“Ejderha” derlermiş yangına, bir çıktı mı sıcak hava vuf diye eser, kâgir ahşap ne varsa alır götürürmüş. İngiliz Sefarethanesi’nin yandığı zaman elçi pencereden şöyle bir bakmış, öncesinde memurlarını azarlamış, ne münasebetmiş, İngilizler yapmış o binayı, taştanmış, yanar mıymış hiç. Şapkasını bile almadan merdivenlerden inmiş, kapıdan fırlatmış kendini. Aynı yangın, mahzenlerde bulunan ölüleri çıkarırlarken on altı yaşında bir Katolik kızla genç bir erkeği baygın halde bulmuşlar, çocuğu evlerden birine sokmuş Eleni, alt kattaki mahzen kapısından girmişler, yukarıda kiremitler düşerken birbirlerine sarılmışlar. “Bu yangında evleri yananlar için, Kasımpaşa, Tatavla, Hekimoğlu Bahçesinde ve Ermeni Mezarlığı’nda iki binden fazla çadır kurulmuştu. Buralarda ayrıca yemek pişirilerek dağıtılıyordu.” (s. 180) Fotoğraflar var, önde büyük camiler, arkada dumanlar karşı kıyıya varmış, Sultanahmet’te sayısız çadır. Paşaların konaklarını yanmaktan kurtarmak için kaç dinar lazım, yeniçeriler kenardan yangınları izlerken keseler açılıyor, ortalığa sikkeler atıldıkça bir koşuşturma başlıyor, herkes yangını söndürmeye çalışıyor. Yatır, cami, türbe, etrafı insanlarla dolu, yanmasın diye çukur kazıyorlar. Bir külhanbeyinin mi, birinin fikri, ıslak yorganları yatakları binanın etrafına yerleştiriyorlar da kurtarıyorlar yapıyı. Bir yeniçerinin kahramanlığı hikâye olmuş, adı sanı vardır da ortaya atıyorum öyle: paşalardan birinin evine yaklaşıyor alevler, yanan tahta parçaları uçuşuyor havada, ev ahalisi feryat figan. Paşanın eşi, halayıklar, hepsi ölecek. Yeniçeriler çaresiz, izliyorlar sade, biri öne atılıp içeri giriyor, üst kata çıkınca kadınları buluyor. Nasıl indirecek, geldiği yol kapalı artık. Hemen bir halat camdan aşağı, bir de yatağa yorgana sarabilse kadınları. Yatak soruyor, garip bakışlarla karşılaşıyor, paşanın eşi canını kurtarmak için koşmaya başlayınca yanlış anlaşıldığını çakıyor yeniçeri, yatağı onları kurtarmak için istediğini söylüyor. Zaman yok, paşanın eşi iniyor hemen, diğer kadınlar, sıra tam Arap bacıya geldiğinde döşemeden alevler yükseliyor, büyük bir gürültüyle çöküyor çatı, kahramanla birlikte bacı da düşüyor aşağı. Ne hikâyeler, o kadar çok yangın çıkmış ki illa hikâyeleşecek insanların kahramanlıkları, korkaklıkları. Gerçek Davit nam mucit tulumbayı bulana dek kovalar elden ele, çalı çırpıyla söndürmece, pek başarılı olamıyorlar tabii. 1700’lerin yangınları daha yıkıcı, ekip henüz oluşturulmamış, askerler mamalarını almadıkça harekete geçmiyorlar. Mevsim patlıcanla birlikte yangınları da getiriyor, kızarmış yağdır, fırındır, illa bir yerden bir şeyler sıçrıyor da rüzgâr varsa yayılıyor alevler. Sıçanları, kedileri de hesaba katmalı, evlere yuvalanan hayvanlar kıçları alev alev koşturuyor, girdikleri evi mahvediyorlar. Cibali bu konuda şampiyon herhalde, gavur mahallesi yana yana bir hal olmuş resmen. Halk, askerler yavaştan hareket ediyor o zaman, ne ki Hıristiyanları gözeten padişahlardan biri olay yerine bizzat gidiyor, sadrazamından yangını söndürmesi için ne gerekiyorsa hemen yapılmasını istiyor. Balat, Fener, buralar tam yanmalık. Ayrıca gayrimüslimlerin mahallelerini yakmak iyidir. Yahudi mahallesi miydi o Eminönü’ndeki, yandıktan sonra cami dikiyorlar kocaman. Yangınlardan birinde yeniçeriler yangını sıçratacak bir kiliseyi yıkmak istiyorlar, böylece yolu tıkayacaklar ama Hıristiyanlar toplanıyorlar hemen, askerleri engellemeye çalışıyorlar. Yıkmazlarsa yanacaklar. Hayır, kâgir yapı yanmayacak. İşler çirkinleşmeye başlıyor, yeniçerilerden biri duvara tırmanıyor ki çengeli taksın, çeksinler, kilise insin aşağı. Küüt, bir taş çarpıyor kafasına, yallah tepetaklak. Palasını çekiyor askerlerden biri, halka saldırır saldırmaz pata küte indiriliyor aşağı, sonra diğer palalar da çekiliyor, tam keşmekeş. Neyse, kilise yıkılıyor, yangın duruyor. Eğer Müslüman evi yanıyorsa gayrimüslimlerin şöyle bir bakıp ortadan kayboldukları söyleniyor, gerçeği yansıtmıyordur sanıyorum, meğerki öyle