Arka kapak yazısını Tarık Dursun K. yazmış, Güngör’ün “ara kuşak” hikâyecisi olduğunu söylerken eleştirisini esirgememiş. Bence. “Kimi hikâyelerinde, hikâyemizin geleneklerine uyum gösterirken kimi hikâyelerinde de giderek geçerliliğini yitirmekte olan geleneğin dar kalıplarını zorlar.” Güngör’ün hikâyesi için aşama, da, geçememiştir oradan Güngör, dönüp durmuştur aynı yerde, öykülerini şişirerek üstelik. Son öykü, “Çoban ile Yılan’ın Hikâyesidir”, dümdüzlüğü yüzünden sıkıntıdır, yılanın kuyruk acısıyla çobanın evlat acısı sürdürkçe bir daha dost olamayacaklarına dair halk hikâyesinin öyküleşmişi fakat formun kattığı hiçbir şey yok, eh, öykü olduğunu söylemek de zor bu durumda, yazılı halk hikâyesi aslında. Güngör ayrıntılandırmaya gerek olmayan bölümleri açımlayıcı anlatımıyla genişletiyor, niye genişletiyor, hacmi tutturabilmek için, başka bir neden yok. Çoban babasından öğrenmiş işi, başka hiçbir iş bilmezmiş, babası ölünce köylünün hayvanlarına bakmaya başlamış. “Dünya üstünde bir karısı bir de oğlu vardı yakını olarak. Henüz küçüktü oğlu. Çobanlık denilen zanaatın inceliklerini bilemezdi. Ama elbette bir gün büyüyecek, bu işin bütün gizlerini öğrenecek ve çobanlığını babasından devralacaktı. Çobanlık asası babadan oğula geçecekti.” (s. 73) Paragrafın başlı başına lüzumsuzluğu bir yana, çocuğun küçüklüğünden çıkarabiliriz zaten çobanlığın derinliğine vakıf olmadığını. Çok ciddi bir tonla çok doldurur öyküleri Güngör, şu paragrafın ötesinde berisinde bir karşılığı, doldurduğu veya doldurmadığını sezdirdiği bir boşluk yoktur, öykücünün makasını hiç kullanmaz yazar. Bazı bölümlerde fenalıklar geçirdim ben, iki kez görünecek zottirik bir karakterin kaşını gözünü, üstünü başını hararetle anlatmak, okur için dert. Yılanlı öyküde özellikle, Yılan’ın neden Yılan olduğuna dair hikâye upuzun, neredeyse esas hikâye kadar: en yakın arkadaşıyla aynı kızı severler, kız çok zengin bir adamla evlenmek ister, Yılan’ın arkadaşı zenginlere düşman olur da yoksulları toplar etrafına, dağa falan çıkar, paşalar padişahlar peşine düşerler. Yılan ödülü duyunca hemen arkadaşını zortlatır, zengin olup kızla evlenebilecektir böylece, ne ki halktan biri lanet eder de adam Yılan’a dönüşür. İnsanların yanında kırk yıl yaşarsa tekrar insana dönüşebilecektir, Çoban iyi biri olduğu için sağdığı sütü Yılan’la paylaşır ama çocuğunun ödü kopar tabii, Yılan’ı görür görmez sopasını dank diye indirir. Yılan can havliyle ısırır çocuğu, oracıkta öldürür. Ne fenadır, bir daha asla arkadaş olamayacaklardır, Çoban’la Yılan üzüntülerini dile getirirler, sonra da geldikleri yere siktirip giderler herhalde, bilmiyorum, can sıkıntısından kendimi camdan atmamaya çalışıyordum o sıra. Yazmak bile zor, tamamlayacağım ama, “Genç Bir Şair İçin Aşk Rüyası”na bakalım. Kısaltarak anlatıyorum, göze giren bir iki bölümü eleştirmek için alıntılarım, tamam. Pierre Şoti’nin adıyla ünlenmiş kır kahvesine sık sık geliyormuş anlatıcı, önceden Rabia Kadın Kahvesi denen o yer anıları tetikliyormuş, şairlerin aşkını çağrıştırıyormuş, koca bir sayfalık tatava. Yunus, Muhterem ve anlatıcı, üç arkadaşlar, hikâye onların başından geçiyor: Haliç’e bakan bir evde yaşıyorlar, Muhterem onuncu yılında hâlâ okulu bitirmeye çalışıyor, babası Antalya’dan para yolluyormuş her ay, zenginmiş. Proje çizermiş Muhterem, iyi çizemediğinden işe yaramıyor herhalde, geceleri arkadaşlarıyla sohbet muhabbet. Daha bir dünya bilgi, böyle tırışkadan, hiçbir yere varmayacak. Memnun oldum Muhterem, ne işin varsa o kadar geniş geniş. Yunus şair, halk şiirinden esinle yazıyor, Lâlehan besteliyor, protest işlerin peşinde koşuyorlar. Arkadaşları uyarıyorlar Yunus’u, kız basbayağı kullanıyor oğlanı da Yunus konduramıyor, aşktan gözü dönmüş. Nedir uzadıkça uzayan öykünün olayı, dikkatini toplamak için kullandığı ilaçların üzerine içki içmiş Yunus, cesedini Haliç’in kıyısında bulmuşlar. Tansiyonu ayarlamayınca olayların sıralanması, ardından kapanış, bu kadar. Lâlehan’ın Yunus’u kullanıp kullanmadığına dair hiçbir şey yok, ailesi zengin diye kimlik biçiyorlar kadına, baştan suçlu sanki. Yunus’un aşkı, derinleşmiyor, bilmiyoruz, Lâlehan’ın verdiği konserde Yunus yok, anlatıcının içini durduk yere sıkıntı basıyor, zart diye paniğe kapılıyor niyeyse. Karakterleri analiz edemiyoruz, veri eksik, anlatıcının kapıldığı dehşet duygusunun bir karşılığı yok yani. Konserden sekiz saat önce ölmüş Yunus, bir paragraf da Lâlehan’ın gaddarlığına ayrılmış, yahu nasıl çalıp söylermiş Yunus ölürken! Eh, madem o tepeden başladı mevzu, oraya dönsün, anlatıcı bir daha görüşmediğini söylüyor Muhterem’le, yük o kadar ağırmış ki hatırlamak istemiyorlarmış. Asgari öykü bile değil, kurgu denemesi demek daha doğru.
