Al Capone yeni neslin değerlere saygı duymadığından bahsetmiş, eskiden süpermiş saygı. Alıntı. Alice camdan baksa tersine dünyayı görürmüş, aynanın içinden geçmesine gerek yokmuş. Galeano’nun yorumu. Başlıklarından işaretlediklerimi yazayım, kısa. “Örneklerle Eğitmek”, Darwin görüşlerinin vardığı yeri görse ne derdi acaba, zaten ekonomiden geldiği için mevzunun yine ekonomiye dönmesi karşısında çok şaşırmazdı herhalde. Doğanın en yeteneklileri ödüllendirmesi, geri kalanının bok çukurunda boğulması. Siyahlar bu yüzden dipte, Milton Friedman’a göre “işsizliğin doğal kuralı”. Graeber değinmişti, borçlandırılan borçlanır, borç namustur, borcunu ödemeyen boka boğulsundur, borçluyu öldüren alacaklı hakkında çıkan haberlere de “hesaplaşma” denir, canı alınca borcunu almıştır alacaklı. “İşledikleri cürümlerle muzaffer payesi kazanan generallerin toptan yaptığı işi, kiralık katiller perakende olarak yapıyor. Köşebaşında iş tutan yankesiciler, bilgisayarları başında spekülasyon yapanların sanatının düşük teknoloji uyarlamasını gerçekleştiriyor.” (s. 15) Tersine dünya: komşu tehdittir, insan yerine makineye güvenmek daha emniyetlidir. Makineyi üreten insana. Araştırmalara göre 20. yüzyılda insanlara güven duyanların oranı duymayanlardan daha düşük, toplumun çözülüşü. “Öğrenciler”, zengin çocuklarının araçları kırmızı ışıkta durmuyor, soyulmaktan korkanların önlemi. Şehir korunaklı alanlardan ibaret, sokaklar bölümlenmiş, belli yerlerin dışına çıkmak yok. Latin Amerika’da toplumun yarısını gençler oluşturuyor, gençlerin yarısını sefiller. Zweig gittiğinde favelalardan eser yokmuş, ufuk görülebiliyormuş tepelerden, şimdi öldürülecek çocuklarla dolu o mahalleler. Zenginleri soyup uyuşturucu alıyorlar, suç işlemeyenler ucuz emek gücünü oluşturuyorlar. Orta sınıfa ulaşabilirlerse daha konforlu görünen bir bağımlılığa yakalanıyorlar, bu kez tüketim ele geçiriyor onları, tüketmedikçe yaşamadıklarını hissediyorlar. “Sanki kendi mülkiyetiymiş gibi sistemi savunuyor; oysa yerinden olma tehdidi ve kira parası yüzünden beli bükülmüş bir kiracıdan başka bir şey değil.” (s. 26) “Adaletsizliğin Temel İlkeleri”, baskıcı adaletsizlik diktatörlüklerinin örneklerini çok yakından görüyoruz, ayrıca acayip büyük şirketlerin patronlarının baskıcı rejimlerden ne kadar memnun olduklarını da görüyoruz, tek bir hötle toplumu hizaya getirenlerin ülkesini soymak daha kolay. Kuzey saldırıyor, Güney’le Doğu’ya daha fazla tüketimi dayatıyor, “gerçek varoluşu bahşeden fetişler” satın alınmayı bekliyor. Salaklığımı hatırladım şimdi, gidip Selim’le saat almıştım hayvan gibi paraya, ne gerek varsa, herhangi bir şey takmayı hiç sevmediğimden en fazla bir iki kez takmışımdır. Neyse, devlet elbet lazımdır kapitalizmde, üç kuruşa ömür çürütenleri kışkırtmaya çalışanlara karşı kim güvenliği sağlayacak, kitlelere kim sopa sallayacak, devletsiz olmaz. Peru’da elektriği olmayan evlerde Alman malı elektronik aletlerin, Orta Amerika şehirleri cayır cayır yanarken koket hanımlar için kürk etoller nedir, ama hepsi mevcut, anında alınabilir. Şili’de mi, Arjantin’de mi, oyuncak telefonlar moda olmuş bir ara, millet cep telefonunun olduğunu göstermek için konuşur gibi yapıyormuş, bir de cehennem sıcaklarında arabalarının camlarını kapıyormuş, hani klima çalıştıracak kadar zengin olduğunu gösterebilmek için. Garip, SMS yollamaktan ve telefon etmekten öteye geçmeyen insan neden iPhone’un son modelini alır, sorunca muzaffer bir ses duyacağız, başarı hikâyesidir. Irkçılıkla ilgili bir bölüm, Anatole France’ın beyni Turgenyev’inkinin yarısı ağırlığındaymış, insanları beyin ağırlıklarıyla ölçersek cortlak bir hiyerarşi çıkıyor ortaya, bir zamanlar böyle dandik uygulamalara yönelmişler, ırksal üstünlük diye bir şey sıkabilmek için uğraşan Spencer’a hayran olan Jack London’ın bireyciliği nihayet bırakıp sosyalist olması, güzel hikâye. Müzik bahsi geçiyor, alıntılamadan olmayacak: “Irkçılık yalnızca kendi önyargılarının aşikârlığının gücüne inanır. Afrika sanatı yirminci yüzyılın ünlü ressam ve heykeltıraşlarının çoğunun temel esin kaynağı ve sıklıkla da utanmazca yararlanılan