Aydın Boysan – Zaman Geçerken

O kadar çok kitabını almışım ki bitmiyor, bir yerlerden çıkıyor, okumak zorunda kalıyorum. Boysan’ın mizahla ilgili söyledikleri tamam, ikinciye de tamam, üçüncü baskıda da tamam, beyinsiz olduğumu bildiğimden hiç gocunmuyorum, sekiz on kez okuyorum aynı şeyi. Evet, mizah zekâ işi, dank diye vuran mizah iyi, kara mizah süper, evet, evet, evet. Sonra bir fıkra anlatıyor Boysan, kanım çekiliyor yemin ederim. Hani bir şey çıkacak mı diye okuyorum, mesela müzik sevdasından giriyor Boysan, sanat sevdalarının en saygıdeğer olanlarından biriymiş falan, çok ilginç gerçekten, öyle aileler varmış ki çocukların ille keman ya da piyano öğrenmesi için kararlılarmış da eziyetmiş komşulara. Hikâyeye mi gidiyoruz, ne olur hikâyeye gidelim, hayır, yine bir fıkraya dönüyor mevzu, Boysan bütün bu girizgâhı osuruktan bir fıkra anlatmak için altlık yapmış. Şu: bir dostu mustaripmiş keman öğrenmeye çalışan komşu çocuğundan, bir gün komşusuna telefon edip yalvarmış oğlunun keman çalışmasını durdurması için, delirecekmiş yoksa. Komşusu galiba çok geç kaldıklarını, oğlunun iki gündür keman çalmadığını söylemiş. Bu. Boysan’ın yazıları bunlarla dolu. Dopdolu. Kalbim sıkışıyor okurken, lanet olsun ki para verdim, cimri adamım ben, okumadan elden çıkarmayacağım. Ve yazmadan. Gerçekten kötü kitaplarla ilgili yazı yazmadan o kitapları sahafa verdiğim olmuştur, sonuçta o kadar da değil, Varlık‘ın yarışmasında yokluktan mansiyon almış herhalde, basmışlar da üstelik, yüzümü buruştura buruştura okuyup ikinci öyküde yazmamaya karar veriyorum ama Boysan’la ilgili uyarılarımı kamuya sunmak zorundayım. Gebze’ye giderlerken Yılmaz’ın İlkkan’a söylediği bir şey var, kamunun bana karşı tutumu o olur ama üç beş okuru Boysan’ın yazılarından uzak tutabilirsem tamam. Ha, anıları, gezileri iyidir, mutlaka okunmalı, bu kitapları da onlardan parçalar yer aldığı için okuma zahmetine katlanıyorum ama doğrudan anılarına gitmek lazım. Yoksa ne yapayım Rockefeller’ın yüz beş bin sekiz kez anlatılan katakullilerini, piyasayı manipüle etme hikâyelerini filan. Hele bir görelilik mevzusu var, Boysan o sıralar popüler bilim kitabı okuyor herhalde ki bahsediyor bir yerde popüler bilim kitaplarının öneminden, ışığın durumundan, öznenin alımlayışından bahsediyor Boysan da basitin basiti. Evet, ışık hızında giden bir insan oğlunun yaşlı halinin karşısına çıkabilir, vallaha he! Ulan evren ne acayip, bilmeyenler vardır belki, uçsuz bucaksız! “Metallica diye bir grup keşfettim, süper abi, aklını delirirsin yemin ederim.” Teşekkürler, ne diyeyim. İyi bir hikâye anlatıcısının dilinde bile tehlike yaratabilecek fıkralara döneyim, tiksindiğim rakı masalarında bile duymak istemeyeceğim şeylerle kâğıtta karşılaşınca, ı ıh, oluru hiç yok. Herhalde komik gelmiş insanlara o zamanlar, yoksa neden kitaplar dolusu yazsın Boysan, ya da etrafında komik olmadığını söyleyen kimse yokmuş. Masanın paşasına laf edebilen çıkmamış belli ki, keh kehlerin arasında yüzlerini buruşturanların çektiği ıstırabı hissedebiliyorum. Anılara geçeyim bari, gevezelik buraya kadar, arada üç beş ilginç bilgi de çıkarsa kâr.

