Kerem Eksen – Ölümden Uzak Bir Yer

Arka kapakta dendiği gibi Sait ve Ömür çiftinin hayatı, oğulları Yusuf’un ortaya çıkardığı mucizeden sonra kökünden değişmez açıkçası, hatta Yusuf’un doğumundan öncesinin seyri bütün çatışmalarıyla, anlaşmazlıklarıyla sürer. Karakterlerin davranış örüntülerinde, düşünce yapılarında hiçbir fark yoktur mucizeden öncesiyle sonrasını kıyaslayınca, Sait ölüm korkusuyla dürtüselliğin ilginç bir karışımının yönlendirdiği yaşamını sürdürür, Ömür gidip muska yazdırır işte, 450 papel ödediği için Sait’in hakaretamiz sözleriyle boğuşur bir de, yani okumuş kadındır ömür, öyle şeylere inanılır mı? İnanılmaz, Yusuf’un Ömür’deki kanser hücrelerini zort diye yok etmesine de inanmaz gibidir zaten, daha doğrusu o bilgiyle ne yapacağını bilemez. Aslında yaşamaya dair pek bir bilgisi yoktur Sait’in, onlu yaşlarının başındayken babasının son dakikalarında yaşadığı bilinç karışıklığının korkunç sonuçlarına şahit olunca dehşete düşer resmen, rahatlatıcı bir şeylere tutunmaya çabalayacaktır ömrü boyunca. Çocuk yapmak resmen infilak eden biyolojik dürtülerinin bir sonucudur, nitekim bu uğurda Ömür’ü kırdığı, üzdüğü çoktur, saçma sapan gerginlik yaratır, çocuk da çocuktur çünkü, tutturur. Canlılığın ne olduğunu sorgular, işte, hizmet eden garson da, rüzgârda salınan yaprak da canlıdır, kimsenin pişirip yemediği, yok etmediği şey canlılığını korur, başka canları koruyan da canlılığı korur elbet, Yusuf’a bu yüzden ihtiyacı var. Yusuf’un ergenliğinde sayısız sokak köpeğini beslemesinde de benzer bir dürtüyü bulabiliriz, sonraları Doğu Avrupa’daki o büyülü yeri bulduğu zaman gidip sonsuzluğa varmak isteyecektir. Varır veya varmaz, sebep olduğu mucizeyi ölüm döşeğindeki annesinden öğrendiği zaman ne yapacağını bilemezken bilir hale geldiğinde, eh, yaşamına bir yol çizebilecektir en sonunda. Sait’in beceremediğidir bu, ilk elden tanıktır da sürekli ağlayan bir bebeğin uyandırdığı öfke ağır basıyor demek ki, cuma namazlarında da aradığını bulamayınca aslında ne aradığını bilmediğini anlasa tamam, yok. Anlatıcının karakterleri fişeklediğini sanıyorum az, bir kere Sait’in şair olması durumunda söyleyebileceklerini iki kez kakması hikâyeye, ne lüzum varsa, ayrıca ikinci çocuk Elif’in doğmasından sonra neye baştan başlayabileceği de muamma çünkü Yusuf’un yanında olmuyor, işleri genellikle Ömür’e bırakıyor. Anlatıcının Sait’i merkeze alarak hikâyenin eksenini kaydırdığını, kendi anlatısını karakterin anlatısı kılmaya çalıştığını düşünüyorum, kısacası karakterle serbest dolaylı anlatıcı arasındaki nitelik farkı o kadar büyük ki geçişler dank diye kafaya düşüyor, düşüncelerin iyeliği bulanıklaşıyor, teoriyle pratik tutmuyor birbirini. Eylem fakiri olsun karakter, düşüncelerinin zenginliğine altlık sağlayan bir birikim, deneyim de yok, yani şair olsa elbet bir şeyleri başka türlü söylerdi ama şair olmamasına rağmen de öyle söylüyor zaten, rolü temiz giydiriliyor da dökülüyor üstünden. Ömür açısından rutin, gündelik ilerliyor her şey, beninin üzerindeki kırmızı noktayı sıkıp yok eden Yusuf’a elbet aşırı bir muhabbet besliyor ama şahit olduğu mucizeyle ne yapabilir, oğlunun şifacı olup olmadığının ortaya çıkması için mavi boncuklar takmaktan, hocalara gidip üfürtmekten başka bildiği bir şey yok. Histeriye kapılmaya müsait karakterler ayrıca, Sait’in ortadan kaybolan mavi boncuklarla ilgili kafayı yiyeyazdığı bir bölüm var, çocuktan daha çocuk olduğunu gösteriyor. Ömür diyorduk, durmadan ağlayan Yusuf’un susmaması en çok onu yorar ama Sait’in tahammülsüzlüğüne çok daha iyi dayanır, eşine göre çocuğun hamurunda mutsuzluk vardır zaten, bir an önce büyüse de kurtulsalar bari. Görev yerine getirildi, mucizeyi biraz daha öteleyebilir Sait, elbet gelecek. Yusuf’un gözlerine bakan büyükler zekâ ışığını görmüşler, Sait huzura nihayet kavuştuğunu sanıyor, Ömür çocuk bakmaktan ve eşinin duygusal beceriksizliklerinden aşırı mutsuz. Çıkış yolu olarak kanserin ortadan kaybolması, bir yaşındaki Yusuf’un denizde annesinin benini sıkarak kötü huylu hücreleri yok etmesi. Süper olay. Çocuğun bir tür peygambere dönüşmesini bekledikleri yok, yine de “umudur kesmiyorlar”, Sait akli dengesi bozuk ablasının yanına götürüyor Yusuf’u, hani gözlerine şöyle bir baksa da aklını geri getirse halasının. Cık. Hastalanıp yattığı zaman Sait, oğlunun elini alıp alnına koyuyor, tutuyor, ertesi gün ateşi azıyor bir güzel. Bu arada eşiyle anlaşmazlıkları arşa çıkıyor bir ara, yol kenarında, “iğrenç bir çorba içiyorlar”, Ömür “sanki bir günde yaşlanmış”, kısacası gerilim gündelik yaşamın içinde de katlanılmaz hale geliyor artık. Mucize olup olmadığı bile düşünülebilir artık, kırmızı noktanın kaybolmasına mantıklı bir sebep bulabilirler kendilerince, oysa alelade bekleyiş çocuk yetiştirmenin yol açtığı sıkıntılarla birleşince boğulup gidiyorlar hayatın içinde. Bahsedilen değişimin su götürmesi bu yüzden, esasen şahit oldukları bir mucizenin öğretmen bir çiftin yaşamında ne gibi değişikliklere yol açabileceğini anlamaya çalışıyoruz. Manisa’da çalışan, bebekleri yeni doğmuş öğretmen bir çift nasıl yaşıyorsa öyle yaşıyorlar tabii. Benzer bir mesele “The Drowned Giant”ta da vardı, bir gün kıyıya ölü bir dev vurursa ne yaparız? Bir süre sonra koluna bacağına yazılar yazarız tabii, kesip satılabilecek yerleri varsa daha iyi ama en iyisi unutur gideriz, bir anomali olarak kalır hafızalarda.

