Cemil Kavukçu – Patika

“Dibinde dört parmaklık bir karanlık”, şarap şişesi, caddeden geçen bir otomobilin sesi, “otomobilde mutsuz, acı çeken insanlar”. “Buzdolabının motoru sustu. Şarap şişesini kaldırıp bir yudum daha içti. Onu böyle sandalye tepelerinde gece kuşları gibi tünetenin ne olduğunu düşündü. Neden herkes gibi yatağında değildi? Karanlığa, geceye karşı bu büyük çekilmenin anlamı neydi?” (s. 5) İlk paragraflardan gölge düştü öyküye, Zafer’in altında kaldığı kasaba kasveti. Bir eylül sona erer, binalar ağaçlar gibi üzerine devrilir, Zafer kendini şaraba vurup yazamadığı romanı yazmaya çalışır. Eşi, çocuğu, yıkık arkadaşı, antik hikâyelerin coşkulu dünyası, hani yenilgilerden epok belirlemece: antik kahramanlardan Zafer’e dek zamanlar erimiş, sıkıntının yerini zeminden değil de insandan bilirsek, elbet çok uzaklaşmış olamaz da binlerce yılı aşarak, aşarken sağ kalarak tarihin bir noktasında, yine insanda tekrar belirmiştir. Argonotlardan bir Argonot, dağ tepe aşarak nereye gidiyor, aşkla ne yapacak, yaşamının seyriyle bir derdi var mı, Zafer kendinden çıkaracak söylencelerin gerçekliğini, devindiği dünyaya bakarak. “Bunların hepsi uydurma, masal. Hiçbiri olmadı, yaşanmadı, biliyor. O gece genç adamın omzuna bir elin değmediğini, Herakles’in onun yanına hiç gelmediğini, buna karşın genç adamın irkilerek geri dönüp baktığını, o anda da iri iri açılmış ela gözlerini gördüğünü söyleyebilirdi. Bunları atlıyor, hepsi gereksiz ayrıntı. Romanı sıkıcı yapmaktan başka hiçbir işe yaramayacak. En iyisi Argo gemisini Misya bölgesinde bir körfeze demir attırmak.” (s. 7) Yaşamını sıkıcı yapsın Zafer, bir tür kurguya katık etsin, “Patika” adını verdiği romanını yazmasın da yoldan çıkışını ne etsin: iki apartman ötede yaşayan, on yediden büyük olmayan kızla kaçamak, bilmem nereye sakladığı şarap şişeleri, müteşair arkadaşı Nusret’in zırvalamaları, mit, hikâyelerin salınımında sabit kalan dağdır, tepedir. Tutunmaca. Küçük yeri ittire ittire genişletemeyen, geniş yer isteyen insan. Kavukçu’nun öykülerindeki ilk örnek. Öylece kalıyor ortada, romanı yazıp yazamayacağını, akıntıya kapılıp gitmeyi becerip beceremeyeceğini bilmiyor. Açık açık bilmiyor, neşter defalarca değiyor karaktere, keder gösterisi hikâye. Açıldıkça başarısız, yakınlarda başarılı bir benzerini okuduğumdan diyorum, kıyasla: Yağmur Durmadı, Pierre Michon. Dil, atmosfer, muhteşem. Neyse, ikinci öykü Kavukçu’nun yakaladığı, neden bıraktığına akıl sır ermeyecek özgün parıltısını taşıyan öykü, kitaptaki en iyi öykü bence. Üçüncü öykü “Korkuyu Beklerken”in iyi bir türevi, dördüncüsü türevin türevi, beşinciyse bir şeyin türevi değil, tekinsiz mekânda yalnızlık, vasat. Sırayla: “Tabanca”da çemberin iki ucu birleşecek, silahın temsilleri. Düşle gerçek geçişken, jeneratörün pat patlarını silahlı soyguna dönüştürüyor Hakkı’nın zihni, tek kurşunla vurulan kuyumcuyu geride bırakmışlar da dayının beyaz Pontiac’ıyla kaçıyorlar, kaçamıyorlar, rüyada her şey ağır çekim. Gerçekte de öyle, köpek havlamaları, bir türlü kapatılmayan çukur, düşmanın gelmesi değil de başka bir şey, hiç gelmeyecek, bekleniyor. Ç.’nin postanesi yakınlarda, dış dünyayla çift yönlü tek bağlantı gibi görünüyor, iznin çıkmasını bekleyen altı kişinin barakalarda büyüttükleri huzursuzluk günden güne yayılıyor. İlker öksürüyor, sabahın beşi, kalkıyorlar, hava dolaşımını sağlayan sistem bozuk, jeneratör çalıştı mı elektrik sobası yakabiliyorlar, yoksa soğuk. Şefik yağmur yağacağına dair iddiaya girmiş, küçük oyalanmalar. “Bu eski dere yatağı hakkında çok az şey biliyoruz. İlgisiziz. Oysa bilmemiz gerek, uzun bir süredir buradayız. Buraya geleli, sonra da unutulalı günler, haftalar, hatta aylar geçti.” (s. 47) İlla çöl olmasına gerek yok mekânın, kasaba kenarı da iş görür. Bürokratı, askeri gelir, ağırlarlar, orada ne yapılacağına dair kuru muhabbetler döner, dinamitlerin toprağa nasıl yerleştirileceği, üzerlerinin nasıl örtüleceği. Daha yoldayken, eskilikten neredeyse unutulmuş kampa gelirken kaza