Hagop Baronyan – Adabımuaşeretin Zararları

Matrak hikâyeler, Ermeni toplumunun sosyolojik yapısı, kültür ortamı. Eğlence. Baronyan 1842’de Edirne’de doğmuş, 1864’te İstanbul’a yerleşmiş, oyundan başka köşe yazıları yazmış, dergiler yayımlamış. Edebiyat emekçisi. 1891’de tüberkülozdan ölmüş, üzücü. Şimdi semt izlenimlerini okuyorum, kesinlikle adabımuaşeret garabetinden çok daha komik de şuna bakalım bir. “Güzel bir ismi kendisine siper edinmiş bir zorba var. İrademizin bize sunduğu, yasalarınsa herhangi bir şekilde engel koymadığı o ayrıcalıklı durumlarda bile bizi esir alan bir zorba… Bu zorba, tabiata da karşı çıkar ve onun insanoğlunu özgürce şekillendirmesine izin vermez. Bu zorba adabımuaşeretten başkası değildir. Bu zorbaya kafa tutanlarsa haksız biçimde terbiyesiz yaftası yerler.” (s. 9) Adabımuaşeret, etiket kaideleri, sosyal ilişkileri düzenleyen her türlü yapı arıza çıkarmaya meyilli, Baronyan örnekler üzerinden anlatıyor. Bir ahbabın isim günü var diyelim, ziyarete gidildi, yemeler içmeler, sonra ağırlık çöktü, gözler kapanıyor, kafa öne düşüyor. Eyvah, tabiat, “Uyu!” derken adabımuaşeret, “Uyuma!” diye haykırır, Baronyan’a göre ıstırap. Babig Ağa uyuyakalacak mesela, dürtüyorlar, el âlemin evinde sabahlara kadar oturup misafir geldiği evde uyuyakalmasını eleştiriyorlar, sigara getiriyorlar, elma getiriyorlar, kahve pişiriyorlar, iskambil atmayı teklif ediyorlar, polka oynarsa açılacağını söylüyorlar, beynini yiyorlar adamın. Bir iki saat sonra davet sona eriyor, Babig Ağa evine gidiyor, bu kez de kaçık uykusunu geri getirmeye çalışıyor. Baronyan’ın aralara sıkıştırdığı övgüleriyle yergileri o dönemin gazetelerini, yazarlarını çıkarıyor öne, mesela “Orvan Gyank” okusa dahi uykusu gelmeyecekmiş Babig Ağa’nın. Misafirlikte uyku büyük mesele gerçekten, şimdi elbet nadiren yaşıyorum ama üniversite zamanı bir gün birinin evi, diğer gün başkasının evi, nerede olduğumu bilmiyorum sabahları uyanınca falan, o dönem uyutmuyorlardı şerefsizler. Küfelik olmuşum, başım yastığa düşer düşmez dürtüyorlar, “Gah laan!” diye bağırıyor Emre, bira veriyor, iki yudum alıp diğer tarafa yatıyorum, şişenin kapağını atıyorlar. Bir kez açıyorum gözlerimi, muhabbet tam gaz devam ediyor, ikinciye açtığımda herkes sızmış artık, sabah olmuş, kalkıp gidiyorum falan, tuhaf bir geçişti o. Gerçi içmeye gidiyorum, belli bir süre dayanabileceğimi düşünmeleri doğal da en dayanıksızı bendim aralarında. Üç birayla mort. İki volümle cort. Şimdi cinle aynı ilişkiyi kurdum, cinci oldum, skandal. Ödül alacağım bir tane, sahnede sallanıyorum, çok sevdiğim bir yazar elimi sıkmadan geçip gidiyor önümden. Arkadaşlar söylediler sonradan leş gibi koktuğumu, üzerime döktüm herhalde. Ayyaş değilim de ortam oldu mu, cinlendim mi neler oluyor. Neyse, sarhoş adabımuaşereti, Levent Kırca’nın sarhoş tipinin ceketinin düğmelerini ilikle(yeme)mesi. Kendi evinde de olur insanın, misafirler varken uykusu gelir, bir türlü uyutmazlar çünkü misafirler vardır. Eşine “evde yok” dedirtmek için çok geçtir misal, odasına çekilip uyuyor numarası yapar. Odasına birer ikişer yığılırlar, hasta numarasını da yemezler, daha doğrusu yerler de iyileştirmek için neler neler icat ederler, uykunun içine ederler, ederler. Biraz rakı içsin, rakıyı ateşte ısıtsınlar da buharını çeksin, su ısıtıp ayaklarını sokarlar, su soğutup kafasından aşağı dökerler, Müsü Pol özellikle uğraşır iyileşmesi için, en iblisi odur, kaldırıverir adamı yattığı yerden, sabaha kadar misafirlere lanet yağdırır Babig Aga. İşine yetişecek, karnı aç, yolda peynir ekmekle karnını doyurmaya çalışır ama adabımuaşeret sokakta acıkmayı, ahbap dükkânında yemeyi, randevuya gecikmeyi yasaklar. Sokakta yemek nedir, tüccar dostlarının gözünde sıfıra iner, kredisi tükenir. Başka bir ağa, o gün senet ödeyecek, tüccar dostları dükkânına gelip balo bileti satmaya