“Kediler Yıldızları Sayar”, Muhteşem’in gördüğü düşlerle kayışı koparması. Güngör’ün karakterlerine verdiği isimler bombastik. Muhteşem karadüşlerden kurtulamıyor bir türlü, zümrüt yeşili gözleriyle fiti fiti gezinen kedi ıstırap çektiriyor hemen her gece. Ellisini çoktan aşan Muhteşem çözmeye çalışıyor, nedir kedi, düşüne niye girer, neler oluyor, yaşlandığı için mi, öncesinde yokmuş öyle bir şey. Geriye dönüş: babası eskici Muhteşem’in, eskicilerin ne iş yaptığını biliriz ama üç beş cümle ayırmak lazım mutlaka, yoksa nereden bileceğiz sokak sokak, mahalle mahalle dolaştığını, insanlardan artakalmış eski eşyalar, elbiseler alıp sattığını, çok kritik. Ailenin hikâyesi geliyor sonra, kardeşlerden biri okulu bırakmış, diğeri bilmem ne yapmış, Muhteşem’i bir zahirecinin yanına çırak vermiş. Patronun yaşlılığı ve huysuzluğu, Alman Harbi’nde neyi ne ettiği filan, yine savrulduk gittik hikâyenin dışına, bunca bilgi topağını kafaya yedikten sonra serseme dönüyor insan. Muhteşem işi kotarıyor, patronunun yıllar boyunca yaptığı yardımları unutup mahalleden bir arkadaşıyla iş tutuyor. Askerden döner dönmez yeni hayat, iyi de kazanıyor, derken zenginleşen arkadaşlarıyla birlikte eğleniyorlar bir gün, kapılarına gelen kıza neler neler yapıyorlar. Kedi anlatıyor bunları, intikam almaya gelmiş de karakter kâğıttan olunca ne Muhteşem’in korkusu, ne kızın başına gelenler, hiçbir etki yaratmıyor, hikâye için bileşen olarak kalıyor her şey. Aslında Güngör’ün öyküleri böyle özetlenebilir, belli bir alımlamayı gerektiren, belli duyguları uyandırması beklenen bölümlerin iç içe geçtiği anlatılar. Bu kadar, öyküyse öyküdür ama bazı öyküler daha öyküdür benim için, buna göre Güngör’ün öyküleri öykü değildir. Evet. “Korkumu Kalbime Gömdüm” misal, eşini kaybedeli dört yıl olmuş, anlatıcı karşılaştığı bir kadına karşı ilgi duymaya başlamış, kadın da ilgi duymuş aynı şekilde, anlatıcının çocuklarının arıza çıkarması veya çıkarmaması bazı şeyleri değiştirir de kadının intihara yeltenmesine yol açar mı? İlla açar, sorun Güngör’ün bu açışı kurmamasında, hazırlamamasında. Kadının kimseyi üzmemek istediğini söylemesi öykünün sonunda, bana yetmez, yetene yeter. “İçimde, bir yerlerde hep ağırlığını, acısını duyduğum o terk edilme korkusu da ağır ağır sulara gömülen bir gemi gibi batmaya başlamıştı. O battıkça kalbimde bir genişlik, hafifleme doğuyordu sanki. Yerini usulcana büyüyen bir yaşama sevincine bırakıyordu.” (s. 38) Anlatıcının hikâye boyunca ne hissettiğini yüz iki kez dinledik, bu yüz üçüncü, hele finalin bir parçasıysa bir öyküyü bitirmenin en kötü yolu. Başka bir öyküye gücüm kalmadı, son derece klişe bir öykücülük deyip bitireceğim ama şu yazarlı öyküden de bahsedeyim: kadın zamanın meşhur yazarı, dolaştığı kitapçıda çalışan çocuğun aşkının farkında muhtemelen, çocuk allem kullem yayınevi açıyor az daha büyüdüğünde, işini biliyor, piyasayı domine etmeye başlıyor. Kadın yıldızı sönünce çocuğun karşısına çıkıyor, son dosyasını veriyor basılması için. Çocuk aşktı meşkti uğraşmıyor artık, yerli yazar basmadığını söyleyip kısa kesiyor. Zengin olmasının iktisadî ve intiharî hikâyesi iki sayfa, kadından uzaklaşmasınınki bir, neyse ki eller titremeye başlamadan bitiyor öykü.
Yanlış odaklanma, sündürme. Başarısız öyküler. Son olarak, çok alakasız ama 1949’da Malatya’da doğmuş Güngör, İstanbul Hukuk’ta okumuş. Amcamın hem memleketten hem bölümden arkadaşı olabilir, Güngör’ün okuduğum ilk kitabının yazısını açmaya üşendim de bunu ikinci kez yazmış olabilirim. Neyse.












Cevap yaz