Çocuk merdivenlerden iniyor, birilerine bakıyor, annesi, ablası, babaannesi, amcaları, kimse yok, hizmetçi yok, gökyüzündeki kuşun sesi bir. Dalıp gittiği çok, öğretmenleri de şikayetçi, bu çocuk yıldızların yolundan yürüyüp gelen birini görüyor, sağdan soldan duyduğu seslerin oluşturduğu şarkıyı dinliyor, bir çiçeğin gülüşünü annesinden biliyor mesela, şeyleri birbiriyle tokuşturup dünyalar yaratıyor. Üstelik dersleri çok iyi, Latincesi sağlam, zamanında annesinin kardeşlerine Latince öğreten babasının etkisi az çünkü Londra’ya gitmiş eldiven işlerini oraya taşımak için, tiyatrocuların verdikleri siparişleri yaparken tiyatro yapar bulmuş kendini, zaten Agnes’in şahit olduğu gibi geceleri bir dolu şey yazarmış. Geceleri odasına çekilip hararetle yazdıklarından sonra komediler, trajediler, Saray’a bile çıkmış da sunmuş oyunlarından birini. Çocuk koştururken Londra’da oyuncularıyla çalışıyor, kostümleri inceliyor, kimin neyi nasıl yapacağını anlatıyor, o sıra çocuk bildiği mekânlarda kayboluyor çünkü tanıdığı kimse yok çevrede, nereye gittiler, çocuk neler hissediyor, “annenin tam merkezinde kalacak” da şöyle: “Bütün hayatların, her şeyin oradan dışarı aktığı ve her şeyin oraya geri döndüğü bir çekirdeği, merkezi, sıfır noktası vardır. Evde olmayan anneninki de bu an: çocuk, boş ev, ıssız avlu, duyulmayan haykırış.” (s. 7) Genişleyen, daralan çemberler ve alt çemberler, karakterlerin bildikleri dünyanın sınırları. Anlatıcı pek uzaklaşmaz karakterlerin zihinlerinden, bellediği sesi değiştirmez de karakterlerin şeyleri alımlayışını sese uydurur, bir tür tarihçilik. Dönem romanı olduğu için duyguların anlatımı riskli, dört yüz yıl önceki aşkın, ebeveynliğin mesela, pratiğini bilmek gerek ki O’Farrell şimdinin ilişkilenme biçimlerine yer vermemiş. Sıkı çalışma. Bazen aşırı sıkı, dönemin evlilik ritüellerini yansıtmak için iki sayfa ayırmak gerekir mi, yüzük takılırken rahibin her söylediğine yer vermeli mi, zokayı çoktan yutmuşken okuru uyandırmak ne kadar mantıklı bilmem, usandıracak kadar sımsıkı çalışma. Gerilim için şart ama, Agnes’la Latince hocasının ailelerinde nikâhın kıyılmamasını isteyenler var, rahip her soruşunda birinin öne çıkıp evliliğin gerçekleşmemesini istemesi mümkündü, neyse, Latinceci Agnes’ın kerkenezini, otacılığını, şifacılığını, doğayla ilişkisini, sezgilerini, görülerini sevmiş, Agnes eşinin başparmağıyla işaret parmağı arasındaki kasını sıkınca hissettiklerini, adamın hayaliyle kurabileceği anlatıları -önce kâğıt üzerinde, sonra gerçekte, sahnenin ötesinde yaşamdan sahneye taşıdıklarında- ve aydınlığı, aydınlıkta gördüğü mutluluğu sevmiş, zor da olsa evleniyorlar. Latincecinin ailesi istiyor zira baba John çocuklarına kötü davranan bir sığır, kendi çıkarını düşündüğü için Agnes’ın getireceği drahoma gözlerini kamaştırıyor, anne Mary’nin şüpheleri olsa da Agnes’la birazcık vakit geçirdikten sonra kadının ilmini takdir etmeye başlıyor, görünenden çok daha fazlası var gerçekten, gerçi ikizleri doğururken Susanna’nın doğumunda olduğu gibi Agnes’ın ormana, yeşilliğin ortasına gitmesine izin vermiyor, eve kapıyor, ilkinde çok korkmuşlardı ama önlem almışlar. Bir şeylerin ters gideceğini anlıyor Agnes, bir kere Susanna’nın kız olduğunu hissetmişti ama ikinci çocuğunda sinyaller karışık, iki cinsiyete dair işaretler ne demek? Oğlan doğuyor, gayet sağlıklı, tamam ama doğumun devam edeceğini anlayan ebe, onda da görüsel bir yeti var, oğlanın hemen hemen yarısı büyüklüğündeki kızı çıkarıyor. Ağlayacak mı? Karanlık ondan mı yayılıyor? Kokular, renkler, Agnes pek çok veriyi işlemeye çalışıyor ama görebildiğinin de bir sınırı var, nitekim ikinci hikâye çizgisinde, doğumdan on küsur yıl sonrakinde nasıl yanıldığını anlayacak en kritik konuda. Çocuğun koşturduğunu değil de ortada büyük bir sorun olduğunu hissediyor arıları sakinleştirirken, içini sıkıntı basınca iki kilometreyi bir anda aşmayı dileyecek. Judith’in ateşler içinde yattığını gören Hamnet’in telaşla dolandığı ev, katettiği sokaklar dönemin toplumsal, ekonomik, türlü özelliğini görmemizi sağlıyor, pazar yeri de görüyoruz, atölye de. Aradığı kişilerin önünden, arkasından geçiyor ama o panikle görmüyor, biz görüyoruz ki Londra yakınlarında gündelik yaşam nasıldı, anlayalım. Kaçık dedesinin alnına bir tane patlatmasından üfürme spekülasyon türetebiliriz, Latincecinin metinlerinde Kara Veba’dan hiç bahsetmediğini söyler O’Farrell, oğlan beyin kanamasından ölmüş olabilir mi? Şişliği hemen fark ediyor görenler, yara büyük, acaba? “Sonradan, ömür boyu, hemen o an gitmiş, çantalarını, bitkilerini, balını da alıp evin yolunu tutmuş, içindeki bu ani, tarifsiz huzursuzluğa kulak vermiş olsa, belki de olayların gidişatını değiştirmiş olacağını düşünecek.” (s. 15) Agnes olanları değiştirebilirdi gerçekten, Judith’in yaşamını kurtarmıştır mesela. İronik, kızın karnına kurutulmuş kurbağa koyulmasına nihayet müsaade eder çünkü deneyebileceği başka hiçbir şey kalmamıştır, cadı olarak görülen bir şifacının saçmalık olarak gördüğü tedavi şeklinin “işe yaraması”. Eve gelen doktorun kafasında o meşhur maskelerden vardır, vebayı korkutup kaçıracağı söylenen uzun gagalı kuş maskesi hani, Agnes’la doktorun diyaloğundan birbirlerini bir kaşık suda boğabileceklerini anlarız. Aslında av çoktan başlamıştı o sıra, dedikodular zaten ayyuka çıkmış, çevredeki herkes cadı olarak görüyor da Agnes’a dokunan çıkmıyor. Salgınların yayıldığı malum üstelik, toplumsal histeriye beş var. İlginç.