çalışırlar. Ermeni toplumunu ihya edecek bir etkinliğe on bilet çok mu, yirmi tane bile alır ağa! Borç harç denkleştirmiştir parayı ağa, başta almak istemez ama dört koldan saldırır dört kişi, milliyetçi değil miymiş yani ağa, o ne biçim işmiş, yahu on bilet elinin kiriymiş kiri! Beş taneyi kakalayıverirler, ağa yine sağdan soldan borç arayıp bulur da imzalatır senedi. Beş lira az para değil, çocukların yiyeceğinden de kısamaz evde eşinden şamarı yedikten sonra, rakısıyla tütününü kısar, ne yapsın. Adabımuaşeret işte, dostlar geri çevrilmez, Ermeni toplumu görmezden gelinemez, insanı topa koyarlar valla. Kahve fasıllarında neler olur, işimiz vardır, kahvede tanıdıklardan biri muhabbete çağırır. Oturursun oturmazsın, eh, beş dakika. Rakı gelir, kahve gelir, kart gelir, tanıdıklar gelir, oyun uzar, oynayanlar çirkefleşir, kavga çıkar, insan oturduğuna oturacağına pişman olur. Peşi de bırakmaz bazıları, eve kadar eşlik ederler, karın doyururlar, enfiye çekerler, Galata Mumhane’den alacakları mal hakkında gevezelikler, Anayasa -1856- hakkında yaveler derken kafa beyin kalmaz kimsede. Çok önemlidir adabımuaşeret, edepsiz, meymenetsiz, mendebur insanlara tokat tepik girmeyi engeller, uygarlık gereğidir. Bakınız Kaspar Ağa’nın dövemediği berbere, tam Şener Şen’in canlandıracağı tip. Cibicibicis marka tıraş bıçaklarıyla mucizevi tıraşlar. Adamımız berber koltuğuna oturur, berber bir ustura sallar, ah, dönük kıla denk gelmiştir, bir daha sallar, uh, sivilceye denk gelmiştir, hep bir şeylere denk gelirken suçunu hiçbir zaman kabul etmez, yeteneksizliğini goygoyla örtmeye çalışır. “‘Kafa senin ama her dükkânın bir şerefi vardır. Daha suratının orasında burasında kıllar var. İşi böyle bırakmak bizim şanımıza yakışmaz. Sen koy şöyle kafanı, bırak kendini…’” (s. 22) Cehennem taşından hazırlanmış sıvıyla kanamayı durdurmaya çalışır berber, Kaspar Ağa’nın yüzüne bomba düşmüş gibi olur, adam fırlayıverir oturduğu yerden. Bu dükkân şerefi denen şeref türü ilginçtir, kakalama için kullanılır çoğun. Kundura yaptırır adamın biri, kunduracı elindeki kalıpları kullanarak yapar da ayağa uygun mu, uzunluğu ne, hiç bakmaz. Ayak girmez, çıraklarıyla birlikte harekete geçer kunduracı, zavallı müşteri acıdan bağırırken ayağın etini tıkıştıra tıkıştıra sokar hapishaneye, adam eve gidesiye cehennem azabı çeker. İki dayak meselesinden bahsedip bitireyim, tramvayda arkadaşa dosta rastlanınca elbet konuşulacak, da, ben kimseye rastlamamak için en başa veya en sona biniyorum, tren diyelim, tanıdıklarımın en başa veya en sona binmeyeceğini umuyorum. Uzun zamandan beri görmediğim arkadaşlarıma denk gelirsem güzel ama uzun zamandan beri görüşmememizin sebebi öyle rastlantılara meydan vermememdir zaten, belki onların da vermemeleridir, bu sayede çok uzun süreler kimselerle görüşmem. Mesela Duygu’yu on beş yıl önce gördüm sen son, İzmir’e taşındıktan sonra on yıldır konuşmuyoruz ama biliyorum oralarda mutlu olduğunu, yeterli. Olay neydi, tramvay, arkadaş çağırdı da oturttu yanına, sonra ayağa kalktı ve kucağa oturdu? Oha. Rahat rahat, sorun yok. Muhabbet sırasında kol sıkıyor, fiske vuruyor, dayak yiyor dinleyen, öyle hararetli mesele. Çakamıyor bir tane, medeniyet gereği. Ne dertmiş yarabbi çakamamak, Ali Balkız öyküsünü de yazmıştı bunun. Ve misafirlikteki çocuk: insanın uğrayabileceği en kötü saldırı. Tokat atar, üste işer, kusar, her türlü saçmalığı yapar da höt diyemeyiz. Biraz büyüsün, o zaman belki. Son bir alıntı: “Tüccarsın. Ve ben tüccar olduğun için seni suçlamıyorum; çünkü suç sende değil, seni bu işe itende. Seni aşağılamıyorum da; öte yandan, sözümü sakınmadan konuşmam da mazur görülsün: Bir yankesiciye nasıl davranıyorsam, sana da öyle davranırım, yani sana bir işim düştüğünde dolandırılmamak için dikkat ederim.” (s. 37)

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!