar önce, anlamayacaklarına dair güvenleri tam, sorarlar, cevap verirsin, okurlar, anlamazlar, anlatırsın, yine anlamazlar, yine okurlar ve yine sorarlar. Basit bir şeyi üç kez anlattırırlar, anladıkları kadar artık. Ya bunu geç, yemin ediyorum onundan ikisi falan okuma yazma bilmiyor, imza diye foşforot bir şey karalıyor, gidiyor. Oradan durum nasıl görünüyor bilmiyorum ama trafik kazası yapan insanın okulda yeterince kitap okumaması, evet, istatistiklere vurulduğu zaman okuyanla okumayan arasındaki fark görülebilir ama buraya indirgenecek iş mi, sanmıyorum.

Mehmet Ali Erbil’in çark çevirmeli yarışmasında söyledikleri, necip milletimizin iletişim kurma çabaları, Güner Ümit’in evli adama yeni bir hanım almanın zamanının geldiğini söylemesi, kastettiği araba tabii! Gençler tanımıyor bunları, Ümit zaten uzun zaman önce silindi piyasadan da Erbil arada görünüyor şöyle bir. Ne sağlam oyuncuymuş bir zamanlar, tiyatroda ne sükse yapmış, birilerinin anılarında denk gelmiştim. Nereden nereye. Asıl değinmek istediğim bir Siyaset Meydanı vakası var, evlere şenlik. Aramışlar programdan, Türkçeyle ilgili bütün sorunların konuşulacağını söylemişler. Evet, elbet katılmak istermiş Hepçilingirler, neden olmasın, mevzu Türkçeyse hemen. De, böyle programlara katılanlar sormazlar mı diğer katılımcıları, belki sevmediğim biri de gelecek, ne bileyim, “Bence sen haksızsın şerefsiz adam,” diyeceğim biriyle birbirimize gireceğiz falan. Sormamış Hepçilingirler, gitmiş, katılımcıların isimleri açıklanınca işin rengi belli olmuş. Çünkü, bilirsiniz, bilmeyenler de öğrensin, Siyaset Meydanı gibi programlar memleketleri kurtarır, seyircileri öyle bir bilinçlendirir ki programın yayımlandığı ülke arşa çıkar. Filan, kitabı olduğu için çağrıldığını söylemişler Hepçilingirler’e, gerisi komedi. “Medyanın iki günde ünlü ettikleriyle birlikte” arka sırada oturmuş Hepçilingirler, onlara tanınan konuşma hakkının onda biri tanınmamış. Abi, Yıldo var ya, Kadir Çöpdemir falan var, goygoy yapıyorlar saatler boyunca. İlk reklam arasında basar giderdim valla, sabahın dördüne kadar beklenir mi? Hepçilingirler azıcık konuşmuş, genç bir kız “süpermen, hi-men, barbi çocuklarıyız” demiş, Yıldo insanların kopmak istediklerini söylemiş falan, tam eğlence programı aslında. “Ne yapsaydı Yıldo? Kafadan koparılmayı bekleyen binlerce izleyicisine ihanet edip Türkçeyi doğru kullanmak gibi gereksiz bir çaba içine mi girseydi? Kadir Çöpdemir, avcunun içinde tuttuğu kitleyi feda edip Türkçeye mi dönseydi? ‘Türkçe! Türkçe!’ diye yırtınanların durumu ortadaydı işte! Gençleri anlamıyorlar, onların kendileri gibi konuşmalarını ve yaşamalarını istiyorlardı. Olacak şey miydi bu? Medyanın yetiştirdiği gençliğin bu pinponlar gibi olması istenebilir miydi hiç?” (s. 111) Yıldo’nun, Çöpdemir’in öyle bir misyonu mu var, programın öyle bir kaygısı mı var, Türkçeyi kurtarmak için mi toplanmışlar, Hepçilingirler bir kez olsun izlememiş mi programı, izleyenlerden fikir almamış mı katılmadan önce, tuhaf. Yıldo gafla reytingin arttığını söylemiş programda, reyting artıyorsa iş tamam zaten, Hepçilingirler’i de arada bir iki mantıklı laf eden konuk kontenjanından almışlar işte. Yaşamın kabalaştıkça Türkçenin o kadar kabalaştığını söylüyor, düşük gelirli ailelerin çocuklarının okudukları bir meslek lisesine gitmesini isterdim Hepçilingirler’in, şahit oldukları üzerinden değiniyor meseleye de koridorlara, dersliklerin kapılarına “Küfürsüz Alan” afişlerinin asıldığını, çocukların afişlere bakıp “Bu ne hammağağoym!” diye dolandıklarını bilmiyor muhtemelen. Gerçi kitaptaki yazılar otuz yıl önce yazılmış, o zamanlar nasıldı bilmem, şimdi fırtına gibi esiyor öğrenciler. Ha, bir iş için Ataşehir’deki Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na gitmiştim, dönüşte bir fen lisesinin önünden geçtim, birkaç öğrenciyle aynı otobüse bindik. Muhabbetlerini dinledim azıcık, o çocuklar bambaşka bir dünyada yaşıyorlar resmen.

Kadın dergilerine bakmış bir ara Hepçilingirler, onlar neymiş öyle! “Aman tanrım, promosyonlar da var. Biri şampuan vermiş, öteki el ve vücut losyonu, bir başkası da don vermiş hediye. ‘Don’ diye vermemiş elbette, nasıl vermiş? ‘Armağanımız Baggio String Slip’. Demek kadınlarımız anlıyor ‘String Slip’in ne olduğunu. Ben anlamadım, açıp baktım. ‘El kadar’ bir külot diyeceğim, ‘el’e ayıp olacak. Hangi el, ne eli? En dar yeri bir parmak eninde, en geniş yeri üç parmak. Bu kadarcık el kimsede olmaz!” (s. 128) Kıçımıza geçirdiklerimize dikkat etmemiz gerekiyor, bunu anlıyorum. Bu dergilerin isimlerinde İngilizce sözcükler vardır, İspanyolca da vardır, İtalyanca da vardır, demek ki Türk kadınları çok dil biliyorlar. Reklamlarda yine yabancı sözcükler, her şey yapyabancı. Makaleler ilginç, erkekler nasıl köle olurlar, kadın aşk mı ister, sevişmenin on altın kuralı nedir, erkeğin erojen bölgesinde keyifli bir yolculuğa hazır mı okur, erotik erotik işler. Kitap önerileri var sonda, aynı tarife, yumuşak sekstir, erkeği elde etmenin yollarıdır. Bir de stil testi var, kadınlar stil sahibi olup olmadıklarına bu testin sonucuna göre karar veriyorlar. U2 konserine gidildiyse, yılbaşı Bodrum’da bir partide kutlandıysa, en az elli çift ayakkabı varsa evde, Cem Yılmaz ünlü olmadan önce Leman’da izlendiyse iyi, puanlar toplanıyor, stili olanlar kutlamalara başlıyorlar.

Yaban‘ı falan veriyorlardı ortaokulda, ödev, okumamız için. Saçma sapan işler.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!