Ali Balkız – Karadeniz Dağ Kartalı

Direniş öyküleri. “Makas”ta gözleri bağlı adamı dinliyoruz, çevresinde altı kişi, yirmi üç gündür. Seslerini değil, soluk alışlarını bile ayırt edebiliyor artık, finalin sürprizi bu tanıdıklıktan gelecek. Üçü üzerine işiyorlar içeride, ilki Hayri Usta, atölyede birlikte çalışmışlar. Solcu. Sendikaya, derneğe o götürüyormuş, çok seviyorlarmış adamı, polisten, patrondan korkmuyormuş. Uyarmışlar hep, solcu görünümlü polisler dolanıyor ortada, kamufle olmuşlar, dikkat. Afiş, bildiri, broşür getirirlermiş birlikte, devrim gelecek diye yol ağzında birlikte beklerlermiş. Devrim gelmemiş de tanklar gelmiş, iki olayın arasında bir satır. Tanımasa, bilmese tamam, niye işiyor üzerine, orası mezar olmazsa elbet bir gün ödetirler. Ödetecek anlatıcı. Diğeri sendika sekreteri, seminer veren adam, anlatıcı sorulara cevap vermeyince dişteki dolguya bağlıyor kabloyu, anlatıcı böğürünce o da boru boru bağırıyor. Avukat Yücel var bir de, o iyi gibi görünüyor, en azından sigara veriyor, eşinden, çocuğundan haberler getiriyor. Çivi Çelebi çözülmeyecek, şiirlerini yazmaya devam edecek, Yücel iyi polis ama polis nihayetinde, davayı sattıramayacak. “Son gün, kaldığım hücreye, yanıma o geliyor… Yücel Bey… ‘Yeter Şairim, uzun ettin, anlat artık…’ diyor. ‘Gözlerimi aç,’ diyorum. O sıcacık elleri tokat oluyor, yumruk oluyor, kurşun oluyor, yüzüme yüzüme iniyor… Sıcak elleri eriyor, donuyor, buz oluyor…” (s. 56) Evi bastıklarında uyumamışlar daha, küçük Meral’in ödü kopmuş odalar darmadağın edilirken. Kitaplar çuvallara, bari birini bıraksalar, Meral atılmış ortaya, şairin imzaladığını bırakmalarını istemiş. Uzun atlama yine, Balkız seviyor böyle zaman zıplamalarını: yargıç serbest olduğunu söylüyor anlatıcıya. İntikam zamanı. Hayri Usta? Ölmüş, kalpten gitmiş tankların geldiği günlerde. Sendika sekreteri nerede, oğlu Meral’in okuldan arkadaşı, onu takip ederse bulur. Haberini alıyor bari, Almanya’ya kaçmış adam tanklar gelir gelmez. Yücel? Sanat Sevenler Kurumu’nda olabilir, canlılığını yitirmiş mekânda öfkeli bekleyiş. Geliyor adam, tuvalete giriyor, anlatıcının elinde makas, bir onu bulabilmiş. Tiyatrocu Leman çıkmasa tuvaletten, makası almasa elinden, neler olacak. Zıp, tanklar kışlalara çekiliyor, siyasi partiler kuruluyor, şehrin en büyük sinema salonunda bir partinin kurultayı. Çekilmesini söylüyor bir ses, tanıdık bir ses, kimse kim. Anlatıcı arkasını dönüyor, belinde silah olan adama sarılıyor, bağırıyor: “Polis!” Kürsüdeki adam bağırıyor sonra, polisi dışarı atmalarını söylüyor. Çözülmemek işkencede, direnci pek tutmak Balkız’ın öykülerinde izlek. Cesurların işi ama sırf korkaklara düşmüyor tersi, “Yol Ayrımı”nda görüyoruz, dank bölümünde. Böyle mi desem, punch line yerine. “Dank”. Tohma’nın kıyısında iki çocuk doğmuş, Ali’yle Veli. Tohma’yı başka bir öyküde görürüz, bu kitapta değildir, bu kitaba giremez, başka bir dünyanın öyküsü o, burada sadece devrimciler var. Ali’nin topu suya kaçıyor, Veli koşup alıyor, eve pis pis gittikleri için ayrı ayrı dayak yiyorlar. Kuş alıyorlar ikisine de, kuşlar karışıyor, kafesler karışıyor, en sonunda bir oluyorlar. Çocuğun teki gelmiş bir ara, kuşları mı çalacak acaba, taşlıyorlar. Korkuyla geçen bir akşam, ödleri kopuyor, gelen giden olmayınca rahatlıyorlar. Anaları ellerine kınalar yakıyor, kına kardeşleri. Darende’den alınan bayramlıkları giyiyorlar, önce birbirlerinin evlerine, sonra mahalleye. Ali fonksiyon biliyor, Veli logaritma, kopya çekip sınıfı geçiyorlar. Ayşe’yi seviyor biri, Fatma’yı seviyor diğeri, anlatıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, birlikte yılları geçiyor kısaca. Okul bitti, Ankara’ya gittiler tıp okumaya, kurukafaları önlerine koyup ders çalıştılar, eylemlerde ilaç tekellerine, üslere karşı çıktılar, Veli yakalanınca Ali koşturdu, onu da yakaladılar, bir süre misafir ettiler cehennemde. Fakülteye girdikleri zaman kucaklayıp öptü arkadaşları, sevgilileri geldi, diplomalarını alıp döndüler. Darende Hükümet Tabipliği, ikisi yine aynı yerde. Sonra Veli’yi komutan çağırdı, yerdeki insan yığıntısını gösterdi. Anarşist, işkenceye uğramadığına dair rapor lazım. Veli işkence gördüğünü yazdı, komutan onu da yerdekine çevirince Ali’yi çağırdı bu kez, ikisinin de anarşist olduğunu söyledi. Ve işkence görmediklerine dair raporu yazdı Ali, böyle ayrıldılar. Kardeşten daha yakın olan Veli’yi tanıdı mı Ali, denmiyor, önemi yok.

“Zula”da mekân neresi acaba, Batı Karadeniz belki? Küçücük bir beldenin sahili, pansiyonda birkaç kişi kalıyor, anlatıcı o kuytulukta dünyayı gözlüyor. Manzara: “Ben yaklaştıkça yıldızlar uzaklaşıyor. Ay alıp götürüyor onları uzaklara. Denizin içine doğru… Ben balkondayken ne denli yakındılar… Şimdi uzak… Kıpırtısız. Bir taş alsam, koca bir taş; fırlatsam bütün gücümle denizin ortasına doğru, biliyorum başlarına ne geleceğini…” (s. 37) Her şey uykuda, cırcır böcekleri hariç, bir de kıyıyı çın çın öttürenler. Anlatıcı bakıyor, iki fenerin ışığı karanlıkta, birbirlerine mesaj gönderiyorlar. Kazı sürüyor, definecilik. Bekçi de katılmıştır onlara, bir şeyler bulabilirlerse iyi. Filyos’ta kazma küreklerle gidenleri görürdüm, yol kenarından kaleye doğru gidenleri, başta anlamamıştım nereye gittiklerini de anlatmıştı arkadaşlar. Bazen bir şeyler bulurlarmış, Ceneviz parası veya takı. Öyküde heykel buluyorlar, bulduklarını gizlemek için üstünü toprakla örtüp gidiyorlar. Heykel nasıl, kime satılır, ne kadara gider, hiçbir fikirleri yok. Üstelik bacakları da yok heykelin, çok uzaklaşamaz. Anlatıcı iniyor kıyıya, heykeli açığa çıkarıyor, şafakta gördüğü düş kızı da yanına çağırıp heykelin hikâyesini dinliyorlar heykelden. Zula oluyorlar, ayakları oluşan heykelle birlikte karşı yamaca yürüyorlar, limanı geçip. Yine Filyos, kıyıdan uzanan eski limanın kalıntıları görülebiliyordu, yaza doğru okuldan kaçıp o kalıntılarda denize giriyordu öğrenciler. Çaycuma’nın çocukları genellikle, Filyos’takilerin ailelerine haber uçuyordu çünkü, illa birileri görüp söylüyordu. Aralarındaki düşmanlık bu yüzden miydi, sürekli dövüşüyorlardı. Babası mimardı, zeki bir şeydi o Çaycumalı çocuk, komik fotoğraflarımız vardı. Taşımalı eğitim, çocuğu Filyoslular kıstırıp dövmüşler serviste, annesi okuldan almıştı. Ne oldu acaba, ne yaptı, karşılaşsak da trendeki yabancılar gibi muhabbet etsek hatırlamam o olduğunu muhtemelen. İnsanlar kayboldular, bir an yakınlığın ardından sonsuza ıraksama.

“İki Kişi” türü öykülerine alışırız Balkız’ın, iki cepheden bakış. Kümeler halinde okula giden çocukları bekleyen başka çocuklar. Komando Kazım arkadaşlarına bir şeyler söyleyip cami avlusunda hücuma kalkmayı bekliyor, Solcu Ahmet tedirgin, etrafına bakarak yürüyor. Bir anda karışıyor ortalık, kitaplar yerlere saçılıyor, sopalar çıkıyor montlardan. Ahmet’le Kazım yerlerde, Kazım bıçağını çekip saldırıyor, Ahmet son anda kaçıyor, bıçak kaldırıma saplanıyor. Polisler gelince herkes arazi. “Karadeniz Dağ Kartalı”nda da aynısı olacak, devrimci gençler kasabayı örgütlediklerini zannedip meydanda eylem için toplandıkları zaman, yüz kişi sadece, polisler bir anda saldıracak, silahlar patlayınca kimse kalmayacak ortada. Hüzünlü hikâye. Hücreler, devrime adanmış ömürler, gençlik. Dönelim, cezaevinde banyo sırası dördüncü koğuşta, namlular mahkumlara dönük. On dakikaları var, geç kalırlarsa hücreye tıkılacaklar. Kazım düşürüyor havlusunu, asker havluyu Ahmet’in sanıyor, bir tekmede duvara. İkisini de sokuyorlar hücreye, geç kalmışlar, karanlıkta otursunlar öyle. Zıp yine, iş kazası, Kazım’ın elleri haşat. Mühendis Ahmet koşturuyor, arabayı hemen kaza yerine çekip Kazım’ın dirseklerine turnike uyguluyor, doğru hastaneye. Hayatı kurtulunca eve, yemeğe çağırıyor Kazım, anne kurban kesmiş oğlu kurtuldu diye. Ahmet çoktan hatırlamış, Kazım masada soruyor, mutlaka tanışıyorlar bir yerden. Hatırlıyor nihayet. O bıçağı saplasaydı bir de. Hapishaneden çıkamasaydı.

Balkız’a bir göz atılsın isterim, öyküleri hoş.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!