Ermeni mahallelerinde kimler okul açıyor, kiliseye gidiyor, rakı içiyor veya içmiyor, kadınlar neler yapıyorlar, erkekler ne halt ediyorlar, siyaset konuşuluyor mu, Anayasa’dan kim memnun, Gladstone’u bilen var mı, yani Ermenistan’ın genişleyip genişlememesiyle kim ilgileniyor, kimin umurunda bu işler? Baronyan Kartal’a kadar gidip sormuş soruşturmuş, öğrendiklerinden manzaralar çizmiş. Hoş. Beşini onunu alıp çatayım yazıyı, Ortaköy’de neler olduğu ilk: oraya girmek ve çıkmak büyük sorun, iskele tarafındaki yoldan girmek için altı tane tuvaletin muhteşem kokusuna katlanmak, “dağ tarafından” inmek için güvenlikçiler lazım çünkü hırsızlardan yakayı kurtarmak zor. Beşiktaş tarafından gelenler “geçen yılki yangından kalan küllerin dolmaması için gözlerini mendille kapamalı”, en iyisi tayarreyle inmek ama Baronyan hiç girmemenin daha iyi olduğunu söylüyor. Beş yüz yirmi Ermeni hanesi var, bazı haneler birden fazla aile barındırıyor, zangoç kiliseye gelenlerin zenginliğine göre hemen yer ayarlıyor veya yerlerde oturmalarını söylüyor. Mizah yazıları bunlar, ironisi can acıtacak kadar kuvvetli: “Bay Şaşyan, Ermenistan’daki kıtlığın sebep olduğu felaketler için halkın vicdanına seslenip hibe toplamak amacıyla gazeteye insanların anlayamayacağı dilde uçuk mektuplar yazar ki, bizim millet kendi kardeşlerinin acılarını duyarak üzülmesin ve ağlamasın. Bu bakımdan, başkan bey, halkıyla Latince bile konuşmakta özgürdür…” (s. 13) Eleştirilerin dozu yükseliyor bazı mahallelerde, ayyaşların çok olduğu yerlerde mesela, millet yarınlar yokmuş gibi içince kiliseye kim gitsin, Ermeni okullarına kim yardım etsin, bombalıyor Baronyan. Adabımuaşereti gömdüğü metinlerinde de yer vermişti, okullara destek amacıyla düzenlenen baloların biletlerini onca paraya okutanlardan bazıları o paraları bir güzel yiyorlar, sonra kavga gürültü çıkarıp kurumun kapanmasına bile yol açabiliyorlar. Ortaköy’den devam, oranın insanı barışsever, Patrik değişimlerinde fikir beyan etmiyorlar. Köyün ileri gelenleri birkaç sınıfa ayrılıyor, bazıları yalnız diplomatik işlerle uğraşıyorlar, doğu politikası hakkında Gladstone ne demiş, Bismarck ne tutum takınmış, biliyorlar, bilmeyenler tatminkâr bir cevap alamadıkları sürece meyhaneden çıkmıyorlar. Eğlenceyi seviyorlar bir evde dans başladı mı altı günde bitiyor ama millî bir meseleden söz açılınca sohbet yarım saatten fazla sürmezmiş. Kadınlar doğum yapar yapmaz bebeklerini sütannelerine teslim ederlermiş, bir kadının çocuğunu emzirmesi asalete aykırıymış. Hangi kitaptı o, kadının emeğinin sömürüsü, Linda Nochlin’in Kadınlar, Sanat ve İktidar nam metninde olgunun incelemesi var. “Apaçık bir gerçektir, Ortaköy her mahalleden daha erken başladı medeni milletler gibi çalışmaya ve… başarısızlığa… Bir şeye benzemek, olmak değildir.” (s. 14) Hırsızları ve deniz kenarındaki köpek leşlerini ithal edermiş Ortaköy.
Kumkapı, vergi cenneti mahalle, yoldan geçerken şak diye vergi borcu çıkarır memurlar, cepteki parayı hırsızlar çalmadılarsa ödemek lazım. Kadınları hoş, sokakta muhabbet ediyorlar, kırmızı tırnak boyaları hakkında olsa gerek, “tabii ki” Ermeni meselesi hakkında değil. “Burada sıkıldınsa Basmahane nam gazinoya git. Erkekleri, kadınları, kalabalığı gör. Sağa bak, karıkoca kavgaya tutuşmuşlar. Erkek odunla tehdit eder, kadınsa tokat gösterir kocasına. İki yaşında çocuklarıysa yanlarında ağlar, kadın mendiliyle elbisesini siler, sanırım çocuk kucağına işemiş ve kavgaya neden olmuştur.” (s. 22) Özel okulları görece doludur buranın, analar babalar çocuklarının okumalarını isterler, para verirler okullara. Cemaat okullarından umudu kesmişlerdir çünkü, para toplanamaz, idareci bulunamaz, öğrenciler okula gelmezler, bilmem ne. Kadınları da erkekleri de hamamları pek severler, yazın deniz hamamlarından çıkmazlar, hepsi ördekten daha iyi yüzerler. Ekonomik hem, altı yedi saat denizde kalıp temizlenirler, tasarruf için altı ay büyük oruç tutarlar. Mahallenin kadınları gösteriş sevmezler, yılda bir kez Pera’ya çıkarak modayı öğrenirler. Bu moda işi her mahallede ilgisini çekmiş Baronyan’ın, mesela Kuzguncuk muydu, oralıların vapurlardaki kadınlara bakarak ne giyeceklerini anlamaya çalıştıklarını söylüyor. Balatlıların başka, İcadiyelilerin başka, giyim kuşam konusunda her mahalle kendine özgü. Ne başka, Hayrenik‘in başyazarı Bay Mıgırdiç Melikyan oturuyor Kumkapı’da, bir halk Hayrenik‘i yaşatamamışsa anavatan diye haykırmaya hakkı yokmuş filan, bombalamaktan çekinmiyor Baronyan. “Bu mahallenin sınırları batıdan rakı, doğudan şarap, kuzeyden konyak, güneyden romdur. Zannedersin ki Nuh Peygamber Kumkapı’daydı.” (s. 25) Bin iki yüz Ermeni var orada, iki bin dört yüz meyhane fakat sayıdan şikayetçi Ermeniler, bin meyhane daha açılmasına karar vermişler.