yapmışlar, terslikler başlamış, kafileden kala kala altı kişi kalmış en sonunda. Mehmet Z. her sabah gidip haber alıyor, hayır, yine başlamıyorlar çalışmaya, bir sonraki günü bekleyecekler. Bekçi tabancalı olmazsa dinamitlerin depolanmasına izin vermiyorlarmış, tabanca ruhsatı da çıkaramıyorlar, kaldılar öyle. Buzzati vardı, Kafka hoş geldi. Karakterler yaratıyor farkı, Kavukçu’nun karakterleri kurma biçimi. Gündelik döngüden sapmalar, mesela: “Mehmet Z.’nin gün boyu kafasının en duru olacağı an, tuvalette çömeleceği yarım saatlik süredir. Tuvaletin çinko kaplaması üzerindeki deliklere, kimi kimyasal etkiler sonucu oluşan lekelere, güneşli günlerde deliklerden sızan güneş oklarına, bu oklar boyu kıpırdaşan toz taneciklerine bakıp düşler kurar, çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla biçimleri birbirine ekleyip geliştirir, herbiri ona başka birşeyi anımsatır, böylece de bir yarım saat geçirirdi.” (s. 56) Zaman geçmeyecektir yoksa, iyi ki birileri dinamitlerle oynamaya kalkmıyor, izni alınamayan silahla izinsiz meşgul olmuyor. Düşte izne de gerek yok, Hakkı rüyasını anlattığında Mehmet Z. rahatlıyor, tabancanın nihayet geleceğini söylüyor, işlerin sonraki yıla kaldığını belirten haber gelince infilak etmekten kıl payı kurtuluyor. Çukura yavaşça girip çıkıyorlar oradan ayrılırlarken, kafayı kırdığında arabayı devirecek kadar hızlı girmişti Mehmet Z., kabusun sabitini kabusta da görebilseydik.

“Soğuma Günleri”, dosta uçurum mektupları yazmak, korku atmosferini yırtmaya çalışmak, giderek Ataylaşmak. Kitaptaki bütün karakterler için: “Yazacaklarım uzun olabilir. Ama gerekli. Senden başka kime yazabilirim? Bir robot gibi sürdürdüğüm yaşamımdaki sapkınlıkları sıralarken belli bir düzen izlemeyebilirim. Bunun gerekli olduğunu da sanmıyorum.” (s. 64) Öykülerini banyoda yakmış anlatıcı, suyu ısıtmış bari, “Yazın Mafyası” adını verdiği hayali düşmanlar yüzünden yayımlatamadığı öykülerinin acısını çıkaramayacak başka. Adama rastlayacak, yeni hedef, yeni takıntı: eşi Aysun’la beraber çay bahçesinde oturuyorlar, adamın biri. Rastlantılar, yaşamın sabiti, adamla tekrar karşılaştığında korkuyu büyütecek anlatıcı, evine gelmeye başlayan yasadışı broşürlerin yaydığı anarşik havayı camları açıp mı çıkarsın evinden? Kızılay’a yürüyüşler, öncesinde karakterin görüşü: “Karşı apartmanın topal kapıcısı bir fon müziğin eşliğinde yürüyor gibiydi. Gözlerim yine kamera. Bu kez film topal bir kapıcı ile başlıyor.” (s. 68) Tamam, patatesi soğanı bir şeyler alıyorlar, tartışıyorlar, gerginlik kök salıyor aralarındaki ilişkiye, öyküleri de basılmıyor zaten, bir de o adam, sürekli etrafta, eski dostu da anımsatıyor bir şekilde, birlikte direndikleri dost, mektupların muhatabı. Korkunun nedeni o belirsizlikmiş, her ay başı maaş almasa kafayı yermiş adam, bunlardan eğilerek de sakınamayız, kafamıza gelecek. Korkuyu bulaştırmış o adam, bir şeylerden korktuğu için bizimki de neden korkmasınmış, silahlar her an patlıyorsa, birileri öldürülüyorsa her gün, ödü kopacak bir güzel. Bir de kendine yolladığı metin işte, geçmişteki kendisinden şimdikine ve tam tersi, final oyunu. Eh. “Gece”nin yüzeyi aynı, her şey yüzeyde görülebiliyor: kapıyı kimselere açmak istemiyor adam, yakın arkadaşları Ercan’a bile. Televizyonla oyalanabilirler, alışverişle aşabilirler günün dehşetini, geceye kesik elektriğin, karanlığın korkusu düşecek. Ne kötü televizyon olmayınca, sohbet kesilince ve dehşetin bütün boyutları için ayrı ayrı bölümler fişeklenince hikâyeye. Örtüklüğün yokluğu değil, yetersizliği. Bilinçli tercih. “Oysa artık gocunmak için yaraya gerek kalmamıştır, çünkü içinde yaşanan ülkenin kendisi bir yaradır.” (s. 90) (A/Ö)forizmaları çıkarmalı bütün metinlerden, kovmalı, hikâyenin düşürdüğünden daha çok düşürüyor dehşete. Nedir, Kavukçu öyküsünün kodlarıdır bu kitaptaki öyküler, çeşitlenip başka öykülere kırılacaktır. Bilinen bir yüze başka, daha önce bakılmamış biçimde, öyle bir açıdan bakmak gibi.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!