Kâmuran Şipal – Buhûrumeryem

Memlekette öykü yazılmış, arayıp bulmak lazım sadece. Buhûrumeryem 1971’de basılmış, öncesinde başka öykü kitapları var Şipal’ın, tabii bir dünya çevirisi. Kafka’yı iyi bilmesi öykülerini etkilemiş mi, Buhûrumeryem‘deki öykülerin atmosferini düşününce kesinlikle, dilse tamamen Şipal’ın üslupçuluğunun ürünü. Aşırıya kaçtığı oluyor, çağrışımlar alıp başını gidiyor bazen, anlatıcının ekseninden fırlıyor, örneğin öyküde “el” geçecekse bağlamın, hikâyenin pek uzağına düşen türetime yol açabilir, elin elin eşeğini türkü çığırarak araması hikâyenin hiçbir yerine sığmaz, estetik bir takla olarak kalır bu, yine de öyküyü şişirdiğini söyleyemeyiz çünkü hikâye dokusunu bükecek bir yoğunluğa sahip değil bu edebî atak. Klasik hikâye anlatımıyla kurulmuş iki üç öyküden birinde yer almaması da iyi, onlarda yüzey daha ince, sırıtırdı. “Bebekli Kilise” o öykülerden biri, istikameti belirgin olduğundan biraz da. İnsanın hayatındaki en güzel yılların çocukluk yılları olduğunu söylüyor anlatıcı, günden güne sislere boğulan ama varlığı hâlâ seçilebilen yıllar. “İçten içe varlıklarını sürdürür, bir büyülü havayı ortaklaşa solur, öldü sanılan, ama hep diri kalan ve diri kalacak olan bir öz çevresinde âdeta göze görünmez hamarat ipekböceklerince örülen beyazlı sarılı kozalardır bunlar. Binbir titizlikle el üstünde tutulur, üzerlerine titrenir, binbir özenle yarınlara çıkarılır ve yarınlara çıkılır bu kozalarla.” (s. 5) Rüzgârlı bir havada uçurtma, ipi bu kozalardan gelecek, alçalıp yükseliyor yaşam boyunca, köşedeki şam tatlıcısının üzerinden, bir tulum peynirin, bir şarkının üzerinde süzülecek. Mekân aynı ipliklerden, evler yerli yerindedir, kapı ve pencereleri dolduran nergisler çıkmaz sokakları süsler, Kerberus tek bir yönü göstererek anlatıcıyı çocukluğunun sokaklarında gezdirir. Mitolojiye göndermeler de bir nevi takladır, “Karon’un kayığından kaçırılmışlar” misal, Ali Nasibi ve Gaston Mizrahi, eczanelerin kokuları, gözlere konmuş paralara rağmen görülenler, geçmişten manzaralar. Gerçi kayığa binmediyse o paraları ne yapar insan, neyden kurtulduğunu hatırlamak için cebinde şıkırdatır herhalde, Bebekli Kilise’ye gelesiye. “Bebekli Kilise! Bebekli Kilise! Ve köşeyi kıvrılınca uzaktan görür. Kiliseyi, bebeği görür; Hazreti Meryem’in tunçtan bir heykeli kilisenin ön cephesinde, çatı üzerinde bebek boyutlarını haydi haydi aşan bir irilikte dikilmektedir. Aradan geçen bunca yıl büyümüş bebek. El bebek, gül bebek.” (s. 9) Sonda kısacık bir çağrışım, bazen beşi onu arka arkaya diziliyor, bezdiren onlar. Öğrenci yurdu, ilkokul, anlatıcı nihayet hikâye boyunca anıştırdığı yere gidecek yolun başına gelir: fabrikalardan çıkan pis suyun ırmağa karıştığı yerin az ötesinde oğlanın biri oynamaktadır, mezarlığa giden yolu sorar anlatıcı. Bu arada yolun gitmesi, bir yere gitmesi yolun, gidebilen bir varlık olması özneyle birlikte, öznenin istediği yere giden yola eşlik etmesi, yolun eşlikçiliği. Vardığında da yol onunla birliktedir, özne sevinir, geri dönerken de yalnız değildir. Yürüyüşü ağırlaşır bu kez, o kadar ağırlaşır ki noktaya evrilir. Öykünün sonu. “Diyoptri Yirmi” de aynı meşreptendir, nöbete kalan doktorun bir gecesi. Bir gecesinden birkaç saati ya da, Şipal kamerayı gökyüzüne, ağaca, kurda kuşa çevirip perdeyi indirme basitliğine kaçmıyor hiçbir zaman, karakter söken şafağa bakıp kalmıyor mesela. Nöbette de olmayabilir bu arada, ben yakıştırdım, gece öyküsü diye kaldı aklımda da baktım, gayet sabahın köründen öğleden sonrasına kadar gelenin gidenin bitmediği koca bir gün var. Hanın birinde muştalamışlardır yaralıyı, bir gözü kapanmıştır, kör olma ihtimali vardır, doktor hemen tedaviye başlar. Sopayı yiyenle doktorun yardımcısı hademe hemşeri çıkarlar, hademenin muhabbet etme çabalarını doktor baltalar çünkü nedir o öyle, Osuruklu Raziyelerin Mahmut hakkında hiçbir şey öğrenmek istemez. Hayır, adam kendini yaralamamıştır, gerçekten de muştalanmıştır, arkadaşlarına sorabilir doktor. Peki şikayet edecekse göz muayenesinde katakulli yapabilir mi yaralı, yapar, saldırana daha büyük bir ceza aldırmak ister de doktorun oyununa gelir, pansumandan sonra bir temiz azar yer. Aslında hademenin yanlış merceği takmasından kaynaklanmıştır görememe mevzusu da kim bilecek, hiçbir şey söylemez hademe, hemşerisini cortlatmıştır. İlginç, Şipal çok sıkı yakalamıştır hemşericiliğin çıkar ilişkilerinden doğduğunu, onca yakınlığın kelek çıkmasıyla gösterir.

