Başka kitaplarında da yer alan yazıları az. Edip Cansever’i, Oktay Akbal’ı bir kez anılarından çıkarmış Naci, ikinciye veya üçüncüye başka türlü anlatabilirdi, genişletebilirdi tanıklıklarını da ilkini koymak istediğini göre öylesi iyidir. Karpuz sergisini başka türlü mü anlatıyordu, hatırlamaya çalıştım, elbet beceremedim. Babasının karpuz sergisi, Giresun’da, Sait Faik’in “Bir Karpuz Sergisi” nam hikâyesini pek severmiş Naci. Kahvede arkadaşlarıyla muhabbet ederken çay bardağından rakı içermiş baba, oğlunu tembihlermiş, annesi sorarsa karpuzların daha bitmediğini söyleyecek. Hemen gelmiyor gerisi, Naci ömrünü kat ederken istediği yerde duruyor, istediği yere uğruyor: tarla çiçekleri ve ölüm. Üniversite öğrencisi olduğu zamanları hatırlıyor, 1949 öncesi, gazetedeki ilanda kızının mevlidine çağırıyor bir anne, okuyan kim varsa gidebilir. Heybeli’ye gitmek istemiş de gidememiş, sonraki yıl aynı ilanı görüp yine gidememiş Naci, o kadıncağıza ne olduğunu merak ediyor. Doksanlı yıllarda yazıyor anılarını, aradan kırk yıl, elli yıl geçtikten sonra. Hastaneyi hatırlıyor, dostları için de çok gidecek ama gençliğinde başka bir şey. Felç geçiren babasının yanına gidiyor Naci, babasının kapalı gözleri birden şak diye açılıveriyor, hasta bakıcı kadına göre ölmek için oğlunu beklemiş. Giresun’dan o kadar çok anı var ki, dönüşler bile, bir kezinde İdris Küçükömer’le birlikte kaç yıldan sonra gitmişler, kara lahana çorbası içmişler, “pancar” deniyormuş orada. “Mancar” diyorlar Batı Karadeniz’de, sanırım aynı çorba bu. Pertev Naili Boratav 100 Soruda Türk Folkloru‘nu yazdığı sırada Naci’nin anlattıklarından da bir madde almış, Giresun’da hemen herkesin deli olduğuna dair. “Esprili”, “şakacı” anlamında. “Her mahalleden bir deli gelsin, Kale mahallesinden kim gelirse gelsin!” diye bir laf varmış. Ağzı bozukmuş Naci’nin, sebep olarak Mustafa dayısını gösteriyor. Adam kendi küfrediyor, yetmiyormuş gibi Naci’yi de özgün küfürler bulması için fişekliyor. “Fındıktan sonra” orada çıkmaz ayın son çarşambasıymış, gerçi fındık toplandıktan sonra para kazananlar rahatlarmış da herkesin tarlası yok. Bir ara fındık işi yapmış Naci’nin babası, iyi kazanmış ama kardeşiyle anlaşamayınca kendi başına bir işlere girmiş, pek tutunamamış gibi görünüyor çünkü Naci’nin parasız yatılılığı eziyet. Erzurum Lisesi’nde geçirdiği yılları alt başlıklarla ayrıntılandırıyor, belli başlı olayları alayım. Elli altmış kişilik koğuşlarda kalıyorlar, banyo yok, daha doğrusu askerde nasılsa orada da öyle. 1940’ların başı, ilk yıllar yemekler iyi kötü yetiyor ama savaşla birlikte açlık dönemi başlıyor artık, gündüzlü öğrencilerin lütfedip üçe beşe sattıklarından tırtıklanıyorlar. Her öğünde önce 100 gram, sonra 50 gram ekmek, kime yetecek. Her gün kapuska, öyle ki “Kapuska Rasim” paralı takımının bıraktıklarını da yiyor açlıktan, en yoksul öğrencilerden biriymiş. İÜ Tıp Fakültesi’ni bitirmiş sonra, Naci okuldaki arkadaşlarıyla bağı koparmıyor, bazen İstanbul’un bilmem neresinde karşılaşıyorlar şans eseri. Asım Bezirci sınıf arkadaşı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Erzurum’a öğretim üyesi olarak giden öğrencisi Mehmet Kaplan’a mutlaka tanışmasını söylediği Sıtkı Dursunoğlu edebiyat öğretmeni, Dursunoğlu çıkardığı dergide “Hamdi”nin şiiriyle birlikte Naci’nin yazdığı bir şiiri yayımlıyor hatta. Büyük olay Naci için. Tanpınar’ın ilk kez Erzurum Halkevi’nin dergisinde yayımlanan şiiri “Her Şey Yerli Yerinde”. Özdemir Asaf’ın amcası Halit Arun da diş hekimi olmasına rağmen Fransızca derslerine girermiş, canı istediği zaman! Açlık, hocalar, arkadaşlar, bir de soğuk tabii, Erzurum donuyor. “Baharın gelişini bir de bütün Karadenizli parasız yatılıların şişen parmaklarından anlardık. Değişen havalarla birlikte ellerimizin parmakları şişer, kaşınmalar başlardı. Tek tedavimiz, güçlükle bulabildiğimiz tuzlu sıcak suya ellerimizi sokmaktı. Bir ay kadar bu acıyı yaşadıktan sonra parmaklarımızdaki şişler inerdi.” (s. 34) Varlık Vergisi’nin kurbanlarını da görmüş oralarda Naci, elinde kazmayla yol bakımında çalışan Yahudi misal, yavaş yavaş sallıyor elindekini, belki de Almanya’daki kardeşlerini düşünüp sesini çıkarmadığını söylüyor Naci, ardından kanunu eleştirmeye başlıyor. Yiyecek, giyecek, konaklama, hasta olurlarsa bakım masrafları, hepsini mükellefler karşılıyor, verilen ücretin yarısına el koyuluyor yani. Ataç’ın Erzurum’a geleceğini duymuşlar da Asım Bezirci’yle havalara uçmuşlar, üniversite için İstanbul’a gelince başka maceralar bu sefer, sanatçılarla tanışma, Sait Faik’le anılar, bir dünya.
