“Fılle” dedikleri zaman, unutmaya bıraktığı koca tarih canlanıyor, acı hatırlatıyor kendini. Hikâyelerle açılıyor hikâye, anlatıldığı kadar, şevkle utancın birbirine geçtiği kıyımı herkes başka söylüyor: Neo güçlü biriymiş, Abdülhamid bile bilirmiş, “Ermenilere karşı Allah adına Türklerle birlikte girdiği savaş” ününe ün katmış. Şark Kumandanı Salih Paşa pek severmiş Neo’yu, cephane verirmiş. Kiğı, Beyazıt, Pasin ve Ur’daki çarpışmalardan sonra İran’a kaçmaya çalışan Taşnak Partisi’ne mensup bir Ermeni birliğindeki kadını görmüş Neo, Pemığ’ın kucağındaki oğlanı da almış yanına. Pemığ intihar etmiş “oğluna rağmen”, Melko nam eski eşini pek severmiş. Erivan Radyosu’nda dinlermiş yıllar sonra Êlo, “Mıho” klamı Neo’nun dedesiyle ilgiliymiş. Anıştırıcı nesneler, şarkılar, Êlo dalıp gidiyor bazen. “Hatırlamaya çalıştığı kadarıyla ortalık tozdan, dumandan görülmez bir haldeydi. Çığlıklar at ve nal seslerine karışmıştı. Bir adam vardı. Acaba babası mıydı… Şimdiye kadar cesaret edip de kimseciklere soramamıştı; o adamı bilen var mı diye. O, annesinin eteğine sıkıca sarılmış, bedenine bir iple bağlanmıştı. Adam onları hiç yalnız bırakmamıştı.” (s. 10) İrkilirmiş bazen Êlo, yanındakiler ne düşündüğünü anlarlarsa? Korkuyla birlikte eziklik, Kürtler büyüklerinden söz ederlerken en az yedi dedelerini sayarlarmış, Êlo başını öne eğmek zorunda, oyunlarda eziyorlar, iftira atıyorlar, çocukluktan gelen gâvurluk. Gidemez, Ziyaret’in çevresinde koyunları otlatırken şahit olduğu mucizevi anların tekrarlanmasını bekler ömür boyu, doğanın deviniminden büyük mucize olmadığına göre ömürlük seyir çıkmış demektir, keder yeterince suskun. Kayıplara karıştığı, kuytuda esrar olduğu bir zaman şans eseri bulunur, denk geldiği kınalı taşın sevdasına hayatından olacağını düşünmüş müdür Êlo, önemli değil, Ferzenderê Xatê bulmuş da kurtlara yem olmamış, doğada kendine sabit, temel olarak o taşı seçtikten sonra yaşamak için gücü var. Neo’nun diğer eşinden olan üç kardeşle birlikte büyüyor, Ermenilere ait bir köy, hakim tepede çevreye egemen kiliseye “Ziyaret” demiş Müslümanlar da mumlar yakmışlar, taş veya eşya götürmüşler oradan, Êlo şahit. “Başka bir kiliseden devşirme köy camisinin de içerisinden yapı taşları alınmış da hemen arkasındaki Beyler’in dükkânının altına konmuş, dükkândan hâlâ, o gün bugündür kimse hayır görememişti. Ziyaret’in tepesinden bakıldığında Kars’ı bile görmek mümkündü. Özellikle geceleri adeta yanıyor havası veren kentin ışıkları olağanüstü gibi gelirdi köylüye.” (s. 16) Xalısê Emin’in evinin arkasındaki eski değirmenin harabeleri, Kürtler köye yerleştiklerinde değirmen çalışıyormuş, kullanamamışlar, tahıllarını un etmek için dört köy, iki gün uzaktaki bir Rus’un su değirmenine gitmek zorundaymışlar. Zanaat bilenleri, iş yapanları katledince, eh, Kayaköy’de de aynı olay vardı, Rumları kovduktan sonra çarıksız, sabansız kalmış Fethiye ahalisi, gidip şehirde hayvan gibi paralara yaptırmışlar işlerini. Nedir, Êlo’yu merkeze alarak yerel tarihi kurguluyor Fundermann, hikâyecikleri iyi bağlıyor, özenle. Son bölümde açıklaması var o yöreye ve zamana dair, Êlo’nun fotoğrafını da koymuş! Uzun, ince, sağlam bir adam Êlo, dimdik duruyor ayakta, o kınalı taş bil. Celâlî aşiretinin çeşmesi az ileride, kalıntılar gâvurların diye bırakılmış öyle, ordunun açtığı yollardan gidilip geliniyor anca, coğrafya darmadağın ama insan sapasağlam duruyor işte. “Köylü tahılını gömdüğü çukurları kazarken Ermeni kemiklerinin yanısıra, çeşitli takılar da bulur, kullanırdı. Anlatılanlara göre, bunların içerisinde bakır haçlar, parşömen üzerine yazılmış asırlık İnciller, gümüş kemerler bile varmış. Kemeri bulanlardan biri de Êlo’nun evlendirildiği Gewrê’den olma oğluymuş. Tahıl koymak için kazdığı kuyudan önce büyük-küçük kafa tasları, değişik iskelet parçaları, çürümemiş uzun ve kısa saçlar, altın dişler, kemik sahiplerine ayıt olduğu belli olan, kemik saç tarağı, bakır, gümüş, altın gibi çeşitli özel