Köyden şehre inerler, geri dönmezler, artlarından gelenleri beğenmezler, şehirli olamazlar ama olmuş gibi davranırlar. Oğlunun peşinden giden Derviş’e bakalım, “Akova’dan Irgatların Derviş”, kara trenin gittiği Ankara’da yolculuk. Oğlu başkentte “mamır” olan Derviş iki kızını evlendirmiş, oğlanı zar zor okutmuş, hayvanlarını teker teker satarken oğlunun sınıfları teker teker geçişini gururla izlemiştir. Yokluktan kurtulmanın başka yolunun olmadığını anlamıştır bir zaman, kel tarlasıyla küçük evi ona yeter, oğlan elbet düze çıkarır babasını. Önce aşılması gereken koca bir mesafe var, Erzurum postası tıklım tıklım, üçüncü mevkide gidenler çuvalları, sepetleri, yorganları doldurmuşlar boş buldukları yere, koridorlarda adım atacak yer yok. Gelen geçen çarpıyor Derviş’e, ulan nasıl tanımazsınız Derviş Dede’yi, Akova’nın köylüğünden Irgatların Derviş öyle itip kakacağınız adam mıdır, “boğüne boğün” memur babasıdır, hürmet edilmelidir ona. “Yağlı boya!” diye bağıran bir adam yaklaşır, Derviş’in bohçasına takılıp tökezler, dönüp sert sert baktığında aynı sertlikteki bakışlarla karşılaşınca sözlerini yutup yer aramaya başlar Derviş için. Orası yok, burası dolu, birinci mevkiden şutlarlar tabii hemen, Derviş iyi bir çalkalanır. Yorgunluk, kızgınlık, hepsini geçirir can gelini, Anşa, bir pilav yapar, bir köfte, bir ayran, tamam. Memur takımı bunları yiyor, diğer öykülerde hayal kuran karakterlerden belli: memurlar pilav yerler, memurların pilav yemesi köylüler için olağanüstü bir şeydir. “Cumhurreizinde bile yoktur” öyle keyif, gelin şehirlidir ama olsun, Ahmet oğlan eşinin helal süt emdiğini söylemiştir babasına, iyi bakacaktır tabii. Ayrıca Amerika toprak almış, kendi askerlerini yerleştirmiştir ama olsun, Derviş’e dokunmaz bu. “‘Hani oğul, neresini almış Amerika bu toprakların? Tut ki almış on tarlalık, bilemedin yirmi tarlalık yerini, ne çıkar bundan? İş o ki işle, altını üstüne getir kara toprağın, serp tohumunu, gör bereketini! Amerika gibi on beş düveli doyurur bu topraklar evvel Allah!’” (s. 14) Toprağın yetmemesi yüzünden oğlunun yanına gider Derviş, ayrıca yol boyu gördüğü topraklardan memleketin ne kadar büyük olduğunu idrak eder, o kadar toprak varsa neden köylü topraksız, açtır, bilemez. Yolcular eğlenirler Derviş’le, kimi kızar, bir dolu tantana, Ankara’da gara inince pek şaşırır adam, o kadar insan mı vardı dünyada? Ahmet’i nasıl bulacak? Telgrafı aldı mı acaba Ahmet, neden istasyonda değil? Sora soruştura oğlunun evinin önüne kadar gelir Derviş, vicdanlı bir adam yardım etmiştir, başka türlü bulası değil. Muhtara giderler, gizli dosyalardan Ahmet’in adını arayıp bulur muhtar, hemen polisi arar. Anarşist oğluyla gelini gözaltına alınmıştır Derviş’in, yıkım. Birkaç şey anlayacağız bu öyküden, köylünün yediği “uygarlık şoku” çok şiddetliydi bir zamanlar, insan üzerine ne kadar düşerse düşsün oğlu devlet düşmanı bir gomonis olabilir, “yağlı boya” haykırışı havuza bombalama atlayan bir adamın haykırışına pek benzer. “Köyden İndim Şehire” oğlanın peşinden giden Dul Yeter’in isyanı. Köye dönmek istiyor Yeter, gelininden şikayetçi, oğlandan şikayetçi, şehir yüzünden ölmüş bitmiş neredeyse. Kuş kadar yemek koyarlarmış tabaklara, yarım mide kalk git işine, olacak şey değil. “‘Kapımda atlı konukların biri iner, biri binerdi. Ben üç koyunu bir öğünde etlik etmiş, kazan kazan yahnilerle, pilavlarla şölen yapmış bir erin avradıyım. Benim bileğim yağa bölenmezse, çeneme aşağı yağlar sızmazsa karnım doydu diyemem! Şimdi eğrildim ipe döndüm, savruldum çöpe döndüm. Burada et yerine ot yerler kızım. Sanırım siz de öylesiniz. Her yemekte çatal, kaşık, bıçak doldurur sofrayı. Bir avuç yemek, kaşık kaşık bölünür tabaklara. Koca filin hortumuna bir leblebi atmaya benzer. Bir pençe vursam tabağın dibi görünür.’” (s. 51) Yeter herhalde ağa karısıdır, her şeyden bol bol edindikten sonra pahalılığın bel büktüğü şehirde umduğunu bulamaz, gerçi pahadan ziyade şehrin yaşam dinamiği, temposudur Yeter’i yoran, tabağından arabasına, kaldırımından odasına her şeyi derttir şehrin, ayak uyduramaz köyden gelen.
“Kaz Eti”ne dikiz. Bu et türü anlatıldığına göre cana can catar, kana kan katar, yiyeni ondurur, yemeyeni üzer, özellikle Kars’tan, Iğdır’dan gelenler bu ete pek düşkündür, büyük şehirlerde ararlar, memleketten söylerler. Köylerde on tane, yüz tane kesilebilir bir yılda, işten değildir, günlük yiyeceklerden biridir kaz eti, kasları yırtar, insana hayvani bir güç verir. Nimeti çoktur, Hacer öğle namazını kılarken bir kez daha hatırlar zira Mençi, eşik komşusu, kaz eti pişirmektedir. Bu Mençi’yle ailesi Hacer’den bir iki yıl önce gelmiştir oraya, eşinin azıcık tutunabilmesiyle birlikte şehirliliğe özenir hemen: kıyafetler, saç baş, konuşma, huy tavır, etli sütlü, gez göz, bok püsür, kibar hanımlar ne yaparsa ne ederse hemen kopyalar, aynını yapar. Durumu biraz daha iyicenedir, kaz eti öyle. Hacer’se şehirli olamamıştır, para yönünden corttur, dikiş tutturamadığından çocuklarının kursağından geçenleri sayar ne yazık ki. Bir gün şeytana uyar, kazı fışt diye çalıverir. De, ötesini düşünmemiştir, hayvanın budundan hart diye ısırıp gerisini çok kötü bir yere saklar, Mençi feryat figan polis çağırırken saklayacak daha iyi bir yer de bulamaz üstelik, gören olursa ayvayı yer. Biraz uzaklaşır fırtına koparken, bakkaldakilerin ona tuhaf baktıklarını zanneder, hani köylülerinin olayı duyması daha büyük felakettir. Evine döner, bakar ki polisler kazı bulmuş, işlem yapmaktadır. Kaza. Mençi çıkar, Hacer’i hemen hacamat eder orada, Hacer doğallıkla yalan söyler, Mençi’nin oyununa kurban gitmiştir. Eh, köylüleri hemen araya girip faciayı engellemeye çalışırlar, birbirlerine düştükleri duyulursa itibarları kaç paralık olur? Mençi bir dünya laf sıktıktan sonra şikayetini geri çeker, yine de karakola gitmek zorunda kalırlar. Öykü devam etse Hacer hemen pılısını pırtısını çoluğunu çocuğunu toplayıp taşınır oradan, Mençi köye haber uçurup Hacer’in evini yaktırır çünkü öylesi bir öfke, köylüsüne öylesi bir nefret duyar. O başarmıştır, köylüsü başaramadığı için suçludur, kazı çaldığı için değil, istese bir hartlık verebileceğini söyler kazından da koftiden.
“Aşk Clup” nesi, böyle fışfırık bir öykünün kitapta ne işi var, tuhaf. Şadan hanımla o kulüpte buluşmak üzere sözleşmiştir şair Veli, hasta eşini ve çocuklarını bırakıp mekânda hayranını beklemeye başlar. Bir dünya geri dönüş, arkadaşlarıyla kahvede takılmaca, iki lokmaya talimlik, sanatın beş para etmemesi, bilmem ne. Şadan keyfinden çalışmadığını, ailesinin durumunun iyi olduğunu söylemiştir, eh, birlikte olacaklarsa eşiyle çocuklarına bakacak kadar bir parayı da verir herhalde Veli’ye, böylece mutlu yarınlara doğru dörtnala koşabilirler. Birlikte şiir yazarlarken aşktan meşkten dem vurma hayallerine kapılır Veli, iyice bir aileye kapılanması da cabası, heyecanla bekler de kadın bir türlü gelmez. Eğlenen, dans eden kadınlardan biri ilgi gösterir, Veli’yi dansa kaldırır, sonra telaşlanır adamımız, ya Şadan gelirse? Bekler, bekler, kimse gelmez, bir su içmek ister ama küfretmiş gibi bakarlar ona, kulüpte cin, votka falan içilir ulan dağ ayısı, su onların yanında geliyor zaten, tek satılmıyor. Şadan meğer arkadaşının oyunuymuş, öyle biri yokmuş, ceketini bırakıp çıkar mekândan çünkü parası yoktur Veli’nin. Falan.
Konsept öyküler, uyumlanamamanın çıkardığı takır tukur ses. Denk gelen okusun.











Cevap yaz