Yas romanıdır, yasın aşamalarıyla ilgilidir. Solması ve tekrar parlamasıyla. Ve hastalığın nasıl yayıldığının hikâyesiyle, ayrıca Latincecinin o korkunç mektubu okuduktan sonra eve varmaya çalışmasıyla. İskenderiye’den başlıyor hikâye, maymunlar, pireler, Konstantinopolis, oradan oraya zıplayan ölüm, nihayet Judith’in kıyafeti için istediği boncuklar, ölümün seyahatinin bütün aşamalarını bir ticaret gemisinden biliriz. Asıl konuya gelelim, Agnes’ın sınırları kesin, insanların enerjilerinden kimin ne zaman ölebileceğini aşağı yukarı kestirebiliyor ama ikizler söz konusu olduğunda karmaşıklaşıyor mesele, mesajları ayrıştırabilse gerçekten bir şansı olur muydu Hamnet’in, belki, Judith’in öleceğini düşünüyor çünkü Agnes, kızının küçücük halini, meme emmeyi bilmemesini düşününce. Yıkım mı, bir boyun eğiş açıkça. Hiçbir zaman kibirlenmemiştir Agnes, ailedeki yerini edinmek için sağlam bir mücadeleye girişip başarılı olmuştur, üvey annesinden idmanlıdır ayrıca, ötelerden gelen gücünün de etkisiyle kendine güveni tamdır ama sınırlarını bilir, gerçeği gerçekleşinceye kadar göremeyeceği durumlar vardır. En acılarından birini yaşar. Oğlunun kefenini diktiği sıra Judith ikizini son kez görmek istediğinde aynı çocuğu görmemeleri de anlamlıdır, kabullenişin yanında isyan. Latinceci geç kalmıştır, oğlunun ölüsünü görür anca. Muriel Sparks’ın sıklıkla kullandığı teknik, anlatılan zamandan yıllar sonrasına veya öncesine zıplamaca: Latinceci acılı bir hayvanın çıkaracağı sesi çıkarır dizlerinin üzerine çöktüğünde, ölüp gitmesinden kaç zaman geçmişken Agnes de ölüm döşeğine yattığında eşinin o haykırışını hatırlayacaktır. Cenaze töreni, ardından Londra’ya dönmek isteyen Latinceci’nin ortaya çıkardığı öfke, Agnes eşinin en azından bir süre gitmeyeceğini ummuştur da işinden olmak istemez adam, hem iyi kazanmaktadır hem de eviyle arasına giren mesafeyi kapatmak istemez. Latinceciye diğerlerine yaklaştığı gibi yaklaşmayı bırakmıştır anlatıcı, Londra faslından sonrasını pek bilmeyiz, kaçar gibi gitmesinin sebebini sorulara kekeleyerek verdiği cevaplardan çıkarmaya çalışabiliriz. Başka kadınlarla ilişkisi olmuştur, Agnes anlar, sevgisi bitmediğinden ilişkiyi sürdürür. Dört yıl kadar. Bir gün üvey annesinin getirdiği kâğıt parçasından sıradaki oyununu öğrenir, trajedi, Hamlet. Aklı almaz öyle bir acıdan sonra eşinin yaptığını, gidip oyunu izlemek ister. Sürprizi bozmamalı, burada bırakacağım. Tarihî hikâyelerin boşluklarını kurmacayla doldurmak ironik, iyi metinler yaratmada işlevsel. O’Farrell’ın metni bir novella yoğunluğunda olsa daha mı iyi olurdu diye düşünüyorum, ayrıntılara o kadar da girmese. Alessandro Baricco’nun İpek diye muazzam bir metni vardır, onun gibi mesela. Neyse, denk gelen bir baksın diyeceğim de filmden ötürü pörtledi, bakılır herhalde. İzlemeden okuyayım dedim, Agnes dışında aklımda pek bir şey kalmayacak sanırım bir süre sonra.











Cevap yaz