Epigraf, Jane Campion, bir kez daha okuduktan sonra tam olarak oturuyor karakterler. Romantik dürtünün herkesin içinde bulunduğunu söylüyor Campion, akla uygun biçimde yaşıyoruz da dürtüye kapıldık mı kahramanların yoluna çıkıyoruz, tehlikelerle karşılaşıyoruz. Büyük cesaret. Değerli ama gözü karaların ya da takıntılıların seçtiği bir yol da olabiliyor bu, aklı askıya almakla hiç kullanmamak arasındaki fark. Taraflar karışabiliyor, keskince ayrışmayabiliyor, muallakta bırakıyor Barry. En iyisi. Bunun doğrudan karşılığı her öyküde var, “O Eski Türkü”de biraz daha var. Hannah Cryan bir transit kamyonette Setanta Bromell’i bekliyor, yoldan kolayca görünmeyecek bir yere park etmişler. Setanta tırnaklı bir çekiçle yakınlardaki benzin istasyonunu soyup gelecek. Otuz iki yaşında, Hannah on yedi, Hannah’ın annesi kaç yaşında bilmiyoruz, kısa süre öncesine kadar Setanta’nın nişanlısı olduğunu biliyoruz. Kaçmışlar, Setanta birbirine kenetlenmiş ailelerde öyle şeylerin olabileceğini söyleyince o konuda şaka yapmamasını istiyor Hannah, matrak. On dakikalık yol, iki katı süre geçmiş ama Setanta ortada yok. Sağlam kararlar almamışlar, Setanta’ya göre delirmek için en ideal ay mayıs, tamam o zaman. Dört buçuk ay önce kısa bir temas, sonra biraz daha uzun, anlattığı hikâyeler de hoş Setanta’nın: birinin sırtında gamalı haç varmış, adam İrlanda’nın dört şanlı bölgesini gösteren simgelere dönüştürmüş haçı, Nazi olacağına IRA’cı olsun daha iyiymiş. Geriye dönüşler, bekleyiş, Hannah zıplıyor zihninde, giderek kaygılanıyor, hayaller kuruyor. “Belki de sabah vardiyasında çalışan Belaruslu tezgâhın arkasından uzanıp çekici kapmış ve başının yanına indirdiği darbeyle Setanta’yı yere devirmişti. Belaruslu, çimento mikseri kadar ağır ve iri bir piçti. Setanta’nın planında boşluklar ve zayıf noktalar vardı.” (s. 139) Setanta gelmez, Lou-Lou Cryan çıkagelir arabasıyla, kızını nasıl bulduysa. Metanetle kucaklamak için yaklaşır kızına. “Ah seni zavallı tatlı aptal!” İçi boşalmış bir kadın, içmekten ve sinir bozukluğundan kamışa dönmüş, öykünün geneline hatta Barry’nin açıklık tercihine göre biraz fazla şişkin bu, onun dışında taş gibi öykü. Doğanın en az yer aldığı. Ox Dağları’nın sunduğu yalnızlığın diğer öykülerde önemli bir yeri var, oralarda yaşayan karakterler gönüllü sürgünlüklerini yaşam bilmişler, kentlilerle karşılaştıklarında ilginç uyumlanmalar, çatışmalar çıkıyor ortaya. “Roman Çocuk”ta dokuz yaşındaki kızın evden yabana kaçışını görüyoruz, ailesi kısa süre sonra memlekete gönderilecekken o dönmek istemediği için kendi memleketini bulmaya gidiyor. Reklam panolarındaki sözcüklerin hiçbirini bilmiyor, insanların konuşmalarını anlamıyor, bembeyaz bir sayfa gibi dolanıyor ortada. Ya da dünya bembeyaz bir sayfaymış gibi. İstasyona geldiğinde, eh, sola giden trenlerin Dublin’e vardığını bilmesi yeterli, biniyor, yiyecek arabasını iten görevli kadın fark etmese işler yolunda. Haber uçuruyor kadın, bir sonraki istasyonda kız iniyor, görevli polis çağırdığında camdan atlayıp uzuyor hemen. Çenebaz kuşlar, zeminin nemini emen spor ayakkabı, tarlaların kıyısından ve hendeklerin üzerinden. Takip edildiğini hissediyor ormanda, hızlandığı sıra ayağı bir köke takılıyor, kırık bileğiyle ağlayarak yatarken biri geliyor yanına. “Adam yaşlıydı ve ormanlara benziyordu. Eğrelti otlarını, yosunları andıran büzüşük bir şeydi ve tüm kökleriyle lifleri ışıktan uzakta, gölgelerde geçen uzun yılları anlatıyordu. Ufak tefek, bir deri bir kemik ama çevikti ve kızı yerden kaldırdı, onun tuhaf enerjisini ve gücünü hisseden kızın korkusu bir anda geçti.” (s. 117) Hayır, İngilizce bilmiyor ve evet, gele gele Ox Dağları’na geldi kız. Kasabadan geçip gelmemesi iyi, kimseyi yargılamaya niyeti yok ama yaşlı kokoşlar şezlonglarına uzanıp kanlarını değiştirtiyorlar ve bacakları fıstık gibi, kısacası uzak durmak lazım. O kadar uzak duruyorlar ki gördükleri duydukları pek kimse yok, kitap okuyorlar, adamın elf olmadığını anlıyor kız, yaban