Fındıklı’nın ilk romanı. Üslupçuluğunun gelişimini düşününce ilk ve son romanı, aynı ayakla söylenmiş türküler çeşitlenmiş sonraki metinlerde, formül tutunca öyle demek ki. Elbet iyi çalışılacak, bundan bir övgü çıkmamalı çünkü dönem romanı yazılacaksa gündelik yaşama, toplumsal gelişmelere, politik rüzgârlara iyi değil, pek iyi çalışmalı, bu tamam. Kronolojik çizginin farklı noktalarından kesitlerle anlatmak hikâyeyi, hoş, fakat anlatıcı değiştikçe her karakter kendi açısından görünenleri anlatıyor, da, bakıyoruz, ses değişmiyor, ayıramıyoruz birbirlerinden, Cihan’ın tonuyla babası Ali Rıza’nınki arasında fark yok. Formülün başka bir bileşeni, Harf Devrimi’nden bahsedilecek diyelim, muhabbet sırasında biri kılçığı atıyor ortaya, diğeri eleştiriyor veya katılıyor fikre, bazen sadece bir değini, hiçbir gelişmeye yol açmıyor, bu kadar. Anlatıya doğrudan bir etki değil de bahis konusu, yeterli. Yeterli mi? Yüz sekiz kez tekrarlanınca bunaltıyor artık, karakterleri de karakter olmaktan çıkarıyor çünkü yıllara yayılmış hikâyede hepsi donuk, belli bir düşünce yapısının savunucuları mı demeli, Cihan’ın aldatıldığı bölümlerde tango çarşaftan, Cihan’ın o “moderenler” gibi açılıp saçılamadığından, şapka takmadığından, bu yüzden Kerim Bey’in gözünün dışarı kaydığından bahsediyor Cihan’ın annesi Melek Hanım, anlatıya bir aparat olarak kapalılık veya açıklık, tek bir yüzüyle varsa. “Sıkmabaş” Cihan için sevgi, aşk baştan kaybedilmiştir o zaman, hani öyle enine boyuna bir sorgulama da olmasın, en azından Cihan’ın ne düşündüğünü bilseydik biraz, kıyafetlerin değişimine karşı tepkisini görebilseydik. Açıldıktan sonra sırf şu: “Örtünün altında basılmış saçlarımı parmaklarımla kabartıyorum bir yandan da. Eniştem şaşırır şimdi beni böyle görünce… Çarşafı, peçeyi açalı ne oldu şurda? Üç yıl… O kadar bile değil. ‘Biz Beyoğlu, Şişli hanımları gibi alafrangalaşamayız birden’ diyor annem. ‘Aksaray kaldırmaz!’ Doğru. Tango çarşaf giyebilmiş miydik zamanında onlar gibi?.. Teyzem de bize hiç mi hiç ölçü olamazmış. Onların çevresi başkaymış, bizimki başka…” (s. 11) İlginç, teyzenin yapabildiğini yapmamak bir tercih meselesi değil sanki, kaçınılmaz bir sonuç. Değişimlere kapalı bir topluluğun fertlerinin yeniliklerle imtihanı da diyebiliriz hikâyenin tamamını düşününce. Geleneksel bir evlilik Cihan’ın ilk evliliği, yaşlı ebeveyni memnun etme telaşından kendini ezerek gidiyor Bursa’ya Cihan, pek zaman geçmeden dönüyor zira çocuk meselesi, Bursa’da yaşam, kuşak farkı, bilmem ne, sınıfta kalıyor. İkinci denemesi Bursa’da tanıştığı doktor Kerim’le. Lebon’da oturmaca, mekândaki kadınlara erkeklere kaygılı bakışlar. “Oyunu” bilmediğinden sürekli bir kaçış halinde Cihan, flörtleşmeyle, ikili ilişkilerle ilgili hemen hiçbir şey bilmiyor, sudan çıkmış balığa dönüyor. Kerim’le kuracak yaşamını da annesinin etkisinden çıkamadığı için işlerin tepetaklak gittiğini en önden izlemek zorunda kalıyor, üstelik farkında her şeyin, iki başlarına yaşamın ne kadar güzel olabileceğini bilse de Melek Hanım’ın öfkeli çıkışmalarına engel olmuyor veya olamıyor, Kerim’in günden güne uzaklaşmasını evde çocuğu ve annesiyle oturarak seyrediyor. Küçük bir ayrıntı, Melek Hanım demediğini bırakmamış Kerim’e, Fındıklı’nın zamanda ileri geri atlarken boş bıraktığı alanlardan birinde it herifliği mi kalmamış Kerim’in, aşağılıklığı mı, adam bunları duyduktan sonra evden kopmuş, kendini içkiye vermiş de bir süre sonra toparlıyor, eve geç dönerek koruyor akıl sağlığını. Yurt dışında uzun süre yaşamış bir kadınla -tanışma sahneleri var, aslında birbirleriyle uyumlu olduklarını anlarız diyaloglardan- birlikte olmaya başlıyor, Cihan yine yalnız. Geniş aile de değil onunki, hep bir evde oturan kalabalığa maruz kalmamış ama Melek Hanım’ın baskılarına ses çıkarmayı da öğrenmemiş sevdiklerinin mutluluğunu sürdürebilmek için. Aşırı güçsüz bir karakterin aşırı güçlü çözümleme yeteneği, tabii görebildiğini. Azdır, şişirir bu yüzden Cihan, kendini durmadan çözümler, etrafındakileri çözümler, bilim insanıdır. Ha, yaprakların düşüşünü, bilmem neyin hüznünü şairane biçimde anlatır, o tamam. “Haklısınız. Hoşgörmeliyim… Yalnız onu da değil, annemi hoşgörmeliyim… Teyzemi, eniştemi, babamı… Sonra Nihal’i, küçük oğlunuzu… Sizi… En başta sizi… Bu gidişle yakında erenlere karışacağım ben. Böylesine sınırsız bir hoşgörüyü sıradan bir kula vermez ki Tanrı…” (s. 21) Meh. Arada derede geçen bir ifade daha, Cihan’ın eşi Reşit’i azıcık derinleştirmek için: “Ulu Hakanın midesini bulandıracak bir şey yapmıştır. Sen jurnalcilerin gözü kör, kulağı sağır mı sanırsın?…” (s. 33) Bunu söyledikten az sonra Enver Paşa’nın Almanlarla ittifak kurup Rumeli’yi, Kafkasya’yı, Mısır’ı yeniden Osmanlı mülkü yapabilmek için deli deli işler yaptığından bahsediyor. “Elden gitmiş” buralar. Kantarı bozuk olanla olmuyor, sağlam olanla da olmuyor, Cihan için olası bir huzur söz konusu değil.
