Duygu pornosundan başım ağrıdı resmen. Trendeyim, Küçükyalı’ya iki durak kalmış, gözlerimi kapadım. İki duraklık uyudum, baktım muavin dürtüyor, “Kalk abi, Gebze’ye geldik,” diyor. Uyanıyorum, Küçükyalı’ya geliyoruz, kitap hâlâ elimde. Oturduğum yere bıraksam mı kalkınca, ne yapsam, elimde bir kitap, adaları da göremiyorum çünkü gece çökmüş. Kötü bir kitap okuyorsam adalara bakıyorum, rahatlıyorum ama rahatlatacak hiçbir şey yok, kitabı bitirip yazısını yazmak zorundayım. Zorundayım çünkü emek harcadım, bundan bir şey olmalı. Bu huzursuzluk meyvesini vermeli artık. Veriyor. Çiğdem, Müzeyyen, bunların uçurum kenarındaki sahnesi, ardından hikâye açılacak iyice. Sonu başta görüyormuşuz meğer, bu ikisinin bir araya gelmesi büyük olaymış, neler neler olacak acaba. Valla Müzeyyen’in kendini çözümleye çözümleye bütün ifrazatını hikâyeye dökmesi, şeffaf bir karakter olarak havada süzülmesi, Çiğdem’in onca yükü kaldıramaması tabii, Müzeyyen öyle bir anlatıyor ki iblisten hallicedir ama asıl iblis Müzeyyen’dir. Müzeyyen’in dayattığına göre. Yiyen yiyor, yiyemeyenin başı ağrıyor. İnsanları sevmezmiş Müzeyyen, babasını, kardeşini, sikini okşatan Sinan’ı, hayatına kim girdiyse. Nasıl sevmiyor, daha da sevmemesi nasıl mümkün, en sevmediği kim, sevmeye sevmeye ne hal oluyor, sevmeksizlik nasıl tezahür ediyor, sevgisizlik kafasına mı düşüyor, neler oluyor, türlü çeşitli yakınmalar, sitemler, ne bileyim, Müzeyyen’in sevgi kıtlığı her bölümde bariz, daha baştan: kardeşi olacak, söylediklerinde dehşete düşüyor Müzeyyen, en sevilen o olmayacak artık. Okulda işler yolunda, evde muç muç, kardeş gelince bütün ilgi ona bu kez. Denk gelmişken, romanda LGBTQ+ meselesi eksik, oradan buradan hikâye yamalarıyla erillik, leş siyaset, toplumsal arızaların topu metne giriyor da bu nasıl eksik kalmış, hayret. İki kardeşin anneleri bütün gün evi temizler, öğleden sonra soğan falan doğrarmış, ev işinden imanının gevremediği zamanlarda da çocuklarını seviyor. Tam bir ev kadını, hapishanesinde mutlu, yani eşinin sadakatsizlikleri sekiz kat beter bu durumda? Okulda Ayhan gözlük taktığı için uğraşıyormuş Müzeyyen’le, oyuncak Sırma bilmem ne halt ediyormuş, temizlik kolu başkanı yapmışlar Müzeyyen’i, bir dünya zottirik ayrıntı. Bağlamı nedir, işte, hayatı tıkırında Müzeyyen’in en iyisi olmaya çalışıyor, oldukça keyfi yerinde ama Çiğdem doğuyor. Epizodik roman, bir bölümde babasının saatçi dükkânında takılıyor Müzeyyen, birtakım vecizeler dinliyor, sonra kendisi zortlatıyor bir tane: “Korkularımızla öldürüyoruz zamanı. Oysa saniye kolu, tüm cesaretiyle koşmaya devam ediyor.” (s. 22) Vauv. Şöyle aforizmalardan önce bir uyarı işareti falan konması lazım, insan sarsılmaktan düşeyazıyor. Neyse, baba ölecek, sevgilisi Hayriye Hanım çağırıyor kızları, son kez görmek istiyorlarsa hani. Yazlıkta takılıyor baba, altına sıçıyormuş, oksijen maskesiyle sürdürüyormuş yaşamını. Berbat bir baba, ölebilir, sorun değil ama Özlem gitmesi gerektiğini söylüyor Müzeyyen’e, gidip görmesi lazım. İki sayfa boyunca yazlık yılları, çocukluk, Müzeyyen’in Özlem’le takıldığı tatiller. Sinan diye bir eleman varmış, Müzeyyen’e el işi yaptırmış da korkmuş sonra, tehditlere pabuç bırakmış. Ne pis insanlarmış şu insanlar, Sinan gibiler olmasa pırıl pırıl bir dallama olmaktan çıkıp sadece dallama olabilirmiş Müzeyyen, olamamış. Müzeyyen’den gerçekten beklenmeyen bir performans ayrıca, o gudubetliğiyle arkadaş edinebilmiş, üstelik karakterlerden en mantıklısı, insancılı Özlem herhalde. Güzel sanatlar lisesinden arkadaşlar, Müzeyyen sonradan resim bölümüne girmiş, dergilerin grafik tasarım işlerini yaparken çalıştığı siyasi bir derginin kapanmasına şahit oluyor, bir tutam siyaset. Özlem işletme okumuş, sorun değil, hobi olarak yine film çekebilir. “Üzümlü kek” diye bir bölüm var, imdat ya. İş görüşmesine gidiyor Müzeyyen, şıkır şıkır bir kadınla mülakat, “aileye uygun özellikler” takdir ediliyor bir güzel. Aile olsun, sevgi kelebekliği olsun, şıkır