Kilimci’nin karakterleri hikmet föşkürtme yönünden zengindir. İşçisi olsun, askeri olsun, kim olursa olsun mutlaka bir özlü söz söyler, fırlar gider öyküden. “İlkkan sendromu” olmaz, başka bir seviye. Teknikte düşülen tekrarlar da can sıkar, üç dört öyküde karakterlerin iç monoloğu paranteze tıkılı başlar, bitmez. Yine iyi öyküler var, yurt öyküleri mesela, sonlara doğru. Kilimci uzun yıllar ÇEK bünyesinde çalıştığından bilir, içeriyi anlattığı öykülerinde anlatıcının sesi de gürleşir, ayrışır diğer öykülerdeki tekdüze sesten. “Işığı Tut” hayır hesabı evlat edinmek isteyen bir Mısır prensesinin ziyaretinin, kurumda çalışan vicdanlı insanların ve çocukların yalnızlığının etrafına örülüdür. Bahçıvan Toygay çiçekleri tanıtır çocuklara, analı babalı öksüzlerin yanında kendi gibilerin vatanda öksüz kısmından olduğunu söyler, çiçeklerin tutması için severek dikmek, kökü saldırmak lazımdır da memlekete nasıl kök salınır? Çocukların kafası “rüya bahçesi”, Arap kadın cadı gibi bir şey, kimi alıp götüreceği bilinmez de çocuklar aralarından en güzelinin götürüleceğinden emindir zaten, kimin onları kurtaracağını bilirler. Ortam: “İri damlalar birden, yanlarına berilerine gittikçe hızlanarak düşmeye başlayınca, görevliler çocukları toplayıp, binaya soktular. İçeriler bu mevsimsiz yağmurun yol açtığı mahpusluk nedeniyle, çığlık ve devinime boğuldu. Kendi seslerinden sarhoş olup sonunda yorgun düşüyorlardı. Birkaçı camın önünde yağmuru izliyordu ciddi gözlerle, elleri arkalarına kenetli. Erken kalktıklarına yağmur uyuşukluğu da eklenince, ufaklar sedirlerde uyuyakalmıştı. Uykuları, sonradan anımsayamayacakları yedi renklerle dolup taşıyordu. Alınlarında çiçek suyu terler domurmuş, saçlarını ıslatmıştı. Birkaç büyücek çocuk, uyuyanların üstüne ceketlerini örttüler, divan örtülerinin etek uçlarını yukarıya alıp, onlarla da örttüler.” (s. 86) Kilimci sıkı dokur atmosferi, diyaloglarda o kadar başarılı değildir ama karakterlerin bulunma halleri, etkileşimleri kenara iter bilgi topaklarını. Atatürk’ü mü yoksa Allah’ı mı daha çok sevdiğini sorarlar bir çocuğa, bingo, Suudi prenses mi, ne karın ağrısıysa, kimsenin onunla gitmek istemediğini söylemesi öğretmenin, çocuklarla çalışanların birliği, sevgiyle dolu ilişkilerin çeşitliliği on numara. Gerçi psikolog yerine arkeolog atanmıştır bir zaman, devletin işlerine akıl sır ermez ama mevcutlu şefkat yeter gibi görünüyor burukluğun dindirilmesi için. Fakat: “Ne bizim bu çocukları çok sevmemiz, ne de; işsiz işadamlarımızın, o, merhameti bile içbulandırıcı olan zevcelerinin düzenleyeceği eğlenceler, bu kurumda gördüğümüz iğretilik toplamını toplumumuzun, düzeltemez…” (s. 92) Çocukların yuvaya bırakılma sebeplerinden birine örnek “A’rafta”da anlatılır. Sert öykü. Amir bey dinliyor Miyase’yle Memo’yu, sırayla. Miyase’nin başörtüsü beyaz, yüzü koyu esmer, büyük çocuğunu sırtına bağlamış, ufağı kucağında. Yirmi beş yaşında, Memo biraz daha büyük, ikisi de öfkeyle yüklü ama gülüveriyorlar birbirlerine, ne kadar kötü bir sebeple orada bulunurlarsa bulunsunlar, ne kadar kavga ederlerse etsinler küsüşmeyecekler, onun yerine sorun korkunç bir biçimde kökten çözülecek. Nedir, Memo kuma getirmek için kursaklarından 5 bin papel ayırmıştır, başlık parası. Kararından vazgeçirmek mümkün olmayınca çocukları yuvaya getirmiştir Miyase, amirden çocukları Memo’ya vermemesini ister. Mersin’de gurbetliğe bile vardır Miyase, yarı aç yarı tok yaşamaya razıdır ama Memo sözünden dönmüş, eşini ortada bırakmıştır. Onu da dinleriz, kadın terslendiği zaman ayağının altına almakta sakınca görmez, hem “rüsvay” etmiştir Miyase, ne demek çocukları yuvaya bırakması? Saçlarını koklaya koklaya bırakır Miyase, Memo önde, ardı sıra yürür. Bir süre sonra gelen mektup 1977 tarihli, Memo’nun piştovunu çekip Miyase’yi vurduğunu söylüyor. Sözünü yutmuş da nikah kıymış Memo, Miyase yoluna durmuş. Memo mapusta, Miyase toprakta, bebelere iyi bakmalarını söylüyor Memo’nun dayısı. Bu ikisi iyi öykü, “Salyangozcu