Üstün’ün toplumculuğundan Kıbrıs’ta Yunanlara karşı devrimci bir mücadele yürütüldüğüne varıyoruz, geri basıp gezi yazılarına geldiğimizde biraz daha tutuyor sosyalist duyarlılık, özellikle Portekiz yazılarında. Refik Halid’in bağ bahçe, bina merdiven övdüğü yazıları geldi aklıma, Salazar terörünün zirvesi yaşanırken aman da ne güzel Lizbon türküsü, muharririn keyfi yerinde. Filan, Almanya’ya dair yazılarda emek sömürüsü öne çıkarken Portekiz’de Salazar cortladıktan hemen sonrası, öyle bir zamana denk gelmiş Üstün, on küsur fraksiyonun arasında kalıyor. Sokaktaki insanların söylediklerinden berrak bir ses çıkaramıyor çünkü güç dengeleri bozulmuş, Maoculardan faşistlere herkes piyasada, yıllara yayılmış suçun, faili meçhul cinayetlerin örneğin, sorumluluğunu, öfkesini taşıyanlar karşı karşıya gelebiliyorlar nihayet. İlginç manzaralar. Almanya bölümü Develi’yle başlıyor, Üstün’ün çocukluğunda şahit olduklarıyla, göçmenliğe dair yaşantılarla. Türkçeyi tuhaf mı konuşuyor Balkan göçmenleri, Üstün büyüyüp İstanbul’a gittiğinde kendi Türkçesinin de tuhaf olduğunu fark edecek, her yerin daha da doğusu var. “Biz de Cumhuriyet gibi şaşkındık.” (s. 9) Bağlamıyla muhteşem bir cümle, kıskandım Üstün’ü. Dönem: “Kurtuluş Savaşı biteli yedi sekiz yıl anca olmuştu. Cumhuriyet kurulmuştu. Ne var ki, kurulan Cumhuriyet’in içinde çeşitli rüzgarlar diledikleri yönde dolanmaktaydı. Bir yığın sürtüşme, bir yığın patlama, bir yığın çekişme vardı ortalıkta. Maraşal Kur’an’ı elinden düşürmezmiş de Mustafa Kemal rakı içermiş. İsmet Paşa ne rakı içermiş ne de Kur’an okurmuş…” (s. 9) Sabahları okulda “hak yok vazife vardır”ı öğrenirmiş çocuklar, anttan öncesi, Cumhuriyet şehirlere gelmiş de sokak aralarına girememiş daha, adı kalan padişaha gölge düşürülmüyor. Gerçi dağlara da çıkamıyordu yeni rejim, Otyam’ın anlattıklarına bakılabilir, 27 Mayıs’tan sonra, “Yine İnönü mü tahta çıkacak?” diye soruyormuş nineler. Neyse, öyküler zenginleşiyor, diğer Türklerin bu Türklerden ne daha az ne daha çok Türk oldukları anlaşılıyor ama ötekilik lazımsa hiç önemi yok bunun. Ne oluyor, yandan çarklı devlet 1950’lere geldiğinde millet böğürüyor artık, iş yok, ekmek yok, bir umut kapısı ey rab! Avusturalya çok uzak, Almanya hızır gibi yetişiyor neyse ki, oh! Üstün parçaları diziyor sıraya, ben biraz daha küçülteyim: Almanca bilmeyen Türk işçilere çevirmenlik yapan Türkler, “zaptiye” diyorlar onlara, ne koparabilirlerse kopardıkları için. Birileri dönmek mi istiyor memlekete, hemen ırza geçmeler, dayaklar hatırlatılıyor, anavatansa anavatan da kimse de götüne odun girsin istemez yani, başa gelecek varsa ne dönüşü, darbesi askeri bitmiyor ülkenin. Alamancı bir baba, arada röportaj yapıyor Üstün, kızı sanatsever biri de baba uyumlanmaya çalışıyor, Henry Miller’ın kitaplarını alıp okuyor. Hayt hoyt yok ama kaygılı bu baba, dünya nereye gidiyor filan. Almanya’nın gittiği yeri de beğenmiyor hem Almanlar hem Türkler, sonuçta yüz milyonlarca papel tarlaya bok döken köylülerin cebine gidiyor, Almanlar işsizlikten yakınıyor, deve sürücüleriyle aç köpekler ülkeyi soyup soğana çeviriyorlar? Sanayi ucuz işçi sağlamış, sermaye sahipleri yabancı işçilerden öyle memnunlar ki başka iş kollarında çalıştırmak üzere Türkiye ve Yunanistan’dan kadın işçi istiyorlar, onların parmakları Avrupalı kadınların parmaklarından daha ince oluyormuş. Örnekleri var, Türk işçiler saatler boyunca hayvan gibi çalıştıkları için diğer işçilerin öfkesiyle karşılaşıyorlar, insanlık dışı çalışma saatlerine, çalışma koşullarına rıza göstermiş oluyor Türk işçiler de başta anlamadıklarını söylüyorlar, sendika vasıtasıyla veya bir iki uyarıyla ayıyorlar da öyle bırakıyorlar günde yüz iki saat çalışmayı. Düşünce yapısı basit, açlıktan kurtaran ülkeye minnet, ayrıca kovulma korkusu. Kaçak çalışanların durumu besbeter, diğerleri beşe çalışırken bunlar üçe çalışıyorlar, ona buna para yedirmek cabası. “Yurt”ların standardı yok, şirketlere göre değişiyor bunların insancıl yapılar olup olmaması, Üstün’ün anlattıkları kötü yurtlardan hikâyeler. Birbirlerine bıçak çeken Türkler, şak diye, saçma sapan bir tartışma yüzünden. Belli aslında, yabancılığın, korunmasızlığın verdiği korkuyla mantık devre dışı, dürtüsel tepkilerle anlaşabiliyor insanlar. İşçi grubunun kahvede sürekli türkü plağı çaldırması, Alman işçilerin karşı çıkmalarıyla ortalığın savaş alanına dönmesi, saçma sapan durum da kahvecinin düşüncesi pırıl pırıl parlıyor: Almanlar biraz kapayabilirler çenelerini, bu Türk tayfa her gün gelip otuz kırk şişe bira içiyor, başka nasıl para kazanacak kahveci. Bulgaristan’da domuzların içtiği suyun şehir şebekesine karışmasından ötürü oralarda kalmayan işçileri düşününce bu bira olayı eşiklerin belli durumlarda aşılabildiğini gösteriyor. En peki domuz herhalde, domuzla araya acayip bir mesafe konuyor, şaşmıyor bu. Ayşe’nin eşi Hasan geldi diyelim Frankfurt’a, önce Ayşe gelmiş de kocası peşinden, kadın kebap mebap bir şey ısmarladığında adam korkulu gözlerle bakıyor ete, eşi, “Donguz deel!” diye ünlüyor ki adam yiyebilsin. Ha, Stuttgart Konsolosluğu: gecenin köründe sıraya girmeye başlar insanlar, sabaha kadar 1000 kişi toplanır belki. Binanın tek bir tuvaleti vardır, dolayısıyla konsolosluğun etrafı umumhaneye döner, doğa mis gibi sidik kokmaya başlar. Alman polisi gelip uyarır, konsolosluk hemen ilan verir gazetelere. Üç saniyelik bir araştırmayla bilgiyi teyit etmek mümkün, Üstün’ün dediğine göre şöyle: “Biz yoksul bir ülkeyiz. Paramız yok. Şimdilik daha geniş bir yer tutamıyoruz. Konsolosluğun tek tuvaleti de yeterli değil. Alman halkından özür diler durumun ilerde düzeleceğini umduğumuzu bildiririz.” (s. 34) Defalarca tekrarlanmış bu, rezillik. Başka, adamın biri Almanya’ya dönecek, polisten çıkışını almış, o sıra ulaşan haber: kardeş hayatını kaybetmiş. Türkiye ile ilişkisi kesilmiş, bürokrasi, çıkması lazım. Türkiye topraklarında o sıra? Olmaz, önce dışarı çıkacak, geri girecek sonra. Portekiz’e gidiyoruz bu arada, kara yolu, olayın her anına şahit Üstün. Adam ağlayarak geçiyor Bulgaristan’a, dönmeye çalışırken bırakıyorlar. Yol uzun, Bulgaristan’dan Yugoslavya’ya geçiyorlar, rüşvet çarkına şaşıyorlar, herkes üç beş bir şey tırtıklamaya bakıyor. Fransa’da hava güzel, İspanya çok daha iyi, Salazar devrildikten sonra sıranın Franco’da olduğunu düşünüyorlar, yakında onun da devrileceğini söylüyor İspanyollar. Bir kafe, garsonlar yaşlı, Üstün merak ediyor, İç Savaş’ta savaşmış mı masayla ilgilenen? Adam duraksıyor, Üstün’e mesleğini soruyor. Gazeteci, hikâyelerini yazmak için orada. Hiçbir şey anlatmıyor adam, “Evet,” diyor sadece, savaşmış. Kırk küsur yıldır bekliyor devrimi, en büyük düşmanının fotoğrafı kafenin en görünen yerinde asılı. Kırk yıllık işkence. Portekiz’de işler karışık, Salazar’ı indiren genç subaylar başka bir sömürü modeli getiriyorlar sadece, öyle sıkıla sıkıla suyu çıkmayacak insanların en azından. Yıllardır sessizce bekleyen gruplar ortaya çıkmışlar, hepsinden ayrı bir ses çıkıyor, mesela Maocular sosyalistleri ve komünistleri konformist, revizyonist falan olmakla suçluyorlar, şöyle ucundan azıcık değiştirilen devletin ayarlarıyla oynamamak, işçi sınıfının zaferini ötelemek nedir, kökten değişimi istemeyen herkes cehennemin dibine! Kahvede çalışan bir öğrenciye soruyor Üstün: “Yoksul bir aileden geliyor. Devrimi tam bir kurtuluş olarak niteliyor. Amerikalılardan korkuyor. Şili’de yaptıklarını yapmasalar bari, diyor. Komünist Partisinin başkanını seviyormuş ama, komünist değilmiş. İşin aslında, Alvaro Cunhal da gittikçe kendilerine yanaşıyormuş, Proletarya Diktatörlüğünden vaz geçecekmiş komünistler. Hattâ, kapitalist düzenin yürümesine de ses çıkarmayacaklarmış, bankaları ve tekelleri devletleştirmekle yetineceklermiş!..” (s. 179) Hikâye çok, kimi Salazar’ı özlediğini kısık sesle söylüyor, bazısı yeni bir yaşama gözlerini açmış sanki. Üstün iyi gezmiş, o kadar iyi yazmamış ama o havayı üfürmeyi başarıyor. Meraklısı kaçırmasın, 1970’lerde Avrupa.












Cevap yaz