sarımsakları boy atıyor, bit pazarında müşterilere yaltaklanmayı öğreniyor kız, Noel süsü yapmayı ve adamın soru sormamasına şükran duymayı. Yıllar geçiyor, dünya değişiyor, orman hiç değişmiyor. “Ormanın ötesinde büyük değişiklikler zamanıydı ama önemi yoktu, kasabalardan gelen gürültü bazen çılgınlaşıyordu – önemi yoktu, kız kitaplarını okuyordu – ve çeteleşmiş sesler duyuldu, büyük göçler yaşandı – ama önemi yoktu – ve göllerin kıyılarında yangınlar çıktı – önemi yoktu – ve yangınların bıraktığı gazlı alevler için için yanıyordu ama hepsi yeniden soldu ve geçti – önemi yoktu.” (s. 123) IRA, savaşlar, çalkantılar, hiçbir ses girmiyor oradan içeri, kız Ox Dağları’nın aksanıyla konuşuyor, tabii yaşlı kadın demeli artık. Kardeşlerinin uzun zaman önce kaybolup gitmesine üzülüyor bir, dört erkek kardeşinin de yüzlerini, seslerini hatırlamıyor. Çok fazla da düşünmüyor zaten onları, bir başka yaşamın sevilenleri onlar. Ölüm yaklaşırken, bir tane de klasik hikâye olsun, “Kim Öldü McCarthy”. Çenesi sarkıyor, yürüyüşü kederli, O’Connell Sokağı’ndan yaklaşıyor. Sefil. Kışın acımasızlığı bir yana, Con McCarthy geliyor, sokuluyor, kimin öldüğünü duyup duymadığını soruyor anlatıcıya. Ölüm eksperi, cezbetmeyen ölüm yok onun için, yerel ölümler yetmeyince uluslararası ölümlere de el atan bir usta Con. Elsie Sheedy, sakat bacaklı, epey yaşlıydı ama insan daha da yaşayacağını umardı, kim o yaşa kadar geldikten sonra öleceğine inanır ki? Kazalara karşı daha hassas, Con iyi bir hikâye anlatıcısı ve ölüm toplayıcısı. Charlie Small, salona 1987’den beri badana yapmadığını hatırlayıp mı artık, badana yapmaya karar vermiş. Merdiven, boyalar, hepsi tamam ama dıkş, dan! Tepetaklak. Çocuk ölümlerinde acısı samimi, kim o kadar küçük yaşta ölür ki? Con abartıyor bazen, Arjantin’de bir sığır çiftçisini boynuzlamış boğası, bir buçuk saat koşturmuş ölü sahibiyle birlikte, vurmuşlar da öyle durdurabilmişler. Zsa Zsa Gabor, biyografik bilgisi de sağlam Con’un, araştırıyor belli ki. “Ölüme çok mu erken maruz kalmıştı diye merak ettim. O boşluğa bakınca psişik bir yara mı açılmıştı içinde? Nedeni ne olursa olsun durumunun kötüye gittiğine inanıyordum. Gerçek ölüm olayları yanında ölümün ileride alabileceği şekilleri de düşünmeye başlamıştı. Sokakta yürürken farklı durumlarda ölüm görüyordu artık. Ölümü her yerde görüyordu.” (s. 104) Balıkçı’nın bir romanında kasabada bağırıp çağırarak dolaşan deliyi hatırladım. “Ölüm de var!” Con iskeleyi gösteriyor, yukarıdaki iskeleyi rüzgâr nasıl da sallıyor, hani biraz daha şiddetle sallasa dallardan düşen meyveler gibi düşecek işçiler veya bir sırık tam kafaya inecek. İnsanın sonu öyle gelebilirmiş. Kendi sonunun nasıl geleceğiniyse düşünmüyor Con, geldiği zaman aklından ne geçirdiği muamma.
İki öyküyle bitireyim, “Leitrim Sahili” otuzlarındakilerin bazı şeyleri yapıp yapmamakla ilgili kararsızlıklarına dair okuduğum en iyi öykülerden biri. Otuzlarında olmanın karşılığı karışık da hikâye bağlamında şu: her çeşit yılgınlık, orta karar bir birikim, alengirli aşk. Kasabanın kafesinde çalışan Polonyalı bir kıza âşık oluyor Seamus, ilginçtir ki konuşabiliyor kızla, yine ilginçtir ki sevgili de oluyorlar ama bu kadar ilginçlik beynini cortlattığı için ilişkiyi saçma sapan kıskançlıkları yüzünden mahvediyor. Berbat geçen birkaç haftadan sonra yanlış yaptığını anlıyor, barışmaya çalışacak da kız Polonya’ya dönmüş. Atlasın gitsin, kızı bulsun, ne olduğu da okurun elinden öpsün. On numara final bu arada. “Geyik Sezonu” orta-üst sınıf bir kızın orman adamına musallat olması. On sekizine girmeden önce sevişmesi lazım kızın, ara sıra gördüğü adamla birlikte olup öyle başlayacak son sınıfa, başka çaresi yok. Beceriksizlikler, bir iki kepazelik ama tamamdır, seks iyi. Adamın başına gelenler iyi değil. Öykülerdeki karakterlerin romantizmi nelere nelere yol açıyor, Barry nasıl uzaktan anlatıyor karakterlerini, görmek lazım. Okumalı bu kitabı. Begüm Kovulmaz’ın çevirisi, on numara.











Cevap yaz