Luan Starova – Babamın Kitapları

Balkanlar’ın yakın tarihine içeriden bir bakış, kitaplara düşkünlüğe daha da içeriden bir bakış, dört dörtlük anlatı. Luan Arif Starova’nın babası Arif Bey Fethi Okyar’ın kuzeni. İstanbul’da hukuk okuduktan sonra Üsküp’teki Milli Tarih Enstitüsü’nde uzman olmuş, imza attığı sayısız çalışmanın detaylarını anlatıyor Luan Starova. Arif Bey’in durduğu yerde memleket değiştirmesinin hikâyesi var, tam olarak şu. Starova ailesinin 1926’yla 1976 arasındaki elli yıllık seyrini anlatıyor, dağınık. Dağınık olması iyidir, parçalanmış bir ülkenin, Arif Bey’in özlediği İstanbul’un anlatımının belli bir örüntüye oturtulmaması ailenin yaşadığı travmayı da gösteriyor, üslup anlatılana omuz veriyor. Ölümle başlıyor Starova, babasını kaybettikten sonra kitaplara uzun süre dokunamadığını, dokunduğu zaman da kitapları eski yerlerine koyamadığı için babasının düzenine ihanet ettiğini düşünüyor. Öylesi bir bağlılık babasındaki, İstanbul’dan döndüğü zaman büyük bir adamla karşılaşacağını düşünen ahali Arif Bey’in bavullarındaki kitapları gördüğü zaman adamın boş yere vakit geçirdiğini hatta delirdiğini dile getiriyor, Arif Bey’in tutkusunu bir tek oğlu ve eşi anlıyor denebilir. “Kitap kurdu ama bir o kadar da sigara tiryakisi babam, bir sayfanın içeriğiyle öylesine bütünleşiyordu ki, sigarasının külünü oraya silkelediği oluyordu.” (s. 10) Varlığını somutlayan iki nesneyi birbirine bağlıyor Arif Bey, dahası da var. Göç etmek zorunda kaldıkları zaman eşyaları geride kalıyor ama kitaplar hep yanlarında, canlarını zor kurtaracak kadar zamanları varsa da o zamanın bir kısmı kitapların taşınmasına ayrılıyor.

Starova’nın kitaplarla tanışması tipik hikâye, okuma yazma bilmediği zamanlarda babasının verandada unuttuğu kitapları eline alıp karıştırıyor, biraz daha büyüyünce de babasının kitaplarla doldurduğu yüklüğü kilitleyip anahtarını annesine verdiğini görüyor, annenin alışverişe çıktığı bir gün anahtarı alıp dolabı açıyor, hazineye ulaşıyor. Starova ailesine ilişkin son derece önemli belgeler, Balkanlar’ın tarihine dair İstanbul’un kitaplıklarından toplanmış sayısız metin, bir halkın kimliği var o yüklükte. “Gerçekte Balkanlar’da herkes, kendimize ait olan bu zamanı zorla elimizden almaya uğraşmıştı. Bense o sırada yitip gitmiş, donmuş zamanın nadir kitaplarla dolu bu yüklüğe sımsıkı kapatıldığı yanılsaması içindeydim.” (s. 19) Luan Starova’nın Fransız Dili ve Edebiyatı doktorası var, Proust’un anlatısına zaman zaman dokunması bundan. Kayıp tarih henüz ortaya çıkmamış, Arif Bey araştırmalarını sürdürüyor ve belgeleri biriktirmeye devam ediyor, Luan Starova belli bir düzenle yerleştirilmiş belgeleri karman çorman edip bir de annesine yakalanınca yaptığı kötülüğün farkına varıyor. Anne tüm hayatını çocuklarının yaşamasına ve eşinin çalışmalarına adamış, ikisi birbirine karışınca oğluna kızmıyor ama eski düzeni sağlamaya çalışırken ağlamaya başlıyor, büyük felaket. Arif Bey çalışmasına devam etmek üzere dolaba gidiyor, aradığı bir belgeyi bulamıyor. “Taşlaşmış bir ifade belirdi yüzünde. Annem tek kelime söylemeksizin izliyordu onu. Böyle bir sessizlik, aileden biri öldüğünde olurdu ancak. Oysa bu kez, ailemizin tümü yok olmuştu. Sürekli denetlenen kimliğimizi, pulları koparılmış belgelerle bundan böyle nasıl ispatlayabilirdik?” (s. 23) Luan herhangi bir sorgulama sırasında kendilerini ölümden kurtaracak kimlik belgelerini yığın haline getirdiği belgelerin arasında kaybettiği için çok üzülüyor, Arif Bey de çok üzülüyor ama hiçbir şey söylemiyor oğluna, sakin bir adam. Luan bu tutumu ömrü boyunca unutmayacak ve o andan sonra belgelere, kitaplara gereken özeni gösterecek. Annesine uyacak açıkçası, Arif Bey gözlerinin görmemeye başladığı yaşlılık yıllarında bile eve çok sayıda kitapla geldiği zaman Luan annesinin yeni kitaplar için yer açma çabalarını görecek, kendisi de kafa işçiliğine soyunduğu için babasına saygı duymayı sürdürecek. Ölümden döndükleri de olacak tabii, Stalin zamanında dinî kitaplarını kurtarabilmek için çareler düşünecek Arif Bey, bir de eve baskın yapıldığı sırada sakıncalı kitapları çoktan sakladığı için ailesini kurtaracak ama eşinin mevzuyu yanlış anlaması sonucu yasaklı kitaplardan birini görevlilere göstermek için getirdiği sırada ölüme olabildiğince yaklaşacaklar, neyse ki kısa süre önce gittikleri için yırtıyorlar. Korkunç bir gerilim, K. hafifletiyor neyse ki. Arif Bey’in arkadaşı K. de en az Arif Bey kadar düşkün kitaplara, birlikte okuyorlar, alıyorlar ve muhafaza ediyorlar. K.’nin yaşamı da en az Arif Bey’inki kadar ilginç, İspanya İç Savaşı’nda savaşmadan önce Paris’te eğitimini tamamlıyor, yaşlandığı zaman gözlerindeki sorunu ortadan kaldıracak ameliyat için Fransa’ya gidiyor, sonuçta ameliyat için yanında götürdüğü parayı kitaplara gömüp dönüyor memleketine. Birbirlerini bulmuşlar işte, ömürlük dostluk bu metinle birlikte sayfalara girmiş, Luan Starova bunu başardığı için pek sevinmiş olsa gerek.