Edebiyatçılarla ilgili anılarla doldurmadım yazıyı, merak eden bulsun da alsın kitabı. TİP olayı Semih Gümüş’ün yaptığı röportajda var asıl, sonuçta örgütlü mücadeleden köylü kurnazlıkları, ince hesaplar yüzünden ayrılmış Naci, Behice Boran’ın çıkardığı çirkin dedikodu ney öyle. Geri zıplayayım, edebiyat okumak istemiş Naci de Sait Faik’in dediği gibi, Kırgızca öğrenmeye çalışırken edebiyattan soğumak istememiş, marş İktisat Fakültesi’ne. Yine yokluk, Naim Tirali’den 50 kuruş, 1 lira borç, paso simit. Sonra biri kötü bir otelde oda ayarlıyor Naci’ye, en azından başını sokacak bir yeri var da oda leş gibi kokuyor, diğer üç kişilik yere her gece başkaları geliyor, kötü şartlarda okuma çabası. Bir gün arkadaşlarından biri evine davet ediyor, yemek yiyecekler, evdeki iki genç hizmetçiden biri, “Here vare mınne,” diyor Naci’ye. Erzurum Lisesi’ndeki Kürt arkadaşlarından küfür öğretmelerini istediğinde bu cümleyi söylemişler, Naci her “küfrettiğinde” gülmüşler de içlerinden biri gerçeği açıklamış, meğer “gel beni sik” demekmiş! Eh, ekmek yediği sofraya nankörlük etmiyor Naci, oralarda bezi yok. Elit’le ilgili o kadar çok şey anlatıyor ki hangi birini almalı, mesela şu: “Bir gün Sabahattin Ali, Nevin Seval’le gelmişti; Sait Faik’in Sabahattin Ali’ye verdiği önem, gösterdiği saygı dünmüş gibi aklımda; Sabahattin Ali’ye, ancak bir ‘usta’ya gösterilecek saygıyı göstermişti.” (s. 58) Orhan Veli gelmiş bir gün, birkaç kişiyle oturuyor, Cemil Meriç de çöküyor masasına, Hugo çevirisini konuşuyorlar. Meriç’in tercüme etmek istediği şeyler var, bahsediyor da bir dergide çeviri şiirler yarışması düzenleneceğini, Meriç’in de o yarışmaya katılması gerektiğini söylüyor Veli. “Cemil Meriç’in yüzünün birden kıpkırmızı olduğunu, Orhan Veli’nin kendisini ‘amatör’ çevirmen yerine koymasına müthiş içerlediğini çok iyi anımsıyorum. Orhan Veli’nin hep efendiliğinden, kibarlığından söz edilir, bunun için daha sonraları da hep düşünmüşümdür: Orhan Veli, Cemil Meriç’in sandığı gibi, Cemil Meriç’i küçümsemek için mi öyle konuşmuştu, yoksa yardım mı etmek istemişti? Çünkü Orhan Veli, ‘yarışma’da kazanacak çevirmenin 500 lira ödül alacağını da söylemişti… Nice yıllar sonra, Cemil Meriç, adamakıllı ünlendiği günlerde, Orhan Veli hakkında yazdığı satırlarda eleştiri sınırlarını aşıyor, Orhan Veli’ye kabaca saldırıyordu…” (s. 59) Başka tartışmaları Orhan Veli’nin şu yazısında görülebilir. Oktay Akbal geliyormuş, o zamanlar yirmi beş yaşındaymış ama öyküleriyle çoktan ünlenmiş Akbal, Naim Tirali de dönemin bilinen yazarlarından, Edip Cansever gelirmiş sıklıkla, Salâh Birsel’in kendisine şiir hocalığı ettiğini söylermiş. 1949’da Elit’e uğramaz olmuş Naci, bunlar ve diğer anılar 1940’ların ortalarından.
Yargılanmalar, tutukluluk, hapis, beraat, gözaltı, Naci yazdıkları yüzünden defalarca hapse atılmış, hiç ceza almadan serbest bırakılmış ama taktiği biliyoruz tabii, yıldırmak, gözdağı vermek için sallıyorlar içeri, aklı başına gelsin de bir daha yazmasın öyle. Polislerden biri azarlıyor, öyle şeyler de yazılır mıymış! TİP bünyesinde işçilere ders vermeye çok gitmiş Naci, başlarda Türkiye’nin her yerine gitmekten erinmezmiş de sonraları yaşlılığın da etkisiyle İstanbul’un dışına çıkmamış. Bülent Somay da ders vermiş zamanında, bir röportajında söylediği şeyin çok benzerine rastladım: onca sömürü, eşitsizlik, hukuksuzluk, işçiler o çarkı nasıl kıracaklarını sorduklarında Naci onların da başkaldırması gerektiğini söyler söylemez gülmeye başlıyorlarmış, olacak iş miymiş yani.
Okunası. Sahaflardan cız.











Cevap yaz