Kız” da iyice. Kadınlar salyangoz ayıklıyorlar, pis bağırsağı çıkarıp gerisini kutuya, kabuğu nereyeyse artık. Zürriyet, Hanım, diğer kadınlar, tezgâh başında bitmeyen muhabbet. Biri evlenecek aralarından, memlekette anarşi olduğu halde düğün dernek mi yapacak, bir zil takıp oynamadığı kalmış zaten. İnsanlar vuruluyor her gün, birilerinin malları haraç mezat satılığa çıkmış da onları almakla ilgili konuşuyorlar. Ahlı eşyanın alınmayacağını söyleyen, ütüye göz koyan, her telden. İç monologlar gırla, birinden parça: “Herkes tuttuğu yeri hakketmiştir sanırdım. Başbakan, yerine hakkederek gelmiştir, bir işçi ise, tembel olduğu, aritmetik çalışmak yerine misket, gülle oynadığı, yakası kopuk okuldan kaçtığı için işçi olmuştur. İşsiz olmuştur. Ala güneş altında kavrulmayı hakkeden ırgat olmuştur. Bir sarı yapraklı defter, bir pelikan silgi ile biter, yahut başlar sanırdım her şeyi. Evlerin kaynayan tencerelerini, dert tüten bacalarını nasıl da düşünmez, görmez imişim. Çocukluk işte…” (s. 99) Adana’da karşıt görüşlü olduğu için öldürülen avukatın eşyalarını almak ya da almamak, salyangozları yiyenlerin ne tür insanlar olduklarını düşünmek, her gün düzineyle adam öldürmekte ve salyangoz satmakta birinci olmayı düşünmek, işçi kadınların hayatları. Toplumcu gerçekçilik, kurusundan değil.
“İnsan Hep Yeni” harekat öyküsü, Kıbrıs’a giden bir askerin memleketteki arkadaşına yazdığı mektuplar. Nöbette uyumamak için mermileri bir bir sayıyor Hacı Aşır Şentürk, palikaryalar hoş geldi sefa geldi, onlara sıkılacak kurşun çok. “Güzelim güneş doğum hazırlığındaydı. Sabah serinliği onunla yatışmakta. Bilmeyen, bu güzelliklerin yanına savaşı, ölümü yakıştıramaz. Yukarsı cennet, toprakta cehennem var.” (s. 9) Anadolu’nun bilge insanı mı Şentürk, böyle bir şey var mı, önemsiz ve basit yaşantısını harcamaktan memnun, ölümü seviyor birdenbire, bu da bilgeliğe dahil mi? İnsanlığını yitirdiğini söylüyor bir yerde, ateşkesten sonra tekrar hatırlamış da mektupların tonu niye değişmiyor, o da muamma. Tanıklıkları ilginç Şentürk’ün, oraya bakınca karakterin arızası rahatsız etmiyor. Üç esir getirmişler bir gün, ikisi sessiz, biri ağlıyor. Kolu kırık, dipçikle vurmamasını istiyor askerden de mücahitlerden biri anlatmış sonra, o üçü dipçikle vuranın ailesini öldürmüşler, asker defalarca dipçiklemiş de sonra yay gibi gerilmiş, indirmiş tüfeğini. Askerlerden biri vurduğu düşmanların kulaklarını kesip ipe diziyormuş, tespih. Karşı tarafın çamaşırcısı varmış, tellerin üzerine çamaşır serermiş de kimse vurmazmış onu. Toplu mezarlar, eski katliamlardan kalma çocuk mezarları. Magosa’ya giden düz yolda saklananları bulmak için keşif, herkes tedirgin, yaşlı bir teyze çıkmış kenardan. Türkçe bilmez, ihtara uymaz, komutan vur emri veriyor ama kimse kurşun sıkamıyor. Nihayet teyze ne istendiğini anlıyor da askerlerin yanına geliyor, gecenin karanlığında askerlerin verdiği karpuzu sırtlayarak kayboluyor sonra, ailesi bırakıp gitmiş meğer. “Dövüş berdevam. Bazan mutfaklar da bombalanıyor, aç açına savaşıyoruz. Geçende, karşı siperden bizim Rumlar bize konserve attı. Biz de onlara sigara ve lokum gönderdik. Baktık, konserve et. Bir not yazdık, gönderdik: Et istemez, sigara atın.” (s. 16) Domuz etiyse, hafazanallah. Beyaz sarıklı, yeşil cübbeli dedeler uçarmış gökte, Rumları perişan ederlermiş, ne masallar. Başka bir mektup öyküsü, fabrikada kolunu kaybeden eşiyle birlikte çamaşır işine giren kadın anlatıyor. İş zar zor bulunmuş, çok kolay kaybedilmiş, verilen tazminatla bir çamaşır makinesi alıyorlar, hani millet çamaşırını getirir de üç beş bir şey kazanırlar. İlk denemeyi gelinlikle yapıyorlar, tozu deterjanı konduktan sonra çıt, çalıştırıyorlar da ayar mayar hiçbir şey bilmedikleri için gelinlik parçalanıyor. Ama makine çalışıyor ya, sırtları yere gelmez artık. Makine bozulmazsa tabii. Fabrikada çamaşır makinesi üretmiyorlar da üretseler bir de.
Sorunları göz ardı edilebilir öyküler, denk gelene.











Cevap yaz