“Hüsnü Yusuf”la birlikte Şipal’ın asıl bahse değer öykülerine geliyoruz. Sarmallarla doludur, anlamı hikâyeye dağıtır da bitmek bilmeyen akışı, olay örgüsünü ya sonda ya sona doğru bir yerde toplar anlatıcı, diyalogların sezdirdiği de açığa çıkar böylece. İki adam yürüyor diyelim, biri uzun boylu, biri orta, ikisi de işçi, uzun olan diğerine paha biçilmez sırları emanet ediyor. Ama neden, rahleden geçiririz insanları da niye el veririz, günahtan korumak için mi? Tasavvuftaki rümuzlardan bahseder uzun, o sıra yürüdükleri sokaklarda halıları pat pat vurarak temizleyen kadınlar azıcık geri çekilirler, bunlar geçtikten sonra işlerine devam ederler. Nedir, Hazreti Yusuf çok güzeldir, kadınlar onu gördüklerinde vurulurlar, hikâyenin ledün yönüne göre Hazreti Yusuf bir rümuzdur, Kuran’da doğrudan anlatılmaz onun güzelliği de kadınların meyve soyarken parmaklarını doğradıkları anlatılır o geçtiğinde. Birbirinin yerine geçen sözcükler, anlamlar, güzel ve çirkin diye bir şeyin olmaması da insanın karşılaştığıyla vaziyet alması, basit. Bir bebeği görüyorlar vitrinde, kanepe oturtulmuş bir bebek, uzun uzun anlatılıyor da neyin rümuzu? “Renkli harflerden, inci boncuktan bir soyadı. Bir soy: adı. Üç bin kilometre ötede. Bu neye benzer: Tıpkı bir babanın bir yaramazlık yapmış çocuğuna vurmak üzere kalkan elinin şefkatten gerisin geri aşağı inmesi gibi. Evet, tıpkı bunun gibi. Ama bir baba. Ama babasız büyüyen bir bebek. Üç bin kilometre ötede. Bebek. Ve anımsıyor. Henüz bebek yokken bir kilise vardı. Ve kilisede bir sabah ayininde çocuklar vardı bebek yüzlü. Arkalarda, önlerde, ortalarda, sağlarda sollarda vardı. Bebek yüzlüydüler. Oysa rahibin sesi gürdü ve bir dudağı sarkıktı. Ve rahip veriştiriyordu, kiliseye gelmeyenlere, başka dinden, başka mezhepten olanlara, Allaha inanmayanlara ve birbirlerini sevmeyenlere yıldırımlar yağdırıyordu. Ve bir dudağı sarkıktı. Ve bebeklerden biri rahibin gür sesinden korktu, ağlamaya başladı.” (s. 19) Niyetin iyiliği veya kötülüğü, eylemin iyiliği veya kötülüğü, bebek üzerinden hepsi açık biçimde okunabilir. Ol rivayet, Harun Reşid üstüne yemek döken esirine neler yapacakken esir hemen bir âyet okuyor, âyetin yarısını, Harun Reşid tamamlıyor. Merhamete dairdir, birinin başlattığını diğerinin tamamlamasına. İki karakter, arkada sefalet manzaraları, şefkat gösterme biçimleri. Sıkı öykü.

“Saflarınızı Sıklaştırınız” kitabın zirvesine çok yakın bir yerde, bir sıra zirvecik. Biçime aşinayız Kafka’dan da asıl Faruk Ulay’ın Üç Parça Toprak‘ı yakın. Türün kendine özgü bir zinciri var sanki, kim yazarsa yazsın metinler ulanıyor. Ayrıntı öyküleri diyemeyiz, indirgemek olur, olmayacak örüntüler çıkarmak var, farklı okumaları var gerçeğin. Hem gerçeğin kendi okumaları. Saflar sıklaşmalı, sandalyelere oturmuş insanların ellerinin vaziyetinden, arkada buluşan ellerden duyargaların geriye atılışı çıkıyor, tarih öncesinden bir iletişim türü. Biri genç kadın almanın faydasından bahsediyor, diğeri çocukların uzakta olduğundan, zaman kayması karakterlerin birbirlerini anlamamalarını bir nevi çaresizliğe dönüştürüyor da sokaktan gelen bir korna sesi bakışları dışarıda kesiştiriyor ya, o kornanın anlatısı bu. Daha da nelerin, öyküyle ilgilenen herkesin bir bakması lazım.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!