Boğaz’a köprü. Pers Kralı Dareios ordularını geçirmiş Mandrokles’in gemileri kullanarak yaptığı yüzer köprüden, sonra Leonardo da Vinci’nin Boğaz’a ve Haliç’e köprü inşa etme fikri, Topkapı Sarayı arşivinin 6184 sayılı belgesindeymiş “Ceneviz’den Leonardo adlı bir kâfirin gönderdiği mektup”. 1900’de “Hamidiye Köprüsü” projesi, her köprü ayağının üzerine dört minareli camiler yapılacak Abdülhamid onaylasa. 1931, 1953, 1958’deki projeler nanay, en son Boğaziçi Köprüsü yapılıyor, Bristol’daki Severn’in kopyası. “Zamanında önermiştim. Kulak asan olmadı. İkinci Boğaziçi Köprüsünün altına, bir asmakat yapılsaydı… Yaklaşık 40×1500 metre boyutlarındaki 60 bin metrekarelik bu asmakatta, turistik ve eğlence tesisleri kurulsaydı, köprü canlanır, olağanüstü şenlikli bir yer olurdu.” (s. 8) Köprü ayakları da atıl durumdaymış, oralara üç beş ışık konsa da ışıldasa şehir geceleri. Yaptılar gerçi bunu, kırmızı köprüden geçiyoruz, yeşil oluyor, bilmem ne. Altı da kullanılıyor, evlenme teklifleri köprünün altına yansıtılan ışıklarla ediliyor. Üstü ayrı bela, insan oradan bir an önce uzaklaşmak istiyor. Avrasya Koşusu’na katılmadım hiç, belki koşması güzeldir orada. Metrobüsle geçerken bakıyorum, manzara güzel ama kaç yıldır bakmıyorum. Köprü ne anlam ifade ediyor benim için, bilmiyorum, belki Boğaz boyunca yürürken altından geçmesinin keyfi var. Aklıma gelirse. Can çekişiyorum gördüğünüz üzere, yazacak bir şeyler arıyorum derken, hah, Portekiz. Gitmiş Boysan, çok beğenmiş. Hayvan gibi park var şehrin içinde, Diktatör Salazar bile kaldırmamış, peşkeş çekmemiş o yeşil alanları. Kıps. Türkiye’nin devlet adamlarına sık sık laf çakıyor Boysan, bir iki tahkikata uğramış bu yüzden de oralı değil. Santo Antonio Kilisesi varmış orada, buranın Telli Baba’sı gibi, herkes gelip bir şeyler istermiş. “Diktatör kilise ile anlaşmazlığa, kesinlikle izin vermiyor. Katolik kilisesinden diktatöre karşı (mırıldanan birkaç papaz dışında) tek ses çıkmıyor. Diktatörle kilise arasında, bir yeraltı anlaşması yürürlükte kalmış.” (s. 11) Sardalyalar nefis, pencereler çiçeklerle dolu, hayat güzel görünüyor. AB’ye girmişler, memnunlar mıymış, eh, ihraç mallarının fiyatları korunmuş, yükselmiş sonra, fakat ülke içinde fiyatlar yükselmiş, eskisinin yarısı kadar balık yiyebiliyorlarmış artık. Sermaye uçmuş da halk düşmüş, öyle görünüyor. Politik özgürlük ve bağımsızlık da budanıyormuş, Portekizlilerin görüşleri bu yönde. Her telden çaldığı için Boysan, oradan oraya atlayayım ben de: kötü kitap nedir, kötü kitaptan nasıl korunulur? Valla birileri bir şeyler söylemiş işte, Schopenhauer kötü kitapların ruhsal zehirler olduğunu, Mark Twain bazı yazarların ilk ve son kitaplarını bir kezde yazdıklarından bahsetmiş, o vecize haralopundan bir şeyler çıkartamazsak Boysan son bir vecize sıkacak mutlaka, öğrenmenin çaresinin çok kitap okumak olduğunu fıslayacak. Bir de fıkra patlatalım, “çok modern(!)” genç heykelciler sergi açmışlar, böyle iç içe geçmiş bir şeyler, figürler, bilmem ne, yaşlı bir adam “Sevişen Kadın” nam bir heykele bakıp şaşırmış, aklında kalanın ona hiç benzemediğini söylemiş. Ultra spektaküler bir mizah anlayışım da yoktur ama şunun zottirikliği bir yana, büsbüyük bir yer ayırmak şuna gelene kadar, sanat hakkında yaveler sıkmak, öff.

İkinci Dünya Savaşı yılları. Boysan’ın yüksek öğrenimi 1940-1945 arasına denk geliyor, türlü işlerde çalışıp karnını zar zor doyuran parlak zekâlı arkadaşlarından başka kitaplarında bahsetmiştir. Çok zor zamanlar, günlük 150 gram ekmek, karne ile dağıtılıyor, katık neredeyse yok. Boysan da çalışmak zorunda, Düzce’de yapı işleri yönetiyormuş, Adapazarı’na akşam 19.00 trenine binip gider, oraya geceyarısı varır, sonra tomruk kamyonlarının tepesinde ertesi sabah Düzce’ye varırmış. Aynı yoldan dönüş, nefes almak zor, üstelik her an savaşa girme korkusu. Churchill’e dair haberler çıkıyormuş o zamanlar, adam savaşın ortasında tatile gitmiş. Nasıl gidermiş, anlayamamış Boysan. Sonradan anlamış, anladığı da Churchill’in zamanı kullanmayı bilmesi! Vay sen ya, zamanı iyi kullanabilen herkes bir tatil adasına gidip resim yapabilir, süper olay.

Anadolu’daki hayvan pazarlarında kırbaçlar şaklamaya başlayınca hayvanlar cevvalleşirmiş, alıcıya şov. Mizah kafaları çalıştırmayı başarabilirmiş, iyisi kötüsü önemli değil. Bir de ne cinsiyetçilik, ne cinsiyetçilik ya musakka, mide bulandırıcı ya. Kaç kitabı kaldı acaba Boysan’ın okumadığım, şöyle bir kurcalayayım da hepsini toplayayım, dan dan okuyup bitireyim. Fenalık çöküyor düşününce.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!