Yusuf biraz büyüyor, doğum günü partisinde kız çocuklarından birinin kafasına sopayla vurmaya çalışıyor. Evliyalığından mı? Kendi kendine konuşması, ormana bakıp durması öte âlemle iletişim kurduğunu gösteriyor olabilir, Sait illa bir mana çıkarmaya çalışmıyor ama yakından izliyor her şeyi, zaten gözünde çocuğun normal bir çocuk olduğunu ona durmadan öfkelenmesinden anlayabiliriz, yarattığı hayal kırıklığı o kadar büyüktür ki Elif’in doğumuyla sürece baştan başlayabileceğinden ötürü memnundur Sait. Kız çocuğuyla belki, ölümü öteye itebilir. Çocukla daha doğrusu. Oysa ne afili düşünceleri vardı, şiir gibi adeta, coğrafya anlatırken: “Ne acayip şeyler yapıyor burada böyle, olur olmaz şeylerden bahsediyor, açılıp giden kıtalar, yükselen dağlar… Bütün bunları pek düşünmeden anlatırken Sait, evet, o esnada evde oğlu Yusuf büyüyor, yavaş yavaş, yerkabuğunun hareketi gibi, hissettirmeden. İçinde büyük, devasa bir şey var onun, muazzam bir hadisenin tılsımını taşıyor.” (s. 44) Ey, düşünüyor da düşüncesinden neden onca uzağa düşüyor karakter, bunun da bir açıklaması yok. “İyice kararıyor Sait: Umduğum bu değildi. Çocuğum mutluluk getirecek diyordum ama öyle olmadı; fazlasını getirdi, sonra da mutluluğu aldı.” (s. 57) Mutluluğu alması çeşitlense bari, yaşamlarından eksilenler sırf sessizliğin, huzurun kaba formu olarak görünmese, akrabaların gevezelikleriyle biçimlenmese, ne bileyim, psikolojik pat kütler, raydan çıkmalar yaşansa. “Çocuk mutluluk getirmedi, mucize yarattı ama ne yapacağımızı bilmiyoruz bununla, öyleyse ikinci çocuğu da yapalım.” Meh. Elif erken ölüyor ne yazık ki, Yusuf kardeşine dikmiyor gözlerini, zaten yedi aylıkken doğan çocuğun onun için pek bir anlamı da yoktu.

Yetişkinlik bölümü hikâyeyi bağlama bölümü artık, nasıl bağlanırsa bağlansın. Otacı kutacı takılan bir kadının yardımcısı olarak çalışmaya başlamış eczacılığı bitirdikten sonra Yusuf, alavere çevrilince şikayet edilmiş, patron arazi, Yusuf’u yakalayıp atmışlar hapse. İki yılı daha var, çıkacak ve fakülteden arkadaşıyla gittiği o dağlara gidecek yine, muhteşem yeri bulacak. Annesinden dinlemiş mucize hikâyesini, kendinin farkına varması için o mekâna gitmesinin gerekmesi çok yazık ama geç de olsa anlamış içindeki gücü, geçmişi nasıl gördüğünü hapisten babasına yazdığı mektupta anlatıyor. Öyledir ve böyledir, ömür geçmiştir, Sait’in ölümüne pek bir şey kalmamıştır, Ömür çoktan ölmüştür. Üstelik kanser yüzünden. Kehanetler, mucizeler, ablalar abiler, sıkıcı karakterler.

Denk gelen baksın diyeceğim, özellikle aramaya gerek yok. Beşinci Çocuk‘u anayım hatta.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!