intihal nesnesi oldu. Aynı şekilde, Afrika kökenli ritimlerin dünyayı hüzünden ve esneyerek ölmekten kurtardığına şüphe yok. Afrika’dan gelen müzik olmasa, Brezilya’dan, ABD’den ve Karayip kıyılarından yükselen yeni büyülü tarzlar nasıl olurdu? Buna rağmen, Jorge Luis Borges’e, Arnold Toynbee’ye ve pek çok diğer değerli çağdaş entelektüele göre siyahların kültürel kısırlığı aşikârdı.” (s. 58) Vatandaşlık düşüncesi, eşit vatandaşlık, mücadele alanıdır. Nerelerden: “İkinci Dünya Savaşı’nda, pek çok Kuzey Amerikalı siyah Avrupa’daki savaş meydanlarında öldü. Bu arada ABD Kızılhaçı, yatakta yasaklanan karışımın, kan nakli yoluyla gerçekleşmesini engellemek için siyahların kanının beyazlara verilmesini yasaklıyordu. William Faulkner’ın bazı harika eserlerinde ve Ku Klux Klan’ın kukuletalılarının pek çok vahşetinde açık edildiği gibi kirlilik korkusu Kuzey Amerikan kâbuslarından hâlâ kaybolmayan bir hayalettir.” (s. 62) “Makbul” Siyahiler seçici geçirgen beyazlıkça kabul edilmişlerdir kodamanların onayıyla, hangi belgeseldi o, Sidney Poitier’ın deli gibi eleştirilmesi bundan. 1513’te özel olarak yetiştirilen köpekler Yerlileri başarıyla yedikleri için bir asteğmen maaşına layık görülmüş, “doğaya karşı o korkunç günahı işleyen” Yerli keşke biraz heteroseksüel olsaymış.
Korkuyla ilgili üç bölüm var, karayım: hırsızlık yaparken ölen gencin orta sınıftan olması haber değeri taşıdığı için gazetelerde yer bulur, süprüntü takımından olsa istatistiğe girecekti sadece. Darbelere bakınca çemberi daralta daralta içte olan düşmana varıyor cuntalar, sorun o necip millete çomak sokanlarda. Obje belli, ondan korunmak için kolluk gücüne başvuruyor seçkinler, kendi güçlerini oluşturuyorlar. En son İspanya’da haber olmuştu, boş evlerde yaşayanları evlerinden atmak için izbandutlardan oluşan ekip kiralıyordu sahipler, on dakika içinde eviniz pırıl pırıl, evinizi yüz beş yıl daha boş tutabilirsiniz gönül rahatlığıyla, evsizler de siktirip gidebilirler bokun dibine. Moskova’da binlerce çocuk sokaklarda yaşıyor, Yeltsin esefle bahsediyor durumdan, pıtrak gibi çoğalan kumarhanelerin yanında hayvan gibi yükselen suç sayıları göz kırpıyor, diğer yanda ilk şubesini açan McDonald’s alkışlanıyor. Evsizleri yanıcı madde döküp yakmak, Brezilya’da galiba, gençler için büyük eğlenceymiş, akşam aktivitesi. Polis şefleri işkencenin muhteşem bir şey olduğunu söylüyorlar, devlet adamları o mahalleler ortadan kalkınca memleketin uçup kaçacağını belirtiyorlar, dolayısıyla şer yuvalarını dağıtmak için yapılanlar iyidir de o şer yuvalarını kim ortaya çıkarmıştı ki. “Askeri diktatörlükler artık yok, ama Latin Amerika demokrasilerinin cezaevleri ağzına kadar tutuklularla dolu. Tutuklular doğal olarak yoksul, çünkü yeni açılan bir köprü çöktüğünde, içi boşaltılan bir banka battığında, çimentosuz inşa edilen bir bina yıkıldığında kimsenin hapse girmediği ülkelerde yalnızca yoksullar cezaevine girer.” (s. 89) Kıps. Karnaval var diyelim, meşhur olan, insanlar kostümlerle deli gibi eğlendiler, karnaval bittikten sonra aynı kıyafetleri giymeye devam edenler tutuklanırlarmış çünkü polisin civarı bastığını etraftakilere duyuran bir işaretmiş o tür kıyafetler giymek. Dilenci yakanlar ceplerini de dolduruyorlar böylece, öldürdükleri dilencileri Barranquilla Üniversitesi’nde anatomi öğrenen tıp öğrencilerine satıyorlarmış. Başka ne suçlar işleniyor, devlet adamları ağızlarından öyle şeyler kaçırıyorlar ki ülkenin altının üstüne gelmesi beklenir, oysa azıcık gözden uzaklaşıp daha üst bir konuma atıyorlar kapağı.
Çok başlık var, mevzu uzun, dert derin. Sokaklarda gördüğü duvar yazılarını olduğu gibi kitaba almış Galeano, birini sevdim: karamsar olmayı daha mutlu günlere bırakalım. Bir yerden sonra karamsar olsak da olmasak da fark etmiyor, bir parçası olmak istediğimiz dünyanın temsilini sunuyoruz, çoğalmayı umuyoruz, bundan başka nasıl olacak. Olduğumuzu olmaktan başka ne var. “Gerçekliğin değişim serüveni ve bizim kendimizi değiştirmemiz evrenin tarihini değerli kılan bu göz açıp kapamadır. İki buzul arasındaki sıcaklık; işte o biziz.” (s. 301)












Cevap yaz