“KUZEY YOLCUSU”. Soğuk, ıslak iklimleri seven anlatıcı, denizin donuk mavisi, uçurum çizgileri. Manzarayı ikiye bölen çizgi, “görmenin karanlıktan koptuğu an”, “ışığın kırılma noktasından sıyrılıp yerçekimine eşitlendiği”, varken yok olmanın bir çizgiye indirgenmesi. Sorguluyor anlatıcı, kuzeyde çizgi daha mı silik, insanı geri kalandan ayıran en belirgin çizgi mi o, intiharla yaşamın zıtlığına varan düşünsel yolculuk onunki. Zıtlıktan açılacak hikâyeler, morglardan ateşlere, ontik bir ayrılığın yalvaç gözünden tasviri, imgelerle dolu.
“EŞİK (Bir ses su olur)”. Suya bırakılmış bir adım onun hayatı. Ülkesine dönmeyecek, çocukluğunu beş yaşındaki çocuğuna bırakmış, ikisinin büyüme hızı geçen yıllara göre bir mi, bu cevabı kendinde soruya sırtını dayayıp kuzeye yürüyor, gücü kesilse yeni toprakların verdiği güç var. Çiçekler, iklimlerinden kovgun, göçebe hayatlar göçlerinden koparılmış, ani ayrılıkların aceleciliği iz de bıraktırmıyor göçenlerde, parmak izleri siliniyor, ölüme doğru yürüyüş yaşamdansa. “Kendini bir yolculuk olarak tanıdı hep./ Bir yerinden bir başka yerine doğru yürüyen/ tek hücreli bir tutuklu./ Zinciri topraktan, parmaklıkları ateşten bir yürüyüşe tutkulu..” (s. 8)
“MORG”. Soyut niteliğine vurgu yapılıyor arka kapakta, oysa neşterin soğuğu, beyaz duvarların çekiştiği can, her nefeste dezenfektan, olabildiğince somut. Ofis, kapısından girince herkesin birbirine selam verdiği bir yer anlatıcı için, adı konmamış sığınma evi veya, morgsa sıradan hayatların çelik raflara dizildiği sıradanlık. Ofis. Floresan göz kırpar sık sık, gözetleme noktası, eklem yerleri ilk moraran yeridir bedenlerin, bekleyişin bittiğini gösterir, otopsi başlayacaktır. “Anılar üzerinde gezinen bir şifre çözme ayini”, vahşetin izlerinin ortaya çıkarılması, duyduğum kadarıyla yalnız da kalamıyor otopsiye girenler, etraflarında takım takım insan sıralanıyor, öfke biriktiriyorlar, silahlarını hazırlayıp yola koyuluyorlar, karşılarına çıkan talihsizlere ne olacak? Beyin abartılmış bir kamuflaj, bilineni başka türlü yorumlatıyor, öznellik virüsü, oysa dışarıda tek bir gerçeklik var. İçeride tek bir gerçeklik var. Birbirini tutmazsa birini seçmek gerekiyor, insan hep içini seçiyor. Kör duyguyu engelliyor beyin, elektrik bedeni terk edince tamamen susuyor. Doğurduğunu yutuyor, duyguyu açığa çıkarmıyor. Sırf bu yüzden ölülere saygı duyulmalı, ölümler ayrı, saygıyla çözülebilecek şifreler varsa, ölümle yüzleşe yüzleşe. Yoksa yok, dışarıda unutuyor insan, hafızası siliniyor, ölümü hatırlamıyor. Hatırlanacak şeyin mevcut olması, aksi halde hatırlanacak hiçbir şey yok. İnsan ölümü(nü) biçimlendirdiğinin farkında olmalı. Morgdaki son gününü hatırlarsa yürüyüşçü, kuzeye yürüme dürtüsünün kaynağını da anlayacak. Hatırlayamıyor. Yaşamsal uğraş. Gerçekle düşün çatışması, defalarca yürünen yol bu, üzerinde durmaya gerek duymadım da şu bölümü alıntılamak istedim: “Belki de zeytin ağaçlarının bilinen/ görüntüsünü, yolculukların o sıradan/ manzarasını, geçmişine bakıp da/ hatırlayabildiği bütün ‘olasılıkları’, sessiz/ ve gizli bir ayin haline getiren de işte bu sözdü.” (s. 16) Yanmaktan yorulan ve küllerinden ürken sigara sönecek, başka sigaralar nereye gidiyorsa oraya, kendi gibi başkaları da var mıdır, düşünüyor yürüyüşçü. Hatırlıyor, o tuhaf otopsi, tarihin ve bireyin yok oluşu, sorgulayan bir filozofun karşısına değil de mahkemeye, kollarına girmişler, tanıklığının ne anlama geldiğinin farkında değiller, bari başkaları olsa da yürüdüğü yolda, fark etseler, zaten farkında olsalar. “Eylül sessizliği”, akşam zaten oluyormuş da yeni fark etmiş yürüyüşçü, memleketinin halini, tarihini simgelerle kuracak ölçüde unutmuş.