davranacak bir şeyler yaşanmış olsun. Eşyalar camdan aşağı atılıyor hemen, sırf ev yanacaksa yansın da güvenlik açığı oluşuyor zira büyük kalabalıklar toplanıyor yağmaya, hemen hemen bütün yangınlarda yağmacılar çıkıyor piyasaya, bir şeyleri aşırmasınlar diye askerlerin gelmesi bekleniyor. İlginçtir, söndürme çalışmaları yeniçeriler gelmeden başlamıyor, başlasa eşyalar çalınacak. Eşyalar daha önemli tabii. Taş kullansalar, neden hep ahşap kullanıyorlar? Bir kere ucuz, ucuz olmasının sebebi çok kolay bulunabilmesi, inşa konusunda büyük kolaylık sağlıyor zaten, bir de bitişik nizam. Yangın seyrine giden insanların keyfi: hangi evin ne zaman yanmaya başlayacağına dair iddiaya giren kumarbazlar, çekirdek çitleyerek izleyenler, ailesiyle kaliteli vakit geçirmek isteyen babaların aklına gelebilecek hoş bir aktivite. Yangın kulelerine bakmak yeterli, belli renkte bir ışık yanıyorsa doğru yangına. Sirenle de haber verilmiş bir zaman, II. Abdülhamid mi, biri yasaklamış ama sonradan hayati önemi fark edilince geri dönmüş sirenler. Biraz daha geri gidelim, 1751, Kapalıçarşı yanıyor, gece saat beşte çıkmış yangın da o yılların zaman sistemine göre kaça tekabül ediyor acaba, neyse, han kendi kendine yanıyor etrafı tutuşturmadan, sonra tutuşturarak: Bitpazarı alev alev. Yazma bir eserde yazdığı gibi oranın esnafı “kargayı bülbül ve merkebi düldül” gösterip haksız kazanç elde edermiş, bunların dükkânlarının yandığını öğrenip oraya akın eden insanlar çuval çuval bakliyat, baharat götürmüşlerdir, evleri yemek görmüştür belki uzun zamandan sonra. Esnaf perişan, yanan dükkânlarının akıbeti belli değil, ardından bugün de pek şaşırmayacağımız bir şey oluyor ve padişah bütün zararı tazmin ediyor, ertesi gün dükkânların yerine çok daha mükemmelleri yapılmaya başlanıyor. Bazılarının başını yiyor bunlar, 1745’te tersanede yangın çıkınca I. Mahmud hemen ilgileniyor olayla çünkü yakın zamanda bir filo oluşturmaya karar vermiş, işçiler tam gaz çalışıyorlarken ne yangını. Tersane emini çıldırıyor tabii, adamın hiçbir suçu yok aslında, yangın bütün önlemlere rağmen çıkarsa çıkar ama padişahın affı yok, adamı sürgüne gönderiyor. Bir daha o şehri görmek kısmet olmayacak, adam yola çıkmada önce hüzünle bakıyor etrafına. Ülkede işlerin yolunda gitmediği zamanlarda yangınlarla ilgili doğaüstü hikâyeler çıkıyor tabii, örneğin bir sadrazamın evinin yanması onun devletteki ocağının sönmesi anlamına da geliyor, kendi evini koruyamayan üst düzey bir ehlikalem devleti nasıl koruyacak? Yanmayan neresi var diye bakındım şöyle bir, Unkapanı dahil her yer tütmüş bir kez. Etrafta bir dünya kutsal mekân var, bazı hocalar yangınla savaşırken ölenlerin cennete gideceklerini söylemiş de halkın mutaassıp kısmı kendini ateşe atmış. “Felaketzedeler günlerce sokakta kaldılar. Türbelerin kurtarılması gönüllere teselli oldu. Bütün gayretler iki türbeye hasredilmemiş olaydı belki birkaç yüz insana akşam çorbasını içmeye mesken bulabilecekti.” (s. 97) Kurtaramadıkları çok tabii, Eyüp’te önemli kişilerin mezarları ortadan kalkıyor resmen, sağda solda bir iki karartı dışında ayakta kalmış ev yok, türbeyi ziyarete gelenler şaşırıyorlar zira türbe de yok. Alacahamam’da çıkan bir yangın yeniçerilere eğlence olmuş, gerçekten dört dörtlük bir gülmece. Göbektaşı giderek kızarıyormuş, içeride kalanlar ne yapacaklarını bilmiyorlarmış, kapıdan yeniçerilerin sesi gelince adamın biri çavuşu sallaya sallaya çıkmış oradan, koşmaya başlamış, yeniçerilerden biri tekrar ateşe dönmek isteyip istemediğini sormuş en son. Kriz geçiriyor insanlar resmen, sağlıklı düşünememeye başlıyorlar, görüyoruz hikâyelerde. Eşyaları kurtarırken ölmek nedir, hele yorganlara sarınıp alevlerin içinden geçmeye çalışmak?
En son ne olsun, her tulumbacı takımının kendi sloganı var, Galata’nınki başka, Balat’ınki başka, çok hoş. Spor gibi bir şey yangın söndürmeye gitmek, illa eğlence veya keder çıkacak, onlar da güçlerince söndürmeye çalışacaklar. Daha da neler, okura selam eder.











Cevap yaz