eşyalar çıkmıştı. Belli ki bu çukurda çıkanlar zengin bir aileydi. Elbiselerinden bez, kumaş parçaları da vardı kazıda çıkanlar arasında. Êlo çıkarılan kemikleri diğer köylülerin aksine, götürmüş kendi eliyle köy mezarına gömmüştü.” (s. 18) Ermeniler de onları etmemişler mi köylerinden, zamanında, Osmanlı yol verip rüzgârı tersine döndürünce ne olacaktı, zaten Karabekir de yazmış kitabında, Dersimli Kürtlerin Ermenilere yardım etmesi ne demekmiş yahu, düşmanın düşmana el verdiği neymiş? Dengbej anlatmaya devam ediyor, diğer yanda Kürt gençler de okuyup yazıyorlar artık, öğreniyorlar, “Birinci Paylaşım Savaşı” deniyor kıyıma, söylencelerin bir ayağı yere sağlam bir şekilde bastırılıyor. “Bu gençler kitap gibiydi. Êlo şimdi daha iyi anlıyordu köylülerin anlattıklarını. Êlo’nun kafasından bunlar geçerken köylü de anlatmaya devam ediyordu. Ama bu kâfirler de az değildi hani; çoğu eşyasını alamamış, ama evlerini yakıp öyle gitmişlerdi.” (s. 19) Topraklar sahipsiz, padişah haber yollamış da istedikleri gibi kullanmalarını söylemiş Kürtlere. Mıstê anlatıyor, Êlo dinliyor, “o otuz dörtle bu otuz dört aynı değilmiş”, 1800’lerin ilk yarısında Ermeniler Kürtleri mereklere doldurup yakmışlar, sonra Emerê Sılıngê gibiler varmış, bu adam devletle iş yapmaktan köşeyi dönmüş bir güzel, Ağrı İsyanı sırasında gizlenen Celâlîleri ispiyonlamış bir güzel. Ermenileri bir ahıra doldurup yirmisini birden kendisinin kestiğini övünerek anlatırmış, Xaçê Reş köyünden de yardım etmişler. Bir kısmı bildiğimiz hikâyeler: “İşte anlattığı o gün, o köye yerleştirilecek yaşlı, merhametli Kürtlerin çoğu ‘Yapmayın, Allah affetmez. Müslümana yakışmaz, ahları yakamızı bırakmaz. Bunlar daha dün çay, şeker aldığımız, ateşinde ısınıp dert yandığımız komşularımızdı’ diye inliyorlardı olanlar karşısında çaresiz. Türk kumandan, Emerê Sılıngê’yi iz köpeği gibi kullanmış, her yeri bildiğinden Ermenilerin gittiği, saklandığı en bulunmaz yerleri dahi ortaya çıkarmışlardı.” (s. 22) Padişah nedense Ermenilerden başka gâvurların öldürülmesine izin vermemiş de eşkıya bulmuş yolunu, “Ermeni sandığı” Yezidileri, Süryanileri katletmiş. Botan Beyi Bedirxan gibi hepsini katletmek istermiş Emerê Sılıngê, yolda önünü kestiği patriğin üzerinde sadece dinî kitaplar varmış, bir kiliseden diğerine götürüyormuş adam, boynuna dolanan kementten kurtulmaya çalışırken bacaklarına kurşunlar sıkılıyormuş, son duasını ederken Emerê Sılıngê’nin kafasına sıktığı kurşunla huzura kavuşmuş.
Hikâyelerin sonu gelecek gibi değil, Fundermann uç uca ekleyerek dehşetli, hüzünlü bir manzara çiziyor. Dinlemiş bu hikâyeleri, Êlo anlatmış tabii, acıları derledikten yıllar sonra. Kadınların ırzlarına geçilmesin diye vücutlarına bok sürüp dişlerini kararttıkları, saçlarını kökten biçimsiz kestikleri bilinir, sonra Kürtler bakarlar ki kendilerinden başka hiçbir sorun kalmamış geride. Êlo’nun çoluk çocuğa karıştığı dönem iki olay var, ilkinde asker köyü basar, kitaptan hallice gençlerden birini yakalamak için muhtarın muhbirliğiyle harekete geçerler. Nedir, köyün yanmasındansa bir kişinin yanması daha iyidir muhtara göre. Laz aile ikinci dert, başta birbirlerine dokunmuyor taraflar da toprak ihlalleri artıyor, huzursuzluk çıkarıyor Lazlar, küçük kardeşiyle tarlada çalışan oğlanı kıstırıyorlar. Şiddet sahnesi, Êlo büyük oğlunun başına geleni öğrendiğinde bitiyor hikâye. Devletin tahakküm araçlarından ikisini görüyoruz burada, iskan politikasından çok kolluk kuvvetini kullanmaya başlaması o dönemlerde yine.
İyi metin, Fundermann dinlediklerini sıkı kurmuş. Yazarın sondaki notlarına değinip bitireyim, o köyden küçük bir bakır hac almış Fundermann, hacın üzerinde çarmıha gerilmiş İsa kabartması var. Ermeni müzesine vermek iyi fikir. “Eğer neden böyle bir öykü diye sorulacak olursa, şunu söyleyebilirim: Suça ortak edilmiş bir halkın çocuğu olarak ödev bildim. Öykü yaraları saramaz ama gelecek kuşaklara önemli bir mesaj sayılabilir.” (s. 74)












Cevap yaz