Kasımpaşa? Burası, az aşağısı hatta, Ermeni çocuklar geliyor çalıştığım kuruma. İnsanın bu mahallede demir maskeyle gezmesi gerekirmiş, elbet koku yüzünden. Dedikodu yüzünden de. Kadınlar camlara yığılır, sokaktan geçenler hakkında dedikodu yaparlarmış. Papazla papaz olanlar kiliseye adım atmazlarmış, cemaatsever meyhaneciye kızdıklarında meyhaneye gitmezlik yapmadıklarına göre o işte bir iş var. “Nasıl ki dikensiz gül olmaz, Kasımpaşa da lağımsız olmaz. Gülü sevenin dikeni de sevmesi gibi Kasımpaşa’da oturan da neden lağıma saygı göstermesin. Aynı lağım Paris’e taşındığında yılda bir milyon frank gelir getirir. Lağım Avrupa’da kâr getiren tükenmez bir kaynak… Ama Türkiye’de nasıl ki yetenek değer bulmaz, aynen gübrelik de kıymet bulmaz.” (s. 27) Mahallede kavga eksik olmuyor, yabancı birinin saldırısı karşısında erkekler meydanı güzel kadınlara bırakıyorlar. Fakirlerin hastalanması yasak, biri hastalanmış da kilise yönetimiyle mücadele edip Pırgiç Hastanesi’ne gitmek istemiş ama yöneticiler fakirin kanuna karşı geldiğini tespit edip dilekçesini altı ay geç vermişler, bir yerlerden on kuruş bulan fakir parayı yöneticilerden birine verince yazıyı alabilmiş nihayet. Sandallarla gezebilir insanlar Kasımpaşa’nın deresinde, burunlarını keserlerse. “Bu mahallenin deresi lağımdır. Pera’dan akar, buradan geçerek denize dökülür. Buralılar hava alıp sigara ve nargileyle vakit geçirsin diye derenin kenarına gazinolar yapılmıştır.” (s. 29)
Kadıköy’e geldik. Kış mevsiminde Kadıköy’e gitmek isteyenler yazlık elbise giymeli, yazın gitmek isteyenlerse çıplak gitmelilermiş, Kadıköy’ün o kadar sıcak olduğunu hiç bilmem ama doğrudur, Baronyan niye uyduracak. “Bu köy o kadar kutsaldır ki, birkaç yıl önce, Yahudi’nin biri kehanet edip dedi ki: ‘Yerin altına girecek k harfiyle başlayan bir köy.’ Herkes bu köyün Kadıköy olduğunu bağırdı. Yahudi’nin kehaneti çıkmadı. Köyün itibarı yerle bir oldu. Kehanetin tarihini belirleyenler de oldu. Bu haberi yayan bizim Kayserililer, ucuz fiyatla ev almak için bu tevatürü anlatmışlardır. Neticede ev fiyatlar yüzde altmış ucuzladı. Birçok tüccar alacaklarını tahsil etmek istedi. Kadıköy’de oturanların birçoğu köyden ayrıldı. Bizim Kayserili esnaf bulunduğu yerden kalkmadan, ‘Ucuz oturalım yerin dibine de girelim,’ dedi.” (s. 44) Milliyetçi duygulara sahip olmaktan utanırmış orada oturanlar, bir gün milliyetçi duygular taşımaya mecbur kalsalar kendileri taşımaz, hizmetlilerine taşıtırlarmış. Ahali zenginmiş, zeytini dörde bölüp öyle yermiş, kırk yıllık kıtlık çıksa yine hayatta kalırmış. Kadın kısmı konyak yerine dedikodu, susuz dedikodu satarmış, birbirlerini yerin dibine sokarlarmış. Moda bir çeşit hatalıkmış orada, güzel kadınlar Marsilya’dan gelen gemileri seyrederlermiş. Onların bindikleri gemileri de Üsküdarlılar falan izliyorlar herhalde. Havanın durumu sefaletmiş, Üsküdar müsaade etmezmiş kuzey rüzgârının oralarda esmesine. Falan filan, gidiyor böyle. Rumelihisarı, Selamsız, Topkapı, Gedikpaşa, Kuzguncuk, Pera, Balat, mahalle mahalle İstanbul. Türkler yok, Rumlar pek az, Ermeniler odakta. Baronyan’ın diline düşmek istemezdim açıkçası. “Bu kilisede zamanında on sekiz papaz yaşardı. Şimdi yalnızca beş papaz açlıktan ölüyor. Takdirinize bırakıyorum halkın kilise sevgisinin hesabını…” (s. 87)











Cevap yaz