şıkır kadın açık açık gömülüyor, kurumsal yaşam dövülüyor, her şeyin ne kadar berbat olduğunu görüyoruz. Evet ya, gerçekten o dünyalar öyle, valla gündelik yaşamın sorunlarının en önemlilerinden birinin ümüğüne çökülmüş resmen, muhteşem bir kavrayış. Baba çıkıyor bir de piyasaya çünkü Müzeyyen edebî atak geçirmeden, durduk yere takla atmadan hiçbir şey yapamıyor: evet, tam bir kan emici topluluk, tam bir sömürü sistemi, evet, küfür kâfir gitmek lazım o mülakattakilere, sövmek lazım, ne biçim iş dünyası, dur yahu babası, biraz kendini topla, ya rab, ne duracak, elbet gömecek kızını pis etmek isteyenlere? Valla Çiğdem de girebilirdi tam o an, o zaman bütün o sevgi kumkumalığıyla müstakbel patronlarının gözüne girer, ablasının gözünde ucubeye dönerdi iyice ya da anne çıkardı piyasaya, camdan toplantı masasına düşer, kızının istikbali için onların hepsini öldürmesi gerektiğini söyleyebilirdi, yani her şeyi tokuşturmak mümkün ama her şey tokuşabiliyor diye her şeyi tokuşturmanın manası yok açıkçası. Sonra, “ceptelefonu”? Uzakları yakın ediyor da insanı köleleştiriyor, ne berbat şey şu teknoloji yani, “en korunmasız anlarda küstahça çalıyor telefonlar”, ben bu romanda ceptelefonlarının yediği haltı görmesem halim nice olurdu. Müzeyyen’in bir salyangozla diyaloğu var, evlere şenlik. Salyangoz bir yerde insanın bitmek bilmez kötülüğünden, aldatmanın, nefretin, öldürmenin ne kadar ıy, ne kadar öğ bir şey olduğundan bahsediyor, mükemmel bir tirat, ardından Müzeyyen’in o kumar masasında hep kaybedeceğini dile getiriyor. Şurada metnin zekâsı tükendi artık, dibe vurdu, okurluğumu kurtarmak için kafama odunla vurmak istedim: “Görevi yalan söylemek olan haber kanallarından birinde üç adamla bir kadın konuşuyorlardı. El kol hareketlerinden, yüzlerindeki gerilimden saçmaladıklarını anladım. Altyazıda ‘Ortadoğu’nun yeni düzeni’ yazıyordu.” (s. 66) Neden ya. Yine bakıyorum şimdi, televizyon izlerken “sandalyenin tepesinde” dalıp giden Müzeyyen, neden. Daha da var ama bu kadar yeter, katlanmak istemedim fazlasına.
Müzeyyen’in Gamlı Baykuş gibi dolanmasının sebepleri nelerdir, Çiğdem’in “anneyi öldürmesi” önemli. Bir şey de yapmamış aslında, çocuk daha, bağırıyor mu ne halt ediyorsa dikkati dağılan anne dengesini kaybediyor, camdan aşağı. Baba zaten kadından kadına sörf yapıyor, eşi öldükten sonra daha da bir serbest, takılıyor. İş dünyasından bahsettim, Sinan’ın siki var, yani her şey gibi Müzeyyen de zortluklar üzerine kurulmuş bir karakter olduğu için hiçbir şeyi sevmediğini söylerse löp diye yutmamız gerekiyor bunu. “Sonu gelmez şımarıklıkları” varmış Çiğdem’in, anlıyoruz ki öyle bir şey yok zira Müzeyyen açıyor gözünü, herhalde salyangozu dinlemiş olacak, dünyayı olduğu gibi görmeye başlıyor? Hasta babasını görmeye gelen Çiğdem’le oturup rakı içtikleri bölümde cort bir yüzleşme: ulan sen misin ailenin en şanssızı, asıl benim, hayır, sen hiçbir bok değilsin, asıl ben en kepazeyim, yok efendim, benim şöyle boktanlıklarım oldu, ulan it, en göt benim. Hemen bir dayanışma çatılıyor arada, Çiğdem adamın biriyle sevişecekmiş de adam evli çıkmış, üstüne dövmüş bir de Çiğdem’i, Müzeyyen onca rakının verdiği yetkiye dayanarak adamın ağzını burnunu kırmak istediğini haykırıyor. Karakter çatırt diye çöktü gitti, semazen olsa helikoptere dönerdi. O kadar mutsuzlar ki uçurumun kenarında takıldıkları sıra Müzeyyen’in aklına acıya son vermek geliyor, kardeşine yaklaşıyor. Acaba ne yaptı? Hmm, iki ihtimal var. Kardeşine sarılıp birlikte atlamak için yaklaştığı sıra, “Salak mısın lan sen?” demiş olabilir Çiğdem ya da bir büyük daha çıkarıp salyangoza ikram etmiş olabilir, oradan da iç parçalayan, ciğer deşen bir tirat daha çıkar, insanın kaybolan masumiyetini düşünüp ağlarız saftirik okurlar olarak, ne bileyim. Son olarak şu var, çatır çatır “yatılmaz” birader, “sikişilir”. Şekerlik yapılacak diye ucube türetmeye gerek yok, neyse o. Pek steril bir edebiyat, aman çirkef sıçramasın.











Cevap yaz