“UZAK YÜRÜYÜŞ”. Adımlarının sesi duyuluyor artık, yol kenarında yürüyor, gri geniş otobandan gelip geçenler, başlarını camlara yaslayanlar, “bir şehrin ehilleşmiş sürüleri” onu izliyor. Özgürlük adına bir şehirden başka bir şehre gidenler, güven içinde yaşayanlar, “kısa süreli maceraların güvenli sonuçları”nı arayanlar. Tepeye çıkıp aşağı inmeye başladığında, klişe yine, mağaralara bunun için girildi, şehirler bunun için kuruldu, savaşlar bunun için yapıldı, radyo bunun için icat edildi ve daha neler, hepsi bugüne varmayı sağladı ama içinlik, bu başka bir şey, zamanı yeterince genişletince hiçbir şey hiçbir şey için değil, sadece kendilik, nedensellik, irrasyonellik, hepsinin karışımı. Yolcunun bakış açısında ne, uluslar dahi bunun için oluşmuştur, “korku ve güven tarihi”, morgdaki son otopsiden sonra benliğini kuşatan. “– Demek ki insan, Allah adına kurduğu/ bütün makam ve kurumlarla tarih içinde/ Allah’a karşı bir kuşatma ya da bir/ aldatma mekanizması geliştirmişti…” (s. 30) Hmm. “Allah öyle istiyor” diye yapılan şeylerle metafizik yolculuk başka bir alanda sürüyor artık, tarikatların inançlarını bir rütbe gibi insanlığın üzerine asması, aşırı yükseklere ulaştıklarını söyleyen din âlimleri, kutsal olanın ikonlara, putlara, cübbelere, sarıklara dönüşmesi, servet birikimi. “İnsan gündelik dünyayı, öteki dünyadan/ koparıp almıştı. Tanrı’ya karşı bir işgaldi/ bu…” (s. 31) Mahkemelerden, hapishanelerden, morglardan tapınaklara geldi anlatıcı, tapınanların tapınağı işgaline, oradan çizginin hayatla ölümü ayırma meselesine. Baskıcı rejimlerin, insan hakları ihlallerinin korkunç imajları kayboldu, teolojik bir soruna indirgendi insanın zorunlu göçü, büyük ve başarısız sıçrama. İnsanın en gelişmiş güdüsünün aidiyet olduğunu düşünüyor yürüyen, binlerce yıl sonra bile yanında birilerini arıyor, gerçek inananları mı? Anlatıcı ne kadarını belirledi dini meseleye sokarak, serbest dolaylılığını yürüyüşçünün zihniyle mi çalkaladı da öyle anlattı, belirsiz.
“IŞIK”. Şehirden tek bir parıltı yok artık, “ehil ve uygar ışık” yok, pervasız karanlığa doğru dökülen yıldızlar bir. İyi mi, şehir lanetlilerle, gafillerle doluysa kuzeyin yabanında aramalı huzuru. Başka biçimler, siluetler karanlığa bakıyorlar, “tanrısal siluetler”. Yine insandır, sığınmak için insanı arar yürüyen, yaptıklarını başkalarına göstermek için yapanlar, yalnızlıklarını başkalarına göstermek için yaşayanlar değil de kendi gibi olanlar çıksa karşısına. “Peki acaba neden bu acıyı başkasına da/ gösterip paylaşmak istemişti./ Ehil yalnızları ayaklandırmak için mi?/ Acizler korosuna katılmak için mi?/ Ya da sahte yalnızlar sürüsüne./ Aldatılmışlar sahnesine belki de.” (s. 36) Keşfedecek onları, eleştirdiği dijital kodlar vasıtasıyla kurulan bağları eleştirecek önce, anlatıyı pat küt dağıtmaya devam edecek, sonra mavi dalgaların dövdüğü fiyortların kenarında toparlamaya çalışacak. Yazının kazandırdığı kimliği düşünecek, virgüllerin, noktaların ötesinde bunların olup olmadığı nasıl oluşturur insanı, gerçekten yazı yok da düşlüyor mu yürüyen, o morgu hatırlamaya çalışırken yazıya başvurmadığına göre hafızasına yazılı bir metnebenzer var belki, aradığı. Uçurumun kenarında bulduğu o mu, özellikle onun bulması için, yürüyüşe onu bulmak için mi başlamıştı, belirsizlik. Dilin önemi yok, Latince veya Sanskritçe, insan yaratısıdır. Diğerlerini bulduğunda, ateşin başına oturduğunda düşünecek, onları bir arada tutan nedir? Yine din referansları, geçeceğim, anlatı ilerlemiyor, genişlemiyor, eşiniyor orada. Neden morgun karanlığından geldik buraya, kaskatı somutluk mistiğe neden vardı, hele sorularla cevapların sözde göksel kaynağına? Memleketin halini dinin yorumlanışına bağlamak ne sağladı, hiç, yürüyen ateşin başındakilerden de alamıyor istediği cevapları, bireyin dinden duyduğu korku mu işkencenin cevabı olacak? “Birey-korku-din./ Acaba?/ İnsan, korku, din ve Tanrı…/ ‘Olacak şey değil’ diye geçirdi içinden…/ İnsan Tanrı’yı dinle nasıl kuşatır?/ Geriye doğru tekrar ilkçağ, ortaçağ ve sonrası…/ Başıyla sonu arasındaki sonsuz yürüyüşü/ suya bırakılmış adımlarında belki/ yeniden bulunabilir, sorgulanabilirdi.” (s. 55) Yürüyüşü övmekse tamam, yaşanabilir bir memleketi yaratmaksa teşmil sadece, dinin kökü kendinde pratiklerini devlete.
Denk gelen olursa, eh.












Cevap yaz