Arif Bey’e odaklanıyoruz ister istemez, hareketli bir yaşamı var. İstanbul’a okumak için geldiğinde Osmanlı’nın ortadan kalktığını görüyor, değişimlerin arifesindeki bir ülkenin sancılarını çekiyor o da. Harflerin bir günde değişmesine öfkeli, diğer yandan Osmanlı’dan sonra Balkanlar’ın yalnız bırakıldığını düşündüğü için karşılaşma şansına eriştiği Atatürk’e doğrudan olmasa da tepkili olduğunu söyleyebiliriz. Başka sebepler de var gördüğümüz kadarıyla: “Şüphesiz Atatürk; Türkiye’nin ruhunu, İstanbul’u kurtarmıştı. Ama babam, yeni bir çehreye bürünmüş bu kentte neyi kurtarabilirdi, neyi kurtarması gerekirdi? Başkalarının, özellikle Atatürk’ün kazandığı zaferlere boyun eğmiş olsaydı bu babam için, kendi hayatında bir yenilgi, gerçekte oldukça kolay, kişisel bir yenilgi demek olurdu. Ailesine karşı, hatta kendine karşı bir ihanette bulunmanın azabını çekmekten farkı kalmazdı bunun.” (s. 120) Yüzlerce yıllık kültür bir anda arka plana atıldığı için yalnız bırakılmaktan derli Arif Bey, bu sıkıntısını sarmal anlatıda sıklıkla görüyoruz. İstanbul’da kalmak istememesinin sebebi de bu biraz, yönetime yeni bir anlayış gelince eskiye bağlılığı ağır basıyor ve huzuru Balkanlar’da bulabileceğini düşünerek geri dönüyor. İstanbul’daki son günlerini oğlu detaylıca anlatıyor, tek başına çıktığı gezintilerde “Yeniçeri korkusu” diyebileceğim bir duyguyla boğuşuyor Arif Bey, Balkanlar’da o felakete uğramamış aile olmadığı için sultanlığın despotizminin sürmesinden çekiniyor, Atatürk’ün o korkuyu ortadan kaldıracak pek bir şey yapmadığını düşünüyor. Şeriatla birlikte inanç sorunu da var, Arif Bey şeriat üzerine çalıştıktan sonra Atatürk devleti laikleştirme politikasını uygulayarak yönetimi şeriattan uzaklaştırıyor, Arif Bey hızla alınan kararlardan ötürü tedirgin. “Bu durumda, kafası şeriatın hukuki normlarıyla ve Osmanlı yönetiminin çok eski formülleriyle dolu, Balkanlar’ın aldığı derin yaralara yürekten üzülen ve ailesinin oraya dönmeye zorladığı babam, basit bir üniversite öğrencisi olarak neyi kurtarabilirdi ki?” (s. 147) Vatan olarak Osmanlı’yı benimseyen Arif Bey ani değişim karşısında sudan çıkmış balığa dönüyor kısacası, memleketine döndükten sonra bir daha gelmiyor İstanbul’a. Balkanlar’la ilgili bütün meselelerin özetlendiği bölüm şudur herhalde: “Atatürk, kendini Osmanlı döneminin hayallerinden kurtarmakta hiçbir güçlük çekmeyecekti. Ama bu geniş topraklarda Osmanlı’nın can çekişmesi, şüphesiz daha uzun yıllar devam edecekken, Sultanların İmparatorluğu’nda Türklerle birlikte yaşayan biz ötekiler ne olacaktık?” (s. 148) Her alanda ve anlamda kopuş yaşanıyor ve Arif Bey kendini ait olarak gördüğü Osmanlı’nın sona ermesini kabullenemiyor, oğlunun bütün ısrarlarına rağmen yaşlılığında son bir kez İstanbul’u görmek istememesinin sebebini burada buluyoruz. Balkanlar’ın yitik tarihini araştıran Arif Bey kaybettiği kültürü geçmişi eşeleyerek yaşamaya başlıyor, emeklerinin ödülünü yaşamının son yıllarında alabilecek. Öncesinde Parti’ye üye olmadığı için devlet kademelerinde yükselemeyecek, ömrünün büyük bir kısmını basit bir memur olarak geçirecek ne yazık ki.

Osmanlı’dan sonra Balkan toplumlarının yaşadıklarına, düşündüklerine dair iyi bir metin. Kitapla dolu, bir de hayal kırıklıklarıyla.