Karakterler yüzünden infilak etmemek için hikâyede şöyle bir belirip kaybolan Cumhuriyet’e, Tek Parti Dönemi’nin olaylarına bakalım. Enişte bey Harf Devrimi’ni övüyor anlaşıldığı kadarıyla, Gazi’nin Sarayburnu konuşmasından bahsediyor mesela, sonraki görevleri Şişli’de yaşamak, Cihan’ın babasınca “frankofon” olarak görülmek, küçümsenmek, zaten Cihan’ın teyzesinin de başı açık, bilmem nerelere gidiyorlar, yaşıyorlar yani. Hiçbir sorun yok bunlarda, elbet mümkün de yargıların altı derinleşmiyor, pederin şeker dükkânından, Melek Hanım’ın kızını yirmi yedi yaş büyük, durumu iyi bir adama “yamamasından” ne çıkaracağız bu tutumla ilgili, en bariz bir iki ipucu diyalogların arasında eriyip gittiği için ortadaki mesele -tercihtir meseleliği- alelade bir olgu olarak önemsizleşiyor, Cihan’ın evlilik hayatı öne çıkıyor ister istemez. Ne kadar beslenebilirdi oysa ülkenin, toplumun geçirdiği değişimlerden, kafaya taş gibi oturmuş önyargılar, kabuller halinde kalıyor. Ayla Kutlu’nun övgülerine bakıyorum arka kapakta, “hüznün soylu sessizliğine sarılan Cihan’ın çok etkileyici öyküsü”, iç monologların gürültüsünde kaynayıp gidiyor herhalde Cihan’ın eleştirel tavrı. Gerçi neyi eleştiriyor ki, babasının sessizliğini bile evliliği yıkılıp gitmeden çok önce yadırgamaya başlasa da ses çıkaramıyor, sadece bir kez konuşacaklar bu konuyla ilgili, o da üfürükten bir biçimde, kısacık. Türkçe ezan var, bazı yerlerde okunuyor ama Aksaray’a mı, Fatih’e mi, gelmiyor bir türlü, softalar toplanıyorlar ilgili kurumun önünde de ezanın Arapça okunmasını istiyorlar. Tavadaki yağın parlamasıyla çıkan yangın klasik İstanbul yangınlarına örnek. Tehcirden, tehlikeyi görüp göç edenlerden bir iki hikâyecik çıkıyor, birinin sonu: “Bir sabah, sapsarı bir yüzle bizim dükkana geçti Kosta efendi. Seferberliğin ilanından az bir zaman önceydi; ‘Karar verdik, biz de göçeceğiz Yunanistan’a İbrahim efendi kardeşim,’ dedi. Ağlamaklı sesi kulaklarımdadır daha. ‘Gidiş iyiye gidiş değildir. Seni bana, beni sana düşman ediyorlar. İki oğul yetiştirmişim. İstemem senin evladına silah çeksinler. Yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz kesilmiştir buralarda. Gideceğiz!’ Haklıydı. Görünmez eller nefret tohumları ekiyordu yüreklerimize…” (s. 45) Cihan’ın babası Ali Rıza’nın memleketten yana derdi büyük olduğu için kızını zengin birine verdiği anlaşılıyor söylediklerinden, “Kuvayı Milliye’ye bel bağlayanlardan” Ali Rıza da Balıkesir gitmiş, Bursa gitti gidecek, Ali Kemal de yazmış Damat Ferit’in sadrazam olacağını. Eyvah, bari Ulu Hakancı olsa da açlık göstermez Reşit, damat adayları arasında en iyisidir, versinler gitsin Cihan’ı. Ne pişmanlık ne pişmanlık sonradan. İşin kötüsü monoton anlatı yüzünden karakterlerin duyguları çuval doldurmacadan hallice, Cihan küçükken ölümden dönmüş, hasta olduğu zaman limon istemiş de bulamamış Ali Rıza bir türlü, çaresizliğini anlatıyor da çaresizliğinin boyutlarını gösterecek tansiyon değişimi, hikâye olmayınca olmuyor. Memleketin durumuyla kızın ölümü üst üste dank diye konmamalı.
Denk gelen baksın, ne diyeyim. İki üç metinden sonra tükendi bende Fındıklı, elimdekileri okurum da çok ucuzuna rastlamadıkça başka kitabını almam herhalde.











Cevap yaz