Jean-Louis Fournier – Tek Yalnız Ben Değilim

Pazarda kaybolmak ne korkunç şey. Bir kezinde annemin elini bırakmıştım. Hata. Sucuyla zerzevatçının höykürmeleri arasında sağı solu görmeye çalışıyordum, kalabalıktan göremeyince onlara uyup höykürmeye başladım. Annem bluz bakıyormuş kendine, yanında olduğumu düşünmüş. Panikle birleşince berbattır yalnızlık, bir nevi kayıplıktır. Gidilecek hiçbir yer yok, konuşacak kimse yok, sadece bir kişi kurtarabilir o boşluktan. Sylvie on yıl önce ölmüş, çocuk uzakta, Fournier’yi kendinden başka kurtaracak kimse yok. Ego-Alterego çatışmasından bunun da pek mümkün olmadığını gösteriyor, en azından kendi(si) için, öyle bir yoldan başka ne, Sartre’ın şu sözü çok da doğru olmayabilir, öncelikle bir cehennemin olması lazımdır başkalarının cehennem olması için, de, öznede başlayıp biten cehennemin altını kısmak başkalarına kaldıysa insansevmezliğini duraklatabilir Fournier, bir an olsun durdursa bile yeter. Yaşlılar için arkadaşlık hizmeti sunan devlet kurumu sağ olsun, sanat tarihi alanında doktora yapan genç kadın, Claire sanırım, öğreneceği bir şeyler sunuyor yazara. Evet, o ineği izlemiş çocukken televizyonda, bayılırmış. Fournier’nin televizyon programlarından biri. Neyin kime erdiğini, kimin nerede ortaya çıkıp teşekkür edeceğini bilemediğimizi bir kenara koyalım, eylem yankılanır. Claire’la müze gezintileri, sanat sohbetleri, yazarlık, belli bir zaman diliminde kurtuluş yalnızlıktan. Başka türlü de yansıyor yaşama, bir ara psikiyatra gitmiş Fournier, sanırım şu Pontalis’e. Kısa bir muhasebe, Pontalis devam etmek istemediğini söylemiş, Fournier yazdıklarını yazmaya devam etse ya, en iyi terapi o. Çok satıyor, her yıl bir kitap çıkarıyor, sağalmak için ne yapsa daha. Sağalacak bir şey var mı, anılarından çıkardığı hüzünler iyileşmeye gelecek şeyler mi sanki? Çocukluğundan o kadar güzel manzaralar sunuyor ki arada Fournier, bisikletiyle kanatlandığı anlar mesela, yalnızlığın en güzel biçimi. Yarasaya dönüşüyormuş ceketi havalandığında, kimi bisikletine isim de koyar güzelliği paylaşmak için de, yazar kimseyi araya sokmaması gerektiğini anlamış güzelliğin kaybolmaması için.

Oğlan çocuğu adını söyleyemiyor, “bilili” diyor, mağazanın girişinde annesini çağırttırıyor. Yetmiş yıl sonra seksen yaşında artık, tüm panjurları kapalı olan komşusunun evinin kapısında öfkeyle söyleniyor. Ara bölümlerde yarı açık panjur, kapalı panjur, açık panjur, her gözleme yer var. Yemeğe de çağırmışlar sonradan, pencerelerine bakan o yaşlı osuruk da neyin nesi, bir anlasınlar. Anlayamıyorlar ki öfkeden deli oluyor bir an, evi basıyor, katliam yapıyor. Yalnızlık bazen katliam hayali kurduruyor artık, acıyı dindirmek için yanında biri olacaksa öyle olsun. Geniş aile varsa tamam, illa birileri oluyor etrafta, tekerlekli sandalyeyi itiyor da şansı yaver gitmemiş Fournier’nin, iki oğlunun tekerlekli sandalyesini kendi itmek zorunda kalmış, hayatını dine adayan kız da pederin nalları dikmesi için dua ediyormuş. Beyaz kâğıda bakarken yazar, zaten yalnız, bir de yalnızlık üzerine yazsa ne olacak. Kaygılarından bir parçanın teşhiri, diğer metinlerinde olduğu gibi. “Doğduğumda nefes almıyormuşum, doktor olan babam öldürmeden önce tavşanlara yapıldığı gibi ayaklarımdan tutup baş aşağı sallamış beni. Hayatın tadını alabilmem için sırtıma sert bir şaplak atmış.” (s. 12) Kardeşini anlattığı metinde çeşitleniyor da asıl sıkıntı yapamaması Fournier’nin, kardeşi kadar yapamıyor hiçbir şeyi, hani neredeyse yaşayamayacakmış. On yaşına kadar pek bir parıltı saçmadan geldikten sonra fark etmiş nihayet, girilmesi yasak olan yerlere girip tek başınalığın keyfini tatmış, Kuzey Denizi kıyısında ağlamaya başlamış. Çözümlenmiştir, dünyayla bütünleşmenin türleri açıklanmıştır ama o duygulanımın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışmak, hangi kitaptaydı o, sözcüklere haksızlık. Yalnızlığın yüzlerine bakabiliriz, anlamaya çalışabiliriz ama o esrimeye -yine olmuyor, sözcükler ıskalıyor- kapılmadan ancak betimlemelerle yetiniriz.

Fournier’nin aynaya bakışı, gülümsemeyi unuttuğunu fark edişi, Kuzeyli annesini görmesi bir an. “Başıma gelen felaketlerin boyutlarını ölçebiliyorum, gittikçe daha da kötü görünüyorum. İnsan yaşlanınca, bronzlaşmış da olsa, yine çirkin kalıyor. Aynada kendime gülümsemek gelmiyor içimden.” (s. 15) Yakışıklı olduğunu, iyi göründüğünü, gözlüğün şahane durduğunu söyleyen kimse yok. Her bir ölümden sonra daha az seviliyor insan, sevenleri azalıyor, sevginin belli bir boyutu ama ne boyut, onsuz insan biraz daha yalnız. Anlattıklarını dinleyenler bayat askerlik anıları dinler gibi dinliyorlar, belki zorunluluktan, fotoğrafların hikâyelerinin bambaşka bir dünyada yaşandığını düşünüyorlar. Garip. Tümay bana bir tanıdığının fotoğrafını göstermişti, 1960’larda Moda mıydı neydi, iki adamla bir kadın deniz kenarında içiyorlar, sohbet ediyorlar belli ki. Zıpkın gibiler. Adamlardan biri gülüyor, kadın şişeyi kafaya dikmiş, diğeri denize bakıyor. Film sahnesi. Her gün gibi bir gün. Oturtamadım kafamda gerçekliği, belki gündeliğin öylesi estetik bir temsiline denk gelmediğimden, belki yaşamın sürüp gitmesinin öyle bir halini görmediğimden. Fournier’nin yakındığı kendisinin gerçekliğe oturmaması artık, antika da sayılmaz ama varlığının bir karşılığını bulamıyor artık, yankısını göremiyor. Gördüğü de var, şikayet ettiği şeyleri olumlar bazen, tam tersini anlatır anlattığının, iddiaları taraf değiştirir. “Tek başımayım, bundan şikayet edecek değilim, kendimle baş başayım. Kendimle hiç baş başa kalamayabilirdim, işte o zaman sonsuzlukta kaybolmuş olurdum.” (s. 21)

Telefonun üç kez çalması iyidir, hazır mutfak satıcıları, nasıl olduğunu soran belediye görevlileri ve yanlış numara çevirenler kötüdür. Sıkıntıdan, yalnızlıktan sayı sayıyor Fournier, zihninde basamaklar çoğalıyor, rekoru 35.473’müş. Pancarlara Racine’den replikler okurmuş çocukken, başarılı bir oyuncu olacağına inanmış, rüzgâr kafasının içinde de esiyormuş. Yalnızlık plan yapacak zamanın kalmaması. Yaşlılıkla kol kola. Pus çöküyor resmen, gölgeler dışında ne görsün insan. Kabuslar: herkes ölmüş, fırıncılar yerinde yok, otobüs şoförleri yok, olduğu yerde çürümeyi bekliyor Fournier, son çiçekçi de öldüğünden ceketinin cebine koyacak tek bir çiçeği bile yok. Eski dostlardn biriyle muhabbetleri matrak: artık ikisinin de son model kalçaları var, daha önce hiç çekmedikleri ağrılar yüzünden canları yanıyor ve baştan çıkardıkları kızlar hakkında konuşuyorlar, bir zamanlar fırtına gibi esmişler. “Bu dünyada çok fazla kalmayı istemediğini, en kötüsünü yaşamadan gitmeyi yeğlediğini söylediğinde yanımdan tek başına ayrılmasına ses çıkarmıyorum.” (s. 34) Fournier kendini anlatma şampiyonu, en keyif aldığı şey belki, artık tedirginlikle bekliyor sırasının gelmesini çünkü hem aşması gereken yalnızlık büyüyor hem de konuşacağı zaman azalıyor. Başkalarının anlattıkları kimin umurunda, canı sıkılıyor adamın, dinlemeyi bırakıyor. Diğerkâm değil, hiçbir zaman olmamış, oysa Sylvie ömrünü başkalarının ömrünü güzelleştirmek için harcamış yanı başında. Nasıl olurdu acaba, Sylvie gibi bir melek olmanın hissi nasıldır, başkalarını dinlemenin güzelliği, dünyayı biraz olsun güzelleştiren şeylerin başında geldiği olmuştur da hiç oralı olmamıştır Fournier, sadece izlemiştir. Eleştirmiştir de, başkalarını mutlu etmekten başka ne yapıyorlar? Diğerkâmları çok seviyor yazar, çok mutlu olmuş onlar sayesinde. Bunların hepsi yalnızlıktan çıkış yolu, neye değiniliyorsa bir tür rehber olarak belleniyor, o yüzlerin her birinde yalnızlıkla ne yapacağının bilgisi var Fournier için. Çok da bir seçeneği yok gerçi, oturup yazacak. Ölüm uzatıyor kafasını sayfanın bir köşesinden, yalnızlık onu itip yerine sokuyor, yazının gücü.

Canım kahve istiyor, üstünde şekersiz espresso yazan düğmeye basıyorum, makineye bozuk para atıyorum, kahvenin küçük karton bardağa akışını izliyorum, kahvemi içiyorum, gitmeden önce Bayan Kahve Makinesi’ne teşekkür ediyor, hoşça kalın diyorum.” (s. 109)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!