Enis Batur – Siyah Sert Berlin

Önce teğet diyesiydim, eşkenar üçgenin köşelerine teğet geçen üç noktadan anlatı. Ama değiyor EB, büyükbabası da değiyor, bir müstakbel torun değmiyor Berlin’e, ayrıca Tanpınar ve Baudelaire de değmiyor, bir Walter Benjamin, üstelik mezarıyla da. Hegel ve Brecht neredeyse komşu, evet de Anna Seghers var hemen yanlarında uzanmış, onu neden pas geçti acaba. Üçgenler üç: modernizmin akıncısı, sonuncusu ve temsilcisi: Baudelaire, Benjamin, Tanpınar. Büyükbaba, EB ve torun, dedik, ayrıca zamanı da üç ucundan çekip köşelemece, dün bugün yarın. EB çağrışımları pek dizginlemiyor madem, en azından oncayı köşelere takabileceği şekilde çengelleyebiliyor diyelim, memlekette yapılmış en iyi şarkılardan biriyle devrime koşalım. Kısacası teğetlik değil, köşelere bastıra bastıra tamamlanan bir çember var elde, iki köşeyi bağlayan kısımların renklerini çözebilirsek -geçmişi şimdiye bağlayan kısım, hadi yine kolay, rengi çözebiliriz ama Benjamin’le Baudelaire arasında uzanan kısım diyelim, EB’nin kullandığı rengi çözmek için EB’nin birikimine aşina olmak hatta bir ölçüde sahip olmak gerekecek- tamamlandığını görebileceğiz, yoksa bir anda labirente dönecek o form. İkisini de yoklar EB, bölümler arasındaki kısa bölümlerde çizimler geometrik yakınlıkları, akrabalıkları ortaya çıkarır: yaşamı, kurmacayı, tarihi kapsamaya çalışan biçimlerden labirent, malum, üçgenleri çevreleyen çemberse: “Her kitap kilitli bir çember.” (s. 146) Eş biçimlilikten de bahsedebiliriz, çember sınırları belirlerken dairedir aynı zamanda, anlatı alanını, bir metnin manzarasını da verir çünkü baştan bellidir göstereceği, EB önce ışık tutar da sonradan büyütmeye çalışır üçgenleri. İte kaka, böylece kuşatı çemberini bolartır, sanki bilinende yeni keşif alanları, öz seyir. 2011’den günlerin kaydı önce, 3 Aralık’tan marş: Berlin Defteri’nin tasarısı zihinden ele dökülesiye yirmi yıl geçmiş, ikinci ziyarete verilmiş bir söz var. Önemi henüz anlaşılamamış Hâşim’in -EB’ye göre Tanpınar dışında anlayanı pek yoktur, geçmişin figürü değildir de ileride beklemektedir- Frankfurt’ta “anonim gezmen perspektifi”ne kapılmaması, bindiği vagonlarla birlikte kendini bir vagon olarak inşa etmesi, anlatısını, “benzersiz bir özne mercek” olması etkilemiştir EB’yi, andığına göre etkisi kuvvetlidir, kaynaklardan birini açıklar. Yirmi yıl önce bir hafta yetmez yazmaya, aslında iki ay da yetmez, en az bir yıl yaşamak lazım kentte ki dokusu tene sinsin. Ki başlangıçtır, daha kaç yıl gerekecektir içe işlemesi, metne dönüşebilmesi için, yoksa bir kitabın düşüşünün öyküsünden başka bir şey kalmayacakmış geriye: “Benim yaşımda, yazı serüvenimin şu aşamasında, yazılamamış bir kitap (daha) ölüm değildir sonuçta, hem düşüşse, koskoca şehirler düşüyor günü geldiğinde, bir kitap düşecek olsa, çıkardığı sağır sesi kim duyacak?” (s. 9) Sesin sağırlığı savruluyor, onun dışında var olma çabasını geometriyle temellendirmek, Öklidyen sabitlerden yola çıkmak, derecesi düzlemde mutlak üçgenleri eşelemek bunun için, bir kitaba dönüştürebilmek bilincin bir bölümünü. Büyük kaygı. Ve sezgi tabii, kentlerle şiirler nasıl tokuşturulacaksa başka.

Hangi kitabın hangi kitaptan çıktığı, eşey bölünmeyle çoğalan kitaplar, EB’nin bahsettiği filmler, resimler, çok belirgin bir renk oluşturmadıkça es geçeceğim bunları, metnin çatısından bir parçaysa başka. Gerçi bahsettiği ne bir parça değilse, meğerki gündelik olsun, yine bir boşluğa girip doldurur, kısacası gözün yanında el yordamıyla da okunması gereken EB metinlerinden bir metin çünkü çok az şey eserlerle dolu hafızadan bağımsızdır. Belki hiç. “Paragraftan Pasaport Damgaları‘nın ilgili sayfalarına sıçrama”, paragrafta Lars von Trier, Benjamin’in ölüm raporu; Kiefer ile ilgili kimi notlar, acaba ne notlar, SS yıldız ve üçgenleri. Aha. Bilincin aydınlığına karışan bir karanlık alt nokta, ihtimal. 1920’lerin Berlin’ini kaçırmış olmanın hayfı, zaten kimse Benjamin’i aramıyor o sıra, şimdinin geçer geçmez tarih olmasını kimsenin fark etmemesi. “Kerteriz”i okumuş Bilge Karasu, 1993’te Paris’te EB’yle uzun uzun konuşmuşlar sorunu, EB’de “yabancı-lık”, Karasu’da “az-ınlık”, hani Almanlardan çok şey almışlar da Almanlar onlardan hiçbir şey almamış, birtakım “derin şeyler” var oysa bahsettikleri, umurlarında olmaması da bir şeyi aldıklarını gösterir aslında: hiçbir EB metni Almancaya çevrilmemiş o sıra, çevrilir ama EB’nin istediği gibi değerlenir mi, bir başka dilin aracılığıyla kente yeni bir pencere açar mı, sorunun işareti silik. Berlin’e ilk seferden kalıntılar bunlar, ardından Hakkı Kurtuluş zorlamış EB’yi DAAD bursuna başvurması için, hayal kırıklığı, ardından Timour Muhidine girmiş araya da 1 Aralık 2011 gecesi Berlin’e gelmiş EB. “Şimdi, ama, üçgenlerime dönebilirim: Onlar, bana karmaşık bir geometrik problem vaadediyor.” (s. 13) Yaşlı bir yazar yeni boşaltmış komşu daireyi, Paul Nizon, Türkçeye çevrilen tek bir metni var, Paul Nizan’ın iki! “Aşırı rastlantının yeni bir örneği işte: 2011 boyunca üstünde belki de en çok durduğum yazar olduydu Nizon — hayalet kışkırtmaları değilse nedir? Evden çıkarken gördüm sonra, iki zile de üstünde Nizon yazılı birer kâğıt iliştirilmişti, benim ismim üstüne yapıştırılmazdan önce bir fotoğrafını çektim.” (s. 16) Tren yolculuğu boyunca vagonun ev, trenin bir kasaba olduğunu söyleyen Le Corbusier’yi hatırlamış EB, Berlin’de güzel bir vagon bulduğunu söylüyor, Hâşim’in vagonluğuna denk. Çizim bölümüne gelelim, bir odadaki masanın üzerindeki sayfa, dört dikdörtgen, kâğıdı okusak Perec’in öyküsüne varacağız belki. EB’nin babası “müselles”in “üçgen”e dönüştüğü yıllarda okumuş ilkokulu, o zamanları anlatmayı severmiş, TDK’nin Matematik Terimleri Sözlüğü‘nün hatırlattıklarından bile bir kitap çıkabilir aslında. Sözcükleri köküne dek ayıklayıp baştan kurmaktan: çizem, çizenek, çizge, çizgi, çizit, çizitke, diyor EB, yazmadan önce çizildiğini, oraya bir gün dönüldüğünü söylüyor. Başka nereye dönülüyor, Salim bey, soyadı alacağı zaman “Batur”u seçiyor. 1917’de tedavi amacıyla Almanya’ya gönderiliyor, aile albümünde üç fotoğrafıyla bir belgesi var. Salim Batur kırkına varmadan ölmüş 1929’da, mezarı bilinmiyor ama gezip gördüğü genetik kodlarına işlemişse -ki koşarak enerjiye dönüşmek kadar zor- EB’nin hücrelerinde açılmayı bekleyen sandıklar olarak bekliyor -ki mümkün, imkânı olan her şey gibi, peki üzerinde “Enver Bey” yazan tabla veya sigara paketi veya tütün gereci neyin nesi? Metin boyunca sinsice ilerleyecek bir sır, çok sonra çözülecek, Enver Paşa’nın Almanya’yla münasebetinden önce tütün işçilerinin Berlin’e mi, bir yere imalat için gitmeleri, ardından siyasi gelişmeler, sigara tabii.

DAAD, her yıl bir dünya yazarı çağırıyor, konuk ediyor, apartmanlarda ağırlıyor. Ama bizde Demirtaş Ceyhun’u anmadan önce apartmanlar konusunda, yani sınıfsallığı kastettiğini anlıyorum EB’nin, sırf yapıyı değil, Memduh Şevket Esendal’a, Suat Derviş’e, hele Haldun Taner’e yer vermeli bence. Paris ne zaman, Haussmann’la geçmiş apartman yaşamına, Berlin kendi payını almış elbet, konut ağırlıklı Berlin sokaklarında yürüyor EB de Noel için yapılan hazırlıkları görüyor. Buradan dinsel inanca varmak, inancın Almanya’da şehirlere sindiğini söylemek bu bağlamda, yani Noel süslerine bakarak, biraz aşırı yorum çünkü hiçbir simge simgelediği şeyi tam olarak simgelemiyor diyeceğim, ola ki süslerin yanına bir de sembol asılsın. Gerçi semboller, nesnenin, eylemin kendisi öyledir. Ne kadar öyledir, su götürür. Daha çok Mitte’de dolanıyor EB bu arada, aradan kastım arka kapaktan ön kapağa. Mezarlığa sadece bir yerde değiniyor ama kenti, mahalleyi gezen mutlaka değmiştir, en azından kapısının önünden geçmiştir zira ortalık yerde, bisikletlilerin mezarlar arasında gezdiği bir mezarlık orası, yürüyüşçülerin yürüdüğü, çiftlerin, hayır, el ele dolaştıkları yer. Kentin kendisi henüz yan yana gelmemiş sözcükleri bir araya getirmeye çalışan Aktunç’un aradığını bulmuş gibi görünüyor: o kule “televizyon” kulesi değildir mesela, Almanlar genelin kabul ettiği söyleyişi benimsemezler, ikilik tekliğe inmiştir yapıyla.

Benjamin, Tanpınar, Baudelaire, diğerleri, nesneler, dökümler, görünüşler, hiçbirine yer kalmadı, bu yazı kendi çemberini tamamladı. EB’nin sunduğu zenginliği bilenler için ne hazineler gizlidir daha. Bir yakınlık bulurum diye okudum bu metni. Buldum: Heykelin tepesindeki meleği aramıştım geçende, kös kös geri dönmüştüm, şimdi Tiergarten’ı boydan boya geçip Walter-Benjamin-Platz’da EB’nin verdiği pozu vereceğim. Hava soğuk, cebimden eldivenin üç parmağı fırlamaz ama.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!