“Öyleyse, perdede altyazılar önemli olmayan bölümdür. Altyazıları bir kitapta toplamak, filmdeki görevi yalnızca film düzeninin gerektirdiği parçalara ayırma işini sürdürmek olan bu kısacık anlar dizisini sayfa sayfa kaydetmek ise, tersine, onları önemsiz bir öğe olmaktan çıkarıp asıl önemli olan şey durumuna geçirir, onlara bir başka konum, bir başka saygınlık kazandırır, sanki bir ölümsüzlük mührü vurur gibi. Tek başlarına var olmak, kendilerini tek başlarına savunmak zorundadırlar, sahnelemeyle ilgili bir bilgi, bir görüntü, bir yüz, bir manzara, bir gözyaşı, bir sessizlik, Shoah‘yı oluşturan dokuz buçuk saatlik sinema olmadan.” (s. 14) Lanzmann’ın önsözünden bu, Simone de Beauvoir’ysa yüzlerden bahsediyor, gettoda çalışan Alman memurun, toplama kamplarının yanında tarlasını ekip biçen çiftçinin, yine kampta çalışan askerlerin yüzlerinden. Telaş, korku, şaşkınlık. Belgesel balyoz gibi iniyor zihne, soykırımın tanıklarının ifadelerinde ortaklık: inanamıyorlar. Veya inanmamayı tercih ediyorlar. Mantığa bürüyen de var, Polonyalılar özellikle, bir bölümde Yahudi kadınların güzelliğinden bahsediyorlar, eksiklikleri elbet hissediliyor. Yahudilerin koca ülkeyi yönettiklerinden bahsediyorlar, o kadar zenginlermiş ki ele geçirmişler yönetimi. Sanki. Cadde üzerindeki o güzel evler bir zamanlar Yahudilerinmiş, artık Hıristiyan Polonyalılar oturuyorlar. Evet, tanıyorlarmış eski sahiplerini, bahsetmiyorlar ama Yahudi dostları da vardır herhalde. Haset, ilk fırsatta el koymaca. Berlin’in sokakları da bomboşmuş insanlar toplanırken, Varşova’da aynı. Görmemek, tanık olmamak, bir an önce unutmak için. Tahmin ettiklerini söylüyorlar, neler olduğuna dair hikâyeler de yayılmış ama tahminden öteye geçmemişler. Çocuklarla yaşlıların “çalışma kamplarında” nasıl çalışacaklarını sorgulayamayacak kadar aptal değiller.
Çok insan geçiyor belgeselden, bazıları ölüleri taşımış, bazıları uzaktan izlemiş sadece. Tren yolunun geçtiği kasabalarda oturanlar mesela, dans ediyorlar çünkü Yahudiler ölüme gidiyorlar, elleriyle boğaz kesme hareketi yapıyorlar çünkü Yahudiler ölüme gidiyorlar ve nereye gittiklerini bilmeleri gerek. İzin verildiyse su götürüyorlar vagonlara, bazıları küfrediyor. Geleceğim, önce Simon Srebnik’in anlattıkları. O zamanlar on üç yaşında, Ner Irmağı’nın yukarısına çıkıp şarkılar söylüyor, Polonya halk şarkıları. 18 Ocak 1945’te, Sovyet ordularının gelmesinden iki gün önce Naziler bütün işçi Yahudilerin enselerine birer kurşun sıkıyorlar, Srebnik şans eseri kurtuluyor Kızıl Ordu’nun bir doktoru sayesinde. Şarkı söyletiyorlar çünkü insanların korkmaması, paniklememesi lazım, üstelik dumanlar yükselirken bir nevi ritüele dönüşmüş şarkı söylemesi, Naziler öyle istiyor. Her gün iki bin kişi yakılıyor, Srebnik şarkı söylüyor, yıllar sonra bile orada neler olduğuna inanamıyor. Kendi sözcükleri: o anlatılamaz, hiç kimse orada olup biteni gözünde canlandıramaz, mümkün değil, ve hiç kimse onu anlayamaz. Srebnik bile anlamıyor. Kaçmaya çalışanlar araziyi yeterince bilmedikleri için mayınlara doğru koşuyorlar, Srebnik şarkı söylerken uzaktan patlamalar duyuluyor. Çamlar dikiliyor, tüm izleri gizlemek için. Çalışanlardan biri üçüncü gün eşiyle çocuklarını görüyor, çukura yerleştiriyor, kendisini öldürmelerini söylüyor ama Almanlara göre çalışacak gücü var, hemen öldürülmeyecek. 1944’te cesetleri mezardan çıkarıp yakmaya götürecekler, çukur üzerine çukur açılmış, her katmanda sayısız ceset. Biri son çukuru açtığında tüm ailesini görüyor. “Dibe doğru kazdıkça cesetler de daha yassılaşıyordu, dümdüz olmuş bir dilim gibi./ Cesedi kavramak istediğimizde tamamen ufalanıp dağılıyordu, tutup çıkarmak imkânsızdı.” (s. 27) “Ölü” sözcüğünü kullanmak yasak, “kukla”, “bez bebek”, “paçavra” denecek. Barakalara girip yemek yiyenler aydınlığı izliyorlar diğer yandan, yakılan cesetlerden çıkan ışığı. Yanmamış kemikleri, örneğin iri ayak kemiklerini taşıyorlar, öğütüyorlar, Ner’e döküyorlar. Dışarıdakiler izleyemiyorlar, Ukraynalılar ateş ediyor. İzleyemiyorlar çünkü korkuyorlar aynı şey başlarına gelir diye. Alışıyorlar. İçeridekiler de alışıyorlar, her gün aynı şey. Kamyon şoförleri cesetleri taşıyorlar, içki ücretsiz, yetmeyince kendileri satın alıyorlar çünkü ayık kafayla katlanamıyorlar gördüklerine. Çukur kazıyorlar, cesetleri taşıyorlar, sonra içlerinden biri çukurdan çıkıp yere oturuyor. Öylece oturup bekliyor muhafızlardan biri gelip kafasına sıksın diye. Vagonlar dolu, Ukraynalılardan biri dışarıda dolanıyor, su verilmesini yasaklıyor. Su isteyen Yahudi kadınlardan biri elinde tencereyi fırlatıyor Ukraynalının kafasına, adam on metre kadar uzaklaşıyor ve dönüp silahını rastgele ateşliyor, kan ve beyin saçılıyor her yere. Ölülerin üzerinde oturuyorlar, ölülerin üzerinde uyuyorlar. Çocuğunu kaybeden anne nereye bakacağını bilmiyor, belki çocuğunun üzerinde yürüyor. Batı’dan getirilen Yahudilere biraz daha iyi davranıyor askerler, belki o karışıklıkta kaybolabilecek altınlarını rahatlıkla almak için. “Yabancı bir Yahudi”nin vagondan inip bir şeyler almak için bara gitmesi, tren hareket edince koşup vagona yetişmesi. Polonyalı tren işçileri görüyorlar makyaj yapan Yahudileri, onlara hiçbir şey söyleyemiyorlar, yasak. Bazen şaka yapıyorlar, son durağa geldiklerinde hanımefendilerden inmelerini rica ediyorlar. Kapolardan biri kırbacını sallıyor sürekli, neler olduğunu öğrenmek isteyen Yahudi soruyor, çıplaklar nerede? Hepsinin öldüğünü söylüyor kapo, başını eğiyor, gözleri yaşla dolu, ardından kırbacını tekrar sallıyor çünkü SS yaklaşıyor arkasından, fark ediyor. Sevinç, hüzün, mutluluk, keder, hepsi bir anda kesiliyor, bir mermi duyguları öldürüyor. Her gün birileri asıyor kendini, yanlarından geçip gidiyorlar. Vagonlarda da öldürüyorlar kendilerini, bilekler kesiliyor, sonra vagonlardan ölüler ve yarı deliler indiriliyor. Delirenler. Gaz odalarının kapılarını açıyorlar, insanlar “patates gibi” düşüyorlar yere, bunu anlatan asker geri dönüp “yaşlı kadınlar gibi” ağladıklarını söylüyor, neler olduğunu ilk kez görüyorlar ve ertesi gün, olmadıysa daha ertesi gün alışıyorlar, işlerin sürmesini sağlıyorlar. Görev. Disiplin. Çukurlar ne kadar derin kazılırsa kazılsın ölüler yüzeye çıkıyorlar, en azından bazı parçaları, koku kilometrelerce öteye kadar yayılıyor. Bir Yahudi’ye “cesetleri karıştırması” söyleniyor. Cesetleri karıştırmak? Oradan biri gösteriyor, bir köseği alıp ölülerin yakıldığı salondaki fırının dibini karıştırıyor. Cesetlerden birinin elinden tutunca, kaygan, yapışkan, cesetler kurtuluveriyor ellerden. Sadece bir odada üç bine yakın insan zehirlenebilir, aralarından kurtulan olmazsa üst üste yığılırlar, en güçlüleri en tepede. Bazen ölmezler, kendilerine gelirler, o zaman hemen öldürülmeleri gerekir çünkü temizlik işi çok zaman almaktadır, daha öldürülecek çok insan vardır. Ateşe canlı canlı atılanları görmüşler. Garda mutlak sessizlik, kamplarda mutlak sessizlik, onca insan nereye gitti? Hepsine ihtiyaçları var ama önce yıkanmaları, bitlerden kurtulmaları lazım, hemen soyunup duşlara girmezlerse başlarına gelecek var. Soyunuyorlar, böylece giysileri de bir işe yarayacak. Tarihçi Raul Hilberg’e göre yüzyıllarca süren hukuksal garabetlerin sonucu bu, adım adım gelinmiş oraya, Yahudilerin vasiyetnamelerinin vesayet altına alınması, markalama, türlü yasak, giderek insanlıktan çıkarma, en sonunda kırım. Nihai Çözüm. Son nokta. Din değiştirerek kurtulurlar, kovulanlar bir gün geri gelebilir ama ölüler asla ortaya çıkmaz. Yeni düzenlemeler gerek, örneğin Yahudilerin mallarıyla ne yapılacak? Tren yolları memurundan öğreniyoruz, devletin kurumları arasında ödemeler bu mallarla yapılıyor, Yahudiler kendi ölümlerini finanse ediyorlar yani. Hayır, hiçbir şeyin farkına varmamış memur, sadece ticari taşımacılık yapıldığına dair bilgiye sahipken nereden bilecek ki? Polonyalı kadınlar çalışıyorlar ama Yahudi kadınlar hiçbir iş yapmıyorlar, sadece güzelliklerini düşünüyorlar, iyi giyiniyorlar. Polonyalıları sömürüyorlar. Diyor Polonyalılar, mesela biri etin ucuz olduğunu söylüyor, kasap Yahudi ucuzdan satıyormuş. Keşke kendi başlarına, kendi istekleriyle İsrail’e gitmiş olsalarmış, yaşananların hiçbiri yaşanmazmış. Kadınlar konuşuyorlar, biri savaştan önce patates sökmek zorundaymış, yumurta satabiliyormuş artık, işler yoluna girmiş. Bütün bir köy, bütün bir şehir biliyor ne olduğunu, bütün dünya biliyor.
Pek bir şeyim yok diyecek, mutlaka